ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
Klinik Psikiyatri Dergisi - J Clin Psy: 24 (3)
Cilt: 24  Sayı: 3 - 2021
EDITÖRDEN
1.
COVID 19 Aşı karşıtlığı-kararsızlığı
COVID 19 Vaccine opposition-hesitancy
Mehmet Yumru, Sevcan Karakoç Demirkaya
doi: 10.5505/kpd.2021.90692  Sayfalar 276 - 277
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
Türkiye’de genç psikiyatristlerin profili: Kesitsel bir anket çalışması (eng)
Profile of young psychiatrists: A cross-sectional survey study from Turkey (eng)
Oğuzhan Kılınçel, Gamze Erzin, Şenay Kılınçel, Sevin Hun Şenol, Deniz Ceylan, Murat Acar, Ahmet Gürcan, Necip Çapraz
doi: 10.5505/kpd.2021.15428  Sayfalar 278 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada genç psikiyatri hekimlerinin sorunları ve çalışma koşullarının literatür eşliğinde tartışılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya e-mail yoluyla ulaşılarak genç psikiyatri hekimleri (uzmanlığının ilk beş yılında ya da kırk yaş altı) dahil edildi. Tüm katılımcılara araştırmacılar tarafından yapılandırılmış online bir anket uygulandı. Anket sorularının ilk 7 tanesi sosyo-demografik özelliklerle ilgili olup yaş, cinsiyet, yaşadığı şehir, meslekteki yılı, devlet hizmet yükümlülüğünü tamamlayıp tamamlamadığı, çalıştığı hastane, ihtisas aldığı kurum soruldu. Anketin devamında psikiyatri klinik ve pratik uygulamaları, eğitim, kariyer ve çalışma ortamı ile ilgili toplam 24 soru soruldu.
BULGULAR: Çalışmaya yaşları 27 ile 41 yaş arasında değişen, %69.8’i kadın ve %30.2’si erkek toplam 245 genç psikiyatrist dahil edildi. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 33.59 ± 2.80 yaş idi. Şehir olarak en sık (%17.1) İstanbul’dan katılım vardı. %71’i mecburi hizmetini tamamlamıştı. Çalışılan kurum en sık (%39.2) Sağlık Bakanlığı’na bağlı devlet hastanesi olarak bildirildi. Çalışmamızda genç psikiyatristlerin %65.7’sinin çalıştığı ortamda şiddete maruz kaldığı ve şiddete maruz kalanların %83.9’unun sözel şiddete maruz kaldığı saptandı. Psikiyatri pratiğinde en çok ilgi duyulan alanın duygudurum bozuklukları ve en çok zorlanılan alanın adli ve askeri psikiyatri olduğu belirtildi. Herhangi bir psikoterapi eğitimi ve süpervizyonu alanların oranı %94.3 ve uzmanlık tezi haricinde herhangi bir araştırmaya katılanların oranı %78 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genç psikiyatristlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, şiddetin önlenebilmesi, çalıştığı ortamda kendini güvende hissedebilmesi, memnuniyet düzeyinin arttırılması için hem yasal hem de kurumsal düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Ayrıca genç psikiyatristlerin uzmanlık sonrasında da eğitim olanaklarının arttırılması ve bilimsel araştırma yapmaya teşvik edici düzenlemelere de ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to discuss the problems and working conditions of Early Career Psychiatrist (ECP) in the light of the literature
METHODS: ECPs (in the first five years of their residency or under forty years of age) were included in the study via e-mail. An online questionnaire structured by the researchers was applied to all participants. The first 7 of the questionnaire questions are related to socio-demographic characteristics, and they were asked about age, gender, city of residence, year of profession, state service obligation, the hospital where he worked, the institution he specialized in. In the continuation of the questionnaire, a total of 24 questions were asked about the clinical and practical applications of psychiatry, education, career and working environment.
RESULTS: A total of 245 ECPs, 69.8% female and 30.2% male, aged between 27 and 41 years were included in the study. The average age of the participants in the study was 33.59 ± 2.80 years. As a city, the most frequent (17.1%) attendance was from Istanbul. 71% of them had completed their compulsory service. The institution worked with was reported as the most frequently (39.2%) state hospital affiliated to the Ministry of Health. In our study, it was found that 65.7% of ECPs were subjected to violence in the working environment and 83.9% of those exposed to violence were exposed to verbal violence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both legal and institutional arrangements need to be made in order to improve the working conditions of ECPs, to prevent violence, to feel safe in the working environment and to increase the level of satisfaction. In addition, there is a need to increase the educational opportunities of ECPs after their specialization and to encourage scientific research

3.
Erken dönem uyumsuz şema alanları ve psikolojik iyi-oluş hali arasındaki ilişkide mizahın aracı rolü (eng)
The mediating effect of humour in relation to early maladaptive schema domains and psychological wellbeing (eng)
Burak Baran Yavuz, Başak Türküler Aka
doi: 10.5505/kpd.2021.21548  Sayfalar 288 - 297
GİRİŞ ve AMAÇ: Erken dönem olumsuz şemalar, bireylerin farklı yaşam alanlarını etkileyerek çeşitli ruhsal bozukluklara sebep olabilmekte ve iyi-oluş halini etkilemektedir. İyi-oluş hali olumsuz etkilendiğinde bireyler daha iyi hissetmek için farklı başa çıkma yöntemleri kullanmayı tercih edebilirler. Yaygın olarak kullanılan başa çıkma yöntemlerinden biri de mizahtır. Bu araştırma mizah kullanımının erken dönem olumsuz şemalar ve psikolojik iyi-oluş arasındaki aracı ilişkisini incelemektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya 17 - 67 yaşları arasında (Ort = 29.09, SS = 9.58) yer alan 268 birey katılmıştır (181 kadın, 87 erkek). Araştırma verileri çevrimiçi olarak toplanmıştır. Veri toplama araçları olarak Young Şema Ölçeği (YŞÖ), Mizah Tarzları Ölçeği (MTÖ) ve Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeği (WEMİOÖ) kullanılmıştır.
BULGULAR: Korelasyon analizleri iyi-oluş halinin, uyumlu mizah tipleri ile pozitif, uyumsuz mizah tipleri ile negatif ilişkili olduğunu, kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanlarıyla negatif ilişkili olduğunu göstermiştir. Aracı değişken analizleri ise saldırgan mizahın zedelenmiş otonomi ve iyi-oluş hali arasında; kendini geliştirici mizahın kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar ve iyi-oluş arasında aracı rolü olduğunu göstermiştir. Ayrıca, kendini-yıkıcı mizahın diğer-yönelimlilik, yüksek standartlar ve iyi-oluş hali arasında aracı etkisi olduğu da görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mizah kullanım tarzının, şemalar ve iyi-oluş arasındaki ilişkide aracı bir rolünün olduğu bulunmuştur. Özellikle, kendini geliştirici, kendini yıkıcı ve saldırgan mizahın aracı rolü değerlendirildiğinde, klinik çalışmalarda uyumsal olmayan mizah biçimlerine müdahale edilebileceği ve uyumsal mizahın güçlendirilerek iyi-oluş haline katkıda bulunulabileceği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Early Maladaptive Schemas may accompany and affect different areas of life and may cause psychological problems. Therefore, psychological wellbeing may get affected negatively. Individuals prefer different ways to cope with stress caused by schemas and humour is a common method that has been used since the very early ages of humanity. Recent study examines the mediational effect of humour in relation to early maladaptive schemas and psychological wellbeing.
METHODS: 268 individuals (181 female, 87 male) between the ages of 17 and 67 (M = 29.09, SD = 9.58) participated in the current study and the data were collected online. The study measures were Young Schema Questionnaire (YSQ), The Humor Styles Questionnaire (HSQ) and the Warwick-Edinburgh Mental Well-Being Scale (WEMWBS).
RESULTS: Correlation analyses showed that psychological wellbeing negatively associated with maladaptive humour styles, and positively associated with adaptive humour styles. Only impaired autonomy and disconnection schema domains were found in association with psychological wellbeing, both negatively. Results of the bootstrap mediation indicated that aggressive humour mediates the relationship between impaired autonomy domain and psychological wellbeing, self-enhancing humour mediates the relationship between disconnection, impaired autonomy, impaired limits and psychological wellbeing. Lastly, self-defeating humour mediated the relationship between other-directedness, unrelenting standards and psychological wellbeing.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results indicated that humour has a mediating role in the relationship between schema domains and psychological wellbeing. Specifically, it was discussed that the mediational roles of self-enhancing, self-defeating and aggressive humour might allow the therapists to intervene subtle mediums of self-harm (i.e. maladaptive humour) or strengthen the self-help (i.e. adaptive humour) and enhance psychological wellbeing.

4.
Alkol yoksunluğunda sitokrom p450 CYP1A2, CYP2D6, CYP2E1 ve CYP3A4 gen ekspresyonları ve polimorfizmlerinin araştırılması (eng)
Investigation of cytochrome p450 CYP1A2, CYP2D6, CYP2E1 and CYP3A4 gene expressions and polymorphisms in alcohol withdrawal (eng)
Nazife Taşçıoğlu, Çetin Saatçi, Rabia Emekli, Gulten Tuncel, Ertuğrul Eşel, Munis Dundar
doi: 10.5505/kpd.2021.60938  Sayfalar 298 - 306
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, alkol bağımlılığı tedavisi gören hastalarda ve sigara kullanmayan kontrol grubunda CYP1A2, CYP2D6, CYP2E1 ve CYP3A4 genlerinin ekspresyon düzeylerindeki değişiklikleri araştırmak için tasarlanmıştır. Ek olarak, alkol bağımlılığı için risk faktörü olabilecek ve tedavi başarısını etkileyebilecek CYP1A2, CYP2D6, CYP2E1 ve CYP3A4 gen polimorfizmlerinin allel frekanslarının karşılaştırılması hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yatarak tedavi gören ve alkol bağımlılığı tedavisi alan hastalardan ve kontrol grubundan tedavi başlangıcında ve sonunda perifer kan örnekleri alınarak DNA ve RNA izolasyonu yapıldı. Gen ekspresyonu kantitatif PCR (qPCR) ile ölçüldü ve polimorfizm çalışmaları için RFLP tekniği kullanıldı.
BULGULAR: Hastalarda çalışılan genlerin ekspresyon düzeylerinde tedavi öncesi ve sonrası ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Diğer yandan, kontrol ve hasta gruplarında CYP1A2*F allel frekansı arasında anlamlı bir fark gözlenmiştir. CYP2D6*4 polimorfizmi için, hem hastalarda hem de kontrollerde heterozigot genotipler tespit edilirken, her iki grupta da enzim aktivitesini azaltmadan fonksiyonel bir mRNA ekspresyonunu gösteren CYP2D6*4/*4 varyasyonu tespit edilmemiştir. CYP2E1c1/c2 polimorfizminde hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. CYP3A4*V polimorfizmine ise her iki grupta da saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışılan genlerin tedavi öncesi ve sonrası ve kontrol grubunda ekspresyon düzeylerinde farklılık saptanmadı fakat hasta ve kontrol grupları arasında CYP1A2*1F c.734C>A polimorfizminin sıklığında anlamlı bir fark tespit edildi, bunun da bu allelin alkol bağımlılığı için bir risk faktörü olarak olası bir rolüne işaret ettiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: This study was designed to investigate the changes in expression levels of CYP1A2, CYP2D6, CYP2E1 and CYP3A4 genes in patients treated for alcohol dependence and a control group. The frequency of selected polymorphisms of these genes that might be a risk factor for alcohol-dependence and may affect the treatment success is also investigated.
METHODS: Blood samples were collected in the beginning and at end of treatment from inpatients taking alcohol dependence treatment and from the control group. DNA and RNA isolation were performed. Gene expression was quantified by quantitative PCR (qPCR) and RFLP technique was used for polymorphism studies.
RESULTS: No significant difference in the expression levels of studied genes in the patients before and after the treatment and between the control group was detected. However, a significant difference between the CYP1A2*F allele frequency in control and patient groups was observed. For CYP2D6*4 polymorphism, heterozygous genotypes have been detected in both patients and controls, whereas no CYP2D6*4/*4 was detected in either groups, indicating expression of a functional mRNA without reducing enzyme activity. No significant difference was found between the patient and control groups in the CYP2E1 c1/c2 polymorphism. CYP3A4*V polymorphism was not detected in either groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No difference in expression levels of studied genes in patients before and after treatment and in the control group was detected. A significant difference in the frequency of CYP1A2*1F c.734C>A polymorphism was detected between patient and control groups indicating a possible role of this allele as a risk factor for alcohol dependence.

5.
Psikotik bulgulu olmayan depresyon hastalarında içgörü ve psikotik yaşantılar (eng)
Insight and psychotic experiences in patients with non-psychotic depression (eng)
Oğuzhan Herdi, Oğuz Erkan Berksun
doi: 10.5505/kpd.2021.67625  Sayfalar 307 - 314
GİRİŞ ve AMAÇ: Psikotik belirtiler ve içgörü arasındaki ilişki defalarca gösterilmiştir ve bu çalışmalar çoğunlukla psikotik bozukluğu olan hastalarda yürütülmüştür. Ancak depresyon gibi psikotik olmayan bozukluklarda psikotik özellikler ve içgörü hakkındaki bilgimiz kısıtlıdır. Bu çalışmada, psikotik olmayan depresyon hastaları ve sağlıklı kontrolleri içgörü açısından karşılaştırmayı ve bu hasta grubunda psikotik yaşantılar (PY) ile içgörü arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktayız.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 49 depresyon hastası ve 42 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Kendine Yansıtma ve İçgörü Ölçeği (KYİÖ), Toplumda Psikoz Benzeri Yaşantıları Değerlendirme Ölçeği (CAPE42) ve Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) katılımcılara uygulanmıştır.
BULGULAR: PY düzeyi depresyon hastalarında daha yüksekken KYİÖ içgörü ölçeği anlamlı olarak daha düşüktür. KYİÖ içgörü ölçeği ile PBY düzeyi arasında anlamlı olarak ters korelasyon mevcuttur. PBY düzeyi regresyon analizinde HDÖ, BAE ve KYİÖ içgörü ile anlamlı olarak öngörülürken modelde sadece BAE anlamlılığını devam ettirmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Psikotik olmayan depresyon hastalarında içgörüde bozulma ve ılımlı psikotik belirtiler gözlenmektedir ve bu iki fenomen arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur.
INTRODUCTION: The relationship between psychotic symptoms and insight is repeatedly shown. Studies intended to present the relationship between insight and psychosis are mostly conducted on psychotic disorders. However, knowledge about psychotic experiences (PEs) and insight is limited for non-psychotic disorders, like depression. It was aimed to compare patients with non-psychotic depression and healthy controls in terms of insight and investigate the relationship between insight and PEs.
METHODS: 49 patients with depression and 42 healthy controls were included. Sociodemographic Data Form, Hamilton Depression Rating Scale (HAM-D), Beck Anxiety Inventory(BAI), Self-reflection and Insight Scale (SRIS), Community Assessment of Psychic Experiences (CAPE42) and Beck Cognitive Insight Scale (BCIS) were applied to participants.
RESULTS: Levels of PEs were significantly higher and levels of SRIS insight subscale were lower in patients with depression than healthy controls. There were significant negative correlations between SRIS insight subscale and levels of PEs. Levels of PEs were predicted by scores of HAM-D, BAI and SRIS insight subscale, but BAI was the only variable which maintained significance in multiple regression analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with non-psychotic depression could manifest impaired insight and a mild form of psychotic features and there is a relationship between these two psychiatric phenomena.

6.
Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda anksiyete ile serum ürotensin-II ve S100B seviyeleri arasındaki ilişki (eng)
The relationship between anxiety and serum urotensin-II and S100B levels in patients with essential hypertension (eng)
Aslı Kazğan, Sevda Korkmaz, Sevler Yildiz, Hasan Korkmaz, Selda Telo, Murad Atmaca
doi: 10.5505/kpd.2021.67044  Sayfalar 315 - 323
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipertansiyonlu bireylerde anksiyete bulgularının ortaya çıkmasında hatta hastalığın klinik bulgularının şiddetlenmesinde oksidatif stresle ve endotel fonksiyonlarıyla ilişkili olan bazı biyokimyasal parametrelerin rolü olabilir. Çalışmamızda, esansiyel hipertansiyon hastalarının anksiyete düzeyleri araştırılarak, anksiyete şiddetinin oksidatif stres parametrelerinden olan Ürotensin-II ve S100B protein seviyeleri üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, kan basıncı ölçümleri sonrasında venöz kan örnekleri alınan ve Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ölçekleri uygulanan 153 hasta dahil edildi. Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile S100B ve Ürotensin-II düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Depresyon ve anksiyete puanları ile sistolik kan basıncı arasında pozitif yönde bir korelasyon bulunmaktaydı (p=0.049, r= 0.160; p<0.01, r=0.292). Hastaların BAÖ puanları ile Ürotensin-II seviyeleri arasında pozitif bir ilişki bulunmaktaydı (p= 0.043, r= 0.164). Ürotensin-II seviyeleri ile S100B seviyeleri arasında pozitif yönde korelasyon izlendi (p<0.01, r= 0,711). Hastalardan BDI skoru yüksek olanlarla, BDI skoru düşük olanlar arasında serum Ürotensin-II seviyeleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p=0.017).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda esansiyel hipertansiyonlu hastalarda anksiyete düzeyleri arttıkça Ürotensin-II seviyesinin arttığı tespit edilmiştir. Yine Ürotensin-II ’nin, depresyon skoru yüksek olan hipertansif hastalarda depresyon skoru düşük olanlara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Çalışmamız anksiyete ve depresif semptomların çok sık eşlik ettiği esansiyel hipertansiyon tanılı hastalarda Ürotensin- II ve S100B ‘nin etiyolojiye olabilecek katkısının araştırılacağı yeni çalışmalara ışık tutacaktır.

INTRODUCTION: In hypertensive people, some biochemical parameters that are associated with oxidative stress and endothelial functions may play a role in the manifestation of anxiety symptoms, and even in the intensification of clinical symptoms of the disease. The objective of this correlational study is to examine the association between the severity of anxiety and levels of oxidative stress parameters including Urotensin-II and S100B protein in patients with essential hypertension.
METHODS: A total of 153 patients meeting the study criteria who presented to the department of cardiology and received outpatient treatment were included in the study. Sociodemographic and Clinical Data Form, the Beck Anxiety Inventory (BAI), and the Beck Depression Inventory (BDI) were administered to patients, and venous blood samples were taken after blood pressure measurement. S100B and Urotensin-II levels were measured using the Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) method.
RESULTS: The participants’ mean BDI score was 10.4±7.61 and the mean BAI score was 15.6±9.61. A positive correlation was determined between depression and anxiety scores and systolic blood pressure (p=0.049, r= 0.160; p<0.01, r=0.292). A positive relationship was found between the BAI scores and Urotensin-II levels (p= 0.043, r= 0.164). A positive correlation was also found between Urotensin-II levels and S100B levels (p<0.01, r= 0.711). A statistically significant difference was observed in serum Urotensin-II levels between the high depression scores and low depression scores (p=0.017), but no significant difference was observed in S100B levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the Urotensin-II levels increased in line with anxiety levels in patients with essential hypertension. It was also found that the Urotensin-II levels were higher in hypertensive patients with high scores in BDI. This study is expected to contribute to the future studies that will investigate the role of Urotensin-II and S100B in the etiology of essential hypertension, which is very commonly accompanied by anxiety and depressive symptoms.

7.
Bilinçli farkındalık temelli kendini yetiştirme programının bilinçli farkındalık ve kendini yetiştirme düzeyine etkisi (eng)
The effectiveness of mindfulness based thriving program on level of mindfulness and thriving (eng)
Neslihan Arıcı Özcan, Safiye Şahin
doi: 10.5505/kpd.2021.65037  Sayfalar 324 - 333
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu deneysel araştırma, Bilinçli Farkındalık Temelli Kendini Yetiştirme Programının (BFTKYP) üniversite öğrencilerinin bilinçli farkındalık ve kendini yetiştirme düzeyleri üzerindeki etkilerini incelemiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, Türkiye'de bir devlet üniversitesinde öğrenim gören ve rastgele seçilen 19 kız öğrenci ile yapılmıştır. Araştırmaya dahil olma kriteri, Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve Kendini Yetiştirme Ölçeğinden ön-test değerlendirmesinde düşük puanlara sahip olmak olarak belirlendi. Deney grubuna (n = 10) ilk yazar tarafından geliştirilen 6 oturumluk BFTKYP müdahalesi uygulanırken, kontrol grubuna (n = 9) herhangi bir müdahale yapılmadı. BFTKYP’nin anlık ve uzun vadeli etkilerini belirlemek için, tüm katılımcılar programdan iki ay sonra son-testlerini tamamladılar. Veriler ANOVA testi kullanılarak analiz edildi. Alt gruplar arasındaki farklılıkları belirlemek için Tukey (HSD) testi yapıldı.
BULGULAR: Deney grubunun Bilinçli Farkındalık Ölçeği ve Kendini Yetiştirme Ölçeğine ait son-test ve takip sonuçları ön-test sonuçlarına göre daha yüksek bulunurken, kontrol grubu sonuçlarında anlamlı bir değişiklik görülmedi. Araştırma sonuçları, BFTKYP'nin üniversite öğrencilerinin bilinçli farkındalık ve kendini yetiştirme düzeylerini artırmada etkili olduğunu ortaya koydu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırma sonuçları, ergenlik döneminde eklektik farkındalık uygulamalarının potansiyel katkısını vurgulamaktadır. Farkındalık temelli uygulamaların öğrenciler üzerindeki olumlu etkisini destekleyen birçok çalışma olmasına rağmen, BFTKYP'nin kendini yetiştirme üzerindeki etkisine dair ampirik kanıtlar çok azdır. Bu yönden bu çalışmanın mevcut literatüre katkıda bulunması beklenmektedir.
INTRODUCTION: This experimental research examined the effects of the Mindfulness-Based Thriving Program (MTP) on university students’ mindfulness and thriving levels.
METHODS: The study was conducted with randomly assigned 19 female students attending to a public university in Turkey. The inclusion criteria were to have low scores on Mindfulness Attention Awareness Scale and Thriving Scale in pre-test assessment. Experimental group (n=10) received a 6-session MTP intervention developed by the first researcher while control group (n=9) received no intervention. To determine the immediate and long-term effects of the MTP, all participants completed post-tests two months after the program. Data were analyzed by using two-way ANOVA test. To determine the significant differences between sub-groups, the Tukey (HSD) test was performed.
RESULTS: Post-test and follow-up results of experimental group for MAAS and Thriving Scale were found to be higher than their pre-test results, while there were no statistically significant changes in results of control group. Results revealed that six-session MTP for university students was significantly effective in increasing mindfulness and thriving levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Research results highlight the potential contribution of eclectic mindfulness practices during adolescence. Although, there are many studies supporting the positive effect of mindfulness-based interventions on students, empirical evidence about MTP’s effect on thriving is very scarce. In this respect, this study is expected to contribute the current literature by examining the MTP’s effect on mindfulness and thriving.

8.
Bariatrik cerrahi adaylarında D Tipi kişilik ve Vücut kitle indeksinin yordayıcı faktörleri (eng)
Type D personality and predictive factors of Body Mass Index in bariatric surgery candidates (eng)
İbrahim Yağcı, Yasin Taşdelen, Okay Koç, Yüksel Kıvrak
doi: 10.5505/kpd.2021.45578  Sayfalar 334 - 341
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı bariatrik cerrahi adaylarında depresyon-anksiyete düzeylerinin, cinsel yaşantılarının, çocukluk çağı travmatik yaşantılarının, benlik saygıları, yeme tutumları ile D Tipi kişilik özelliklerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Haziran 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında yapılmış olup 50 bariatrik cerrahi adayı ile 50 sağlıklı kişi olmak üzere toplam 100 kişi alınmıştır. Çalışmamızda sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, D Tipi Kişilik Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Yeme Tutum Testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Obezite grubunda kontrol grubuna göre daha sık D tipi kişilik örüntüsü, cinsel yaşantılarda ve benlik saygısında bozukluk, yaşam kalitesinde bozulma ve daha sık çocukluk çağı travmaları görülmüş olup anksiyete ve depresyon skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak farklılık tespit edilmemiştir. Ayrıca Vücut Kitle İndeksi’nin yordayıcı faktörlerinin eğitim, benlik saygısı, yeme tutumu, çocukluk çağı travmaları olduğu, varyansın %63.5’ini açıkladığı tespit edilmiştir. D tipi kişiliğin ise yordayıcı faktörlerden olmadığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bariatrik cerrahi adayları rutin olarak operasyonları öncesinde psikiyatrik muayeneleri yapılmakta olup ameliyat sonrası dönemde de bu kişilerin psikiyatrist ile kontrol görüşmelerinin yapılmasının önemli olduğu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: This study aimed to investigate depression-anxiety levels, sexual lives, childhood traumatic experiences, self-esteem, eating attitudes, and Type D personality traits in bariatric surgery candidates.
METHODS: Our study was conducted between June 2019 and December 2019 and included a total of 100 individuals, 50 bariatric surgery candidates and 50 healthy people. A sociodemographic data form, the Beck Depression Inventory, the Beck Anxiety Inventory, the Childhood Trauma Questionnaire, the Type D Personality Scale, the Arizona Sexual Experiences Scale, the Rosenberg Self-Esteem Scale, and the Eating Attitudes Test were used in our study.
RESULTS: The scores of Type D Personality, Arizona sexual experiences, childhood trauma, eating attitude, and self-esteem scales were significantly higher in the patient group than in the control group. There was no statistically significant difference between the anxiety and depression scores of both groups. In addition, it was found that the predictive factors of the Body Mass Index were education, self-esteem, eating attitude, and childhood traumas, explaining 63.5% of the variance. Type D personality, on the other hand, was not found to be one of the predictive factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Bariatric surgery candidates undergoe routine psychiatric examinations prior to their operations, and preoperative follow-up interviews with a psychiatrist is believed to be important for these individuals.

9.
Opioid kullanım bozukluğu sürdürüm tedavisinde naltrekson implant ile oral buprenorfin-nalokson kullanan hastaların tedaviyi yarıda bırakma risklerinin karşılaştırılması (tur)
Comparison of the risk of drop-out from opioid maintenance treatment in patients using naltrexone implants vs. oral buprenorphine-naloxone (tur)
Umut Kırlı, Omer Nart
doi: 10.5505/kpd.2021.37084  Sayfalar 342 - 349
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı opioid kullanım bozukluğu sürdürüm tedavisinde oral buprenorfin-nalokson ve naltrekson implant kullanan hastaların tedaviyi yarıda bırakma riskini karşılaştırmak; tedavinin yarıda bırakılması ile bazı sosyodemografik ve klinik özelliklerin ilişkisini incelemektir.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma retrospektif kohort desenindedir. Bir eğitim araştırma hastanesi AMATEM kliniğinde 1 Ocak 2019- 1 Kasım 2019 tarihleri arasında 21 günlük yatarak arındırma tedavisini tamamlamış ve sürdürüm tedavisinde oral buprenorfin-nalokson ya da naltrekson implant tedavisi planlanmış tüm hastalar çalışmaya dahil edilmiştir (s: 107). Hastaların sürdürüm tedavisinde kullandıkları ilaç (buprenorfin-nalokson veya naltrekson implant), sosyodemografik ve klinik özellikleri ile tedaviyi yarıda bırakma arasındaki ilişki çok değişkenli cox regresyon analizi ile incelenmiştir

BULGULAR: İki tedavi grubunda yer alan hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri arasında büyük ya da anlamlı fark saptanmamıştır. Hem tek değişkenli analizde, hem de diğer değişkenler için uyarlandığında naltrekson implant ile oral buprenorfin-nalokson kullanan hastaların izlemde tedaviyi yarıda bırakma riskleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (Hazard Oranı: 1,39, %95GA: 0,82-2,35, p: 0,2). Çok değişkenli analizde tedaviyi yarıda bırakma ile opioid kullanımına ek madde kullanımı varlığı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (Hazard Oranı: 1,79, %95GA: 1,06-3,16, p: 0,04).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Klinik uygulamada opioid kullanım bozukluğu sürdürüm tedavisi planlanırken ek madde kullanımına dikkat edilmelidir.

INTRODUCTION: Through increasing prevalence, opioid use disorder has been an important public health problem. The aim of this study is to compare the risk of drop-out from opioid use disorder maintenance treatment in patients using naltrexone implants vs. oral buprenorphine-naloxone, and to assess some sociodemographic and clinical correlates of drop-out.
METHODS: The study has a retrospective-cohort design. All patients who completed the 21-days inpatient detoxification treatment between January 1st – November 1st, 2019 in a specialized alcohol and substance abuse treatment centre, and planned to be treated with either oral buprenorphine-naloxone or naltrexone implants were included in the study (n: 107). The associations between the drop-outs from the maintenance treatment and the treatment used (buprenorphine-naloxone or naltrexone implants), sociodemographic/clinical characteristics were assessed via multivariate cox regression.
RESULTS: No large or significant differences in sociodemographic and clinical characteristics were found between the two treatment groups. Both univariate and multivariate analysis showed no significant differences in the risk of drop-out from treatment between patients using oral buprenorphine-naloxone vs. naltrexone implants (Hazard Ratio: 1.39, %95CI: 0.82-2.35, p: 0.2). Multivariate analysis showed that presence of another substance use in addition to opioid use was significantly associated with the risk of drop-out (Hazard Ratio: 1,79, %95CI: 1,06-3,16, p: 0,04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Results suggest no significant difference in the risk of drop-out from opioid maintenance treatment in patients using naltrexone implants vs. oral buprenorphine-naloxone. Additional substance use should be carefully considered while planning opioid use disorder maintenance treatment.

10.
Afektif mizaç özelliklerinin duygu düzenleme zorlukları üzerine etkisinin incelenmesi (tur)
The effect of affective temperament traits on emotion regulation difficulties (tur)
Dilara Demirpençe, Ezgi İnce Guliyev, Hatice Gozde Akkin Gurbuz
doi: 10.5505/kpd.2021.21043  Sayfalar 350 - 358
GİRİŞ ve AMAÇ: Duygu düzenleme güçlükleri, psikopatoloji ve yaşam kalitesini belirlemede oldukça önemli rol oynar. Duygu düzenleme güçlükleri cinsiyet, mizaç ve bağlanma gibi biyolojik ve çevresel birçok değişkenle ilişkilidir. Çalışmamızda üniversite öğrencilerinde afektif mizaç özelliklerinin duygu düzenleme ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız üniversite öğrencileri ile yapılmıştır. Çalışmamız kesitsel niteliktedir ve katılımcılar rastgele seçilmiştir. Çalışmamızda Sosyodemografik veri formu, TEMPS-A (Temperament Evaluation of Memphis,Pisa,Paris,Sarı Diego Autoquestionnaire) Mizaç Ölçeği, İlişki Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) kullanılmıştır. Eş değişken olarak cinsiyet ve bağlanma stili kullanılarak çoklu regresyon analizi yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza 194 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların %37,6’sı erkek, %61,3 kadındır. Yaş Aralığı 18-25 ve yaş ortalaması 20,88±1,33’dür. Anksiyöz mizaç duygusal yanıtların kabul edilmemesi, impulsivite ve duygu düzenleme stratejilerine sınırlı erişimi belirlerken, depresif mizacın duygusal yanıtların kabul edilmemesi ile ve siklotimik mizacın ise duygusal netlik eksikliği duygu düzenleme zorluğu alt alanlarını belirlediği görülmüştür. Bununla birlikte anksiyöz mizaç ve hipertimik mizaç özelliklerinin total duygu düzenleme zorluklarını belirlemede anlamlı olduğu, hipertimik mizacın negatif ilişkili olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Afektif mizaç özellikleri bir spektrum olarak sağlıklıdan klinik tanıya bir yelpaze oluşturmaktadır. Afektif mizaç özellikleri gösteren bireylerin, hangi duygusal alanlarda zorluk yaşadığının tespit edilmesi bu bireylerin yaşam kalitesini artıracak müdahaleler ortaya koyabilmek için de önemli görünmektedir.

INTRODUCTION: Emotion regulation difficulties play an important role in determining psychopathology and quality of life. They are related to several biological and environmental factors such as gender, temperament and attachment. Affective temperaments are subclinical trait-like features that represent liability to affective disorders. In our study, we aimed to investigate the relationship between affective temperament traits and emotion regulation difficulties in university students.

METHODS: We conducted a cross-sectional study with university students. All participants were randomly selected and filled out a sociodemographic data form, TEMPS-A(Temperament Evaluation of Memphis,Pisa,Paris,Sarı Diego Autoquestionnaire) Temperament Questionnaire, Relationship Scale and Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS). Multiple regression analyses were conducted by using gender and attachment style as covariate.
.
.

RESULTS: 194 university students participated in our study. 37.6% of the participants are men and mean age is 20.88 ± 1.33. Anxious temperament predicted non-acceptance, impulsivity and strategies, depressive temperament predicted non-acceptance and cyclothymic temperament predicted clarity subdomains of emotion regulation difficulties. While cyclothymic anxious and hyperthymic temperament traits were found to be significant in determining total emotion regulation difficulties, hyperthymic temperament traits were found to be negatively related
DISCUSSION AND CONCLUSION: Affective temperament traits constitute a spectrum from healthy to clinical diagnosis. Identifying in which emotional areas individuals with affective temperament traits experience difficulties also seems important in order to reveal interventions that will increase the quality of life of these individuals.


11.
Koronavirüse karşı koruyucu önlemleri uygulamada psikolojik faktörlerin etkisinin incelenmesi (tur)
Investigation of the effects of psychological factors on implementing protective behaviors against coronavirus (tur)
Merve Gül Buçakcı, İpek Selin Günhan, Özlem Kahraman Erkuş
doi: 10.5505/kpd.2021.47855  Sayfalar 359 - 367
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, koronavirüs salgınında Türkiye toplumunun koruyucu önlemleri uygulamasında etkili olabilecek psikolojik faktörleri incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, koruyucu davranışları uygulama ile risk algısı, risk alma davranışı, pozitif ve negatif duygulanım ve başaçıkma stratejileri arasındaki ilişki incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın veri toplama araçları; Koruyucu Davranışları Uygulama Ölçümü, Stresle Başaçıkma Tarzları Ölçeği ve Heyecan Arama-Risk Alma Ölçeği’dir. Katılımcıların 364’ü kadın ve 193’ü erkektir. Yaş aralığı 20-64 ve yaş ortalaması 34.69’dur.
BULGULAR: Araştırmada uygulanan hiyerarşik regresyon analizi sonucunda; yaş ve cinsiyetin koruyucu davranışlar ile arasında pozitif yönlü bir ilişki gözlemlenmiştir. Ayrıca, risk algısı ve pozitif duygulanım ile de koruyucu davranışlar arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Ek olarak, boyun eğici başaçıkma yaklaşımı ile koruyucu davranışlar arasında negatif yönlü bir ilişki görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Psikolojik faktörlerin bireylerin koruyucu önlemleri uygulama etkisinin olduğu söz konusudur. Hastalığa dair algılanan risk arttıkça koruyucu davranışların arttığı görülmektedir. Ayrıca koruyucu davranışlardaki artış pozitif duygulanım ile ilişkilidir. Başaçıkma stillerine bakıldığında, koruyucu davranışları uygulayanların boyun eğici yaklaşımı benimsemedikleri gözlemlenmektedir. Bu durum kontrolü kendinde görme ile ilişkilendirilebilir. Bunun yanı sıra, yaş ilerledikçe koruyucu davranışları uygulama artmakta ve kadınların erkeklere oranla koruyucu davranışları daha fazla kullandığı görülmektedir. Çalışmada psikolojik faktörlerin etkisinin kültürel anlamda sonuçlar taşıması, salgın sürecinde küresel bir önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: This study aims at investigating the psychological factors that may influence the implementation of protective behaviors of Turkish people against the novel coronavirus pandemic. For this purpose, the relationship between the implementation of the protective behaviors and risk perception, risk taking behaviors, positive and negative affect and coping strategies were examined.
METHODS: Data collection tools were The Protective Behavior Implementation Scale, The Positive and Negative Affect Schedule, The Ways of Coping with Stress Scale and The Sensation Seeking-Risk Taking Scale. 364 of the participants were female and 193 were male. The age range was 20-64 and the mean age was 34.69.
RESULTS: The hierarchical regression analysis showed that a positive relationship between age, sex and protective behaviors exists. Another positive relationship was found between protective behaviors, risk perception and positive affect. Moreover, a negative relationship was present between submissive coping and protective behaviors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Psychological factors are influential on the implementation of the protective behaviors against the coronavirus. As the perceived risk regarding the disease increases, protective behaviors are elevated. Else, the increasement in the protective behaviors are related to the positive affect. People who carry out protective behaviors are observed not to be using submissive coping. This may be related to the self-control perception. In addition to that, increased age is associated with applying more protective behaviors and women are found to be more likely to use protective behaviors than men. The study is important as it investigated the impact of psychological factors on cultural settings.

12.
Ruminatif düşünme stili, beden algısı ve sosyal görünüş kaygısının romantik ilişki ve partner odaklı obsesif kompulsif semptomlarla ilişkisi (tur)
The relationship between ruminative thinking style, body image and social appearance anxiety to romantic relationship centered and partner- focused obsessive compulsive symptoms (tur)
Ezgi Abak, H. Şenay Güzel
doi: 10.5505/kpd.2021.14632  Sayfalar 368 - 382
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ruminatif düşünme stili, beden algısı ve sosyal görünüş kaygısının partner odaklı ve romantik ilişkilerle ilgili obsesif kompulsif semptomlarla arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın ikinci amacı ise romantik ilişki ve partner odaklı obsesif kompulsif semptomlarla ilişkili olabileceği düşünülen sosyodemografik değişkenlerin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Veriler 18-30 yaş aralığında romantik bir ilişki içerisinde bulunan 689 kişiden internet aracılığıyla toplanmıştır. Katılımcılardan bilgi toplamak amacıyla demografik bilgi formu, Partnere İlişkin Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği, Romantik İlişki Obsesyon ve Kompulsiyonları Ölçeği, Ruminatif Düşünme Biçimleri Ölçeği, Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği ve Beden Algısı Ölçeği kullanılmıştır.
BULGULAR: Gerçekleştirilen yapısal eşitlik modellemesi analizine göre ruminatif düşünme stilinin partner odaklı ve romantik ilişki odaklı obsesif kompulsif belirtileri ve alt boyutlarını pozitif yönde yordadığı görülmektedir; beden algısı ve sosyal görünüş kaygısı ise partner odaklı obsesif kompulsif belirtileri ve alt boyutlarını pozitif yönde yordamaktadır. Bununla beraber, partner odaklı obsesif kompulsif belirtilerin romantik ilişki odaklı obsesif kompulsif belirtileri pozitif yönde yordadığı bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, partner odaklı ve romantik ilişkilerle ilgili obsesif kompulsif belirtilerin açığa çıkmasında etkili olabileceği düşünülen ruminatif düşünme stili, beden algısı ve sosyal görünüş kaygısıyla ilgili oluşturulan modelin kabul edilebilir bir model olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Belirtilerin açığa çıkmasında etkili olabilecek yapıların araştırılmasının obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) bu alt türünün ve bütünüyle OKB’nin daha iyi anlaşılmasına hizmet edeceği ve bu alanın tanı/tedavisine katkı sağlayacağı düşünülmekted
INTRODUCTION: This study aims to examine the relationship between partner focused and romantic relationship obsessive compulsive with ruminative thinking style, body image, social appearance anxiety. The second aim of the study is to examine the sociodemographic variables thought to be related to relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms.
METHODS: The data has been collected via internet from 689 individuals who were in a romantic relationship between the ages of 18-30. For the aim of collecting information, demographic information form, Partner Related Obsessive Compulsive Scale, Relationship Obsessive Compulsive Inventory, Ruminative Thought Style Questionnaire, Social Appearance Anxiety Scale and Body-Cathexis Scale have been used.
RESULTS: According to the performed structural equation modelling, it has been observed that ruminative thinking style predicts the relationship centered and partner focused obsessive compulsive symptoms and sub-dimensions positively. Body image and social appearance anxiety positively predict the partner focused obsessive compulsive symptoms and its sub-dimensions. Furthermore, it was found that partner focused obsessive compulsive symptoms positively predict relationship centered obsessive compulsive symptoms.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was concluded that the model created with ruminative thinking style, body image and social appearance anxiety, which is thought to be effective in revealing partner focused and romantic relationship obsessive compulsive symptoms is an acceptable model. It is thought that investigating the structures that may be effective in revealing the symptoms will serve to better understand this obsessive compulsive disorder (OCD) subtype and overall OCD and contribute to the diagnosis / treatment of this area.

13.
Özel bir hastanenin psikiyatri servisinde bağımlılık tedavisi alan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin retrospektif analizi (tur)
Retrospective analysis of sociodemographic and clinical characteristics of patients receiving addiction treatment in the psychiatric service of a private hospital (tur)
Şeyma Demiralay, İlkay Keser, F. Mükerrem Güven
doi: 10.5505/kpd.2021.08870  Sayfalar 383 - 393
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada bağımlılık tedavisi alan bireylerin sosyodemografik ve klinik özelliklerinin, retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Özel Lara Anadolu Hastanesi Psikiyatri Servisi’nde, 1 Ocak-1 Eylül 2018 tarihleri arasında yatarak tedavi gören 153 hastanın yatış dosyaları hastane kayıt sisteminden retrospektif olarak incelenerek elde edilen veriler araştırmacılar tarafından oluşturulan bilgi formlarına aktarılmıştır. Veriler, SPSS 20.0 paket programında değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı analizler için ki-kare testi kullanılmıştır. Çalışmada güvenirlik düzeyi %95 ve tüm analizler için istatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05 olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların %75,2’sinin erkek, %52,3’ünün 35 yaşın altında, %86,3’ünün sosyal güvencesinin olduğu, %81,7’sinin Antalya ve çevre illerde ikamet ettiği, %41,2’sinin daha önce de yatarak tedavi gördüğü, %8,5’inin HCV değerinin pozitif, %16,3’ünün HBV bağışıklığı olduğu, HIV pozitif olan hastanın olmadığı saptanmıştır. Kullanılan maddeler arasında, en yüksek oranda (%39,9) opioid kullanıldığı, bağımlılığa eşlik eden ek tanılar olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Madde kullanım bozukluklarının genç erişkinlerde özellikle erkeklerde daha yaygın olduğu, opioid kullanımının ilk sırada yer aldığı belirlenmiştir. Çalışma sonuçlarımız tek bir hastane ve küçük bir örneklemi yansıtmakla birlikte, ülkemizin farklı birçok sağlık kuruluşuna aynı sorunun tedavisi için başvuruda bulunan bireylerin sosyodemografik özellikleri ile karşılaştırılabilmesi açısından veri sağlayacağı, bağımlılıkların tedavi sürecini planlama ve yürütmede katkı sağlayıcı olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to retrospectively evaluate the sociodemographic and clinical characteristics of individuals receiving addiction treatment.
METHODS: In the Private Lara Anatolian Hospital Psychiatry Service, the hospital records of 153 patients who were hospitalized between January 1 and September 1, 2018 were retrospectively examined and the data obtained were transferred to the information forms created by the researchers. The data were evaluated in SPSS 20.0 package program. Chi-square test was used for descriptive analysis. In the study, the reliability level was accepted as 95% and the statistical significance limit p <0.05 for all analyzes.
RESULTS: In patients, 75.2% were male, 52.3% were under the age of 35, 86.3% had social security, 81.7% resided in Antalya and surrounding provinces, 41.2% had previously It was found that the patients were treated in an inpatient manner, 8.5% had positive HCV value, 16.3% had HBV immunity, and no HIV positive patient. Among the substances used, it was found that opioids were used at the highest rate (39.9%) and that there were additional diagnoses accompanying addiction.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been determined that substance use disorders are more common in young adults, especially men, and opioid use is in the first place. Although our study results reflect a single hospital and a small sample, it is thought that it will provide data in terms of comparing the sociodemographic characteristics of individuals who apply to many different health institutions for the treatment of the same problem and will contribute to the planning and execution of the treatment process of addictions.

14.
Madde kullanımı bozukluğu ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan ergenlerdeki travmatik yaşantılar ve sosyal destek algısı açısından farklılıklar (tur)
Differences in the perception of social support and traumatic experiences in adolescents with substance use disorder and attention deficit and hyperactivity disorder (tur)
Arzu Çiftçi, İbrahim Ethem Ovali, Cuneyt Evren, Murat Eyuboglu, Damla Eyuboglu
doi: 10.5505/kpd.2021.50375  Sayfalar 394 - 404
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Madde Kullanım Bozukluğu (MKB) olan ergenlerin çocukluk çağı travmalarının (ÇÇT) ve sosyal destek algılarının araştırılmasıdır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, MKB tanılı 52, MKB ve DEHB eş tanılı 48 ve DEHB tanılı 50 erkek hasta olmak üzere 150 hasta ve ebeveynleri alındı. Tüm hastalar Çocukluk Çağı Travmaları Soru Listesi, Algılanan Aile ve Arkadaş Desteği Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeğini, ebeveynleri ise Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV’e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeğini doldurdu.
BULGULAR: MKB+DEHB de sokak yaşantısı, evden kaçma, suç işleme, kendine zarar verme ve intihar girişimleri yüksek saptandı. ÇÇTsının MKB ve MKB+DEHB de yüksek olduğu belirlendi. Fiziksel ve cinsel istismar MKB-DEHB yüksek bulundu. MKB de duygusal ihmal yüksek bulundu.Üç grup arasında algılanan aile ve arkadaş desteği skorları açısından farklılık saptanmadı. Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek skorlarında arkadaş alt ölçek puanı DEHB de yüksek idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Duygusal ihmal DEHB den bağımsız olarak MKB için ciddi bir risk faktörüdür. DEHB nin varlığı istismar riskini arttırmaktadır.Travma yaşamış kişilerin tespitiyle erken mudahale, DEHB nin tanınması ve aileyle birlikte kişiye mudahale edilmesi birey ve toplum için önemli ruh sağlığı sorunu olan MKB nun önlenmesinde etkin olabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the childhood traumas and perceived social support of the adolescents with Attention Deficit and Hyperactivity Disorder (ADHD) and Substance Use Disorder(SUD)
METHODS: The 150 male patients, 52 of with the diagnosis of substance use disorder (SUD), and 48 of whom were diagnosed with comorbid SUD and ADHD, and also 50 of with the diagnosis of with ADHD without the history of substance use, and their parents were included in the study. All adolescent completed the Childhood Trauma Questionnaire, Perceived Family and Friend Support Scale and Multi-Dimensional Perceived Social Support Scale while their parents completed the Screening and Assessment Scale Based on the DSM-IV for the Behavioral Disorders in Children and Adolescents.
RESULTS: street life/experience, escaping from home, committing any crime, self-mutilative behavior and suicide attempt was higher particularly in adolescents with SUD and comorbid ADHD. The childhood traumas were higher in adolescents the SUD -ADHD. Physical and sexual abuse were found to be higher in SUD-ADHD. Emotional neglect was found to be high in SUD. No difference was identified between the three groups in terms of the scores of the perceived family and friend support. In respect of the score of the Multi-Dimensional Perceived Social Support, the friend subscale score was higher in the non-comorbid ADHD group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Emotional neglect is a serious risk factor for SUD, independent of ADHD. The presence of ADHD increases the risk of abuse. Early intervention by detecting trauma survivors, recognizing ADHD and intervening with family members can be effective in preventing SUD, which is an important mental health problem for the individual and society.

DERLEME
15.
Cinsel yönelime ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık ve COVID-19 salgını (tur)
Discrimination based on sexual orientation and gender identity and the COVID-19 pandemic (tur)
Ender Cesur, Seven Kaptan, Sahika Yuksel
doi: 10.5505/kpd.2021.60024  Sayfalar 405 - 412
COVID-19 salgınının hızını yavaşlatmak için uygulanan fiziksel mesafe kuralı, halk sağlığı yaklaşımının önemli bir parçası olsa da bu mesafe cinsel azınlıklar için olumlu sosyal etkileşimleri azaltmakta ve ruhsal sıkıntılara sebep olabilmektedir. Evde kalmak zorunda kalan lezbiyen, gay, biseksüel, trans, interseks (LGBTİ+) kişiler artan oranlarda şiddete maruz kalmaktadır. Gençler, yaşlılar, bakım ihtiyacı olanlar ya da HIV ile yaşamakta olan bireyler gibi LGBTİ+ grup içinde özel ihtiyaçları olabilen alt grupların yaşadığı ayrımcılık pandemi boyunca katmerlenmekte ve süreç bu gruplar için zorlaşmaktadır. Salgında transların psikiyatrik takip sürecinin uzaması, hormon tedavisine başlamakta gecikme gibi durumlar geçiş sürecini aksatmakta, transların ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir. Pandemiyle ilişkili riskler göz önüne alındığında kalıcı ruh sağlığı sorunları oluşmasının önlenmesi için erken önlem almak önemlidir. Teletıp aracılığıyla uzaktan desteğe erişimin sağlanması önemlidir. LGBTİ+ gençlerin travmatik ortamlara hapsolma ihtimaline karşın aile içi şiddetin gözetlenmesi ve bildirilmesi kritik önem taşımaktadır. Çoklu ayrımcılıkla ilgili çalışmalara önem verilmesi ve özel ihtiyacı olan LGBTİ+'ların sağlığının korunması için özen gösterilmesi gerekmektedir.
Although the physical distance rule applied to slow the pace of the COVID-19 pandemic is an important part of the public health approach, this distance reduces positive social interactions for sexual minorities and can cause mental distress. Lesbian, gay, bisexual, trans, intersex (LGBTI +) people who have to stay at home are increasingly exposed to violence during pandemic. The discrimination experienced by subgroups who may have special needs within the LGBTI + group, such as young people, the elderly, those in need of care or individuals living with HIV, is multiplied throughout the pandemic and the process becomes difficult for these groups. In the epidemic, the prolongation of the psychiatric care process of trans people and the delay in starting hormone therapy disrupt the transition process and negatively affect the mental health of trans people. Considering the risks associated with the pandemic, it is important to take early measures to prevent permanent mental health problems. It is important to provide access to remote support via telemedicine. Despite the possibility of LGBTI+ youth being trapped in traumatic environments, it is critical to monitor and report domestic violence. It is necessary to attach importance to studies on multiple discrimination and to protect the health of LGBTI+ people with special needs.

OLGU SUNUMU
16.
Sertralin kullanımı sonrası şiddetli nötropeni: Guillain-Barre sendromu olan bir ergen olgusu (eng)
Sertraline induced severe neutropenia: An adolescent case with the Guillain-Barre syndrome (eng)
Elif Akcay, Ozhan Yalcin
doi: 10.5505/kpd.2021.42650  Sayfalar 413 - 415
Psikotrop ilaçların nadir fakat potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir yan etkisi olan nötropeni,1500 /ml altındaki nötrofil sayısı olarak tanımlanmaktadır. Seçici bir serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) antidepresanı olan sertralin ile ilişkili nötropeni, şimdiye kadar sadece beş vaka raporunda bildirilmiştir. Guillain-Barre Sendromu tanısı olan, depresyon ve anksiyete belirtilerine yönelik sertralin tedavisi kullanımı ile şiddetli nötropeni geliştiren 16 yaşında bir ergen olgu sunulmuştur.
Neutropenia, which is defined as a neutrophil count below 1500/ml, is a rare but potentially life-threatening side effect of psychotropic drugs. Neutropenia associated with sertraline, which is a selective serotonin reuptake inhibitor (SSRI) antidepressant, has been reported in only five case reports so far. We report a 16-year-old adolescent male diagnosed with Guillain-Barre Syndrome who developed severe neutropenia during treatment with sertraline for his depressive and anxious symptoms.

17.
Bupropiona bağlı gelişen lökopeni: Bir olgu sunumu (eng)
Bupropion-induced leukopenia: A case report (eng)
Gamze Gürcan, Ahmet Gürcan
doi: 10.5505/kpd.2021.02419  Sayfalar 416 - 419
Bupropion hydrochloride, a norepinephrine/dopamine reuptake inhibitor, is administered for the treatment of depression and smoking cessation. Common side effects of bupropion are dry mouth, nausea and insomnia, also it may lower the seizure threshold. The normal range of total white blood cell (WBC) count is 4000 -11000/µl for adults. The values below 4000/µl, are defined as leukopenia.
A 33-year-old woman admitted to the psychiatry outpatient clinic with the complaints of mild depression, also wanted to quit smoking. Bupropion hydrochloride (extended release-XL) 150 mg/day was initiated to the patient. The leukocyte count of her treatment was 3890/µl at the third month and 3730/µl at the fourth month. The leukocyte count was at normal value before initiation of bupropion hydrochloride (7220/µl) and after stopping the treatment (7290/µl). She did not have any chronic disease, medication and drug or alcohol abuse. According to this case, it is probable that there was a relationship between bupropion hydrochloride and leukopenia as an adverse event.
Many idiosyncratic drug reactions involve blood dyscrasias. Some of the psychotropic drugs have been associated with leukopenia and sometimes agranulocytosis. Although some rare studies and case reports related to leukopenia have been reported with some of the antidepressants but to our knowledge bupropion induced leukopenia is not a common side effect. Therefore, reporting this adverse event due to bupropion is important to make a contribution to literature.
Bupropion hidroklorür depresyon ve sigara bırakma tedavisinde kullanılan bir norepinefrin / dopamin geri alım inhibitörüdür. Sıklıkla görülen yan etkileri ağız kuruluğu, bulantı ve uykusuzluktur, ayrıca nöbet eşiğini düşürebilir. Beyaz kan hücresi (lökosit) sayısının normal aralığı yetişkinler için 4000 -11000 / µl'dir. 4000 / µl'nin altındaki değerler lökopeni olarak tanımlanır.
Hafif depresyon belirtileri ile psikiyatri polikliniğine başvuran 33 yaşındaki kadın hasta mevcut yakınmalarının yanında sigarayı bırakmak istediğini belirtmiş, hastaya bupropion hidroklorür (uzatılmış salınım-XL) 150 mg/gün tedavisi başlanmıştır. Tedavisinin üçüncü ayında lökosit sayısı 3890/µl, dördüncü ayda 3730/µl olarak saptanmış olup, tedavi öncesi (7220/µl) ve tedavi kesildikten sonra (7290/µl) bu değerlerin normal aralıkta olduğu görülmüştür. Hastanın herhangi bir kronik hastalığı, ilaç, alkol veya madde bağımlılığı olmadığı öğrenilmiştir. Bu olguya göre bupropion hidroklorür ile lökopeni arasında bir ilişki olması muhtemeldir.
Kan diskrazileri idiyosenkratik ilaç reaksiyonlarından biridir. Psikotrop ilaçların bazıları lökopeni ve agranülositoz ile ilişkilendirilmiştir. Antidepresan tedavisiyle lökopeni gözlenen nadir çalışmalar ve olgular bildirilmiş olsa da, bupropiyona bağlı lökopeni sık görülen bir yan etki değildir. Bu nedenle bupropiyona bağlı bu etkinin bildirilmesi, literatüre katkı sağlaması açısından önemlidir.

18.
Öyküsünde karbonmonoksit zehirlenmesi olan geç başlangıçlı psikotik bozukluk: Bir olgu sunumu (tur)
Late-onset psychotic disorder with a history of carbon monoxide poisoning: A case report (tur)
Gözde Salihoğlu, Cicek Hocaoglu
doi: 10.5505/kpd.2021.91489  Sayfalar 420 - 426
Karbonmonoksit (CO) zehirlenmesi ciddi nöropsikiyatrik bozukluklara neden olabilir. Ancak, bu konuya literatürde yeterince ilgi gösterilmemiştir. Özellikle zehirlenmeden sonra uzun dönemde ortaya çıkan nöropsikiyatrik belirtilerin tanımı, tedavisi, klinik seyri tam olarak bilinmemektedir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda CO zehirlenmesini takiben yıllar sonra olgularda nörolojik belirtiler, bilişsel, duygudurum ve kişilik bozuklukları gözlemlenmiştir. Ancak, uzun vadeli nöropsikiyatrik bulguların etiyopatolojisi ile ilgili hipotezler konuyu tam olarak aydınlatamamıştır. Hastanın klinik semptomatolojisiyle ilgili olarak çevresel ve nörobiyolojik karmaşık faktörlerin etkileşimi uzun süreli nöropsikiyatrik bozuklukların ortaya çıkmasında bir risk faktörü oluşturabilir. Bu çalışmada kliniğimize geç başlangıçlı psikotik belirtiler ile başvuran, 15 yıl önce CO zehirlenmesi geçiren 45 yaşındaki kadın hasta literatür bulguları eşliğinde sunulmuştur. CO zehirlenmesi sonrası olgular için nöropsikiyatrik değerlendirme ve düzenli olarak nörogörüntüleme ile yakın bir takip planlanmalıdır. Tüm dünyada zehirlenmelere bağlı ölümlerin başında gelen CO zehirlenmesinin neden olduğu nöropsikiyatrik belirti ve bozuklukların tanı ve tedavisi önemlidir. Klinisyenler atipik özellikli ve geç başlangıçlı psikotik yakınmaları olan ve CO zehirlenmesi öyküsü olan olgularda tıbbi değerlendirmeler konusunda dikkatli olmalıdırlar.
Carbon monoxide (CO) poisoning can cause severe neuropsychiatric disorders. However, no sufficient attention has been paid to this issue in literature. The definition, treatment and clinical course of neuropsychiatric symptoms that occur especially after poisoning are not known exactly. In the studies conducted to date, neurological symptoms, cognitive, mood and personality disorders have been observed in the cases years after CO poisoning. However, the hypotheses regarding the etiopathology of long-term neuropsychiatric findings have not clarified the subject completely. The interaction of environmental and neurobiological complex factors related to the patient's clinical symptomatology may be a risk factor for the emergence of long-term neuropsychiatric disorders. In this study, a 45-year-old female patient who presented to our clinic with late-onset psychotic symptoms and suffered from CO poisoning 15 years ago is presented in the light of literature findings. After CO poisoning, a close follow-up with neuropsychiatric evaluation and regular neuroimaging should be planned. The diagnosis and treatment of neuropsychiatric symptoms and disorders caused by CO poisoning, which is the leading cause of intoxication-related deaths all over the world, is important. Clinicians should be careful about medical evaluations in patients with atypical features and late-onset psychotic complaints and a history of CO poisoning.

EDITÖRE MEKTUP
19.
Down Sendromu’nda zihinsel yetmezlik ve Capgras sendromu: Bir olgu sunumu (eng)
Capgras syndrome and intellectual disability in Down Syndrome: A case report (eng)
Burcu Akın Sarı
doi: 10.5505/kpd.2021.45403  Sayfalar 427 - 428
Down Sendromu zihinsel yetersizlik, davranım sorunları ve Alzheimer Hastalığı’nın görüldüğü genetik bir hastalıktır. Capgras Sendromu bir yanlış tanımlama sendromudur. Bu vaka sunumunda zihinsel yetmezliği olan Down sendromlu bir ergendeki Capgras sendromu sunulmuştur. Bu birlikteliğin olası sebepleri tartışılmıştır.
Intellectual disability, behavioral problems and Alzheimer’s disease are seen in Down syndrome which is a genetic disorder. Capgras syndrome is a misidentification syndrome. In this case report, a boy with Down syndrome and intellectual disability and also Capgras syndrome, is presented. Possible explanations of this coexistence is discussed.

20.
İnsan hakları perspektifinden COVID-19 pandemisinde Türkiye'deki yaşlı nüfusun durumu (eng)
Human rights perspective of the older population in the COVID-19 pandemic in Turkey (eng)
Dicle Kaya, Burhanettin Kaya
doi: 10.5505/kpd.2021.78785  Sayfalar 429 - 432
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale