ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 3 (4)
Cilt: 3  Sayı: 4 - 2000
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Yönetici işlevlerin Ayrıştırılmasında Multidisipliner Yaklaşım: Bilişsel Psikolojiden Nöroradyolojiye
Multidisciplinary Approach in the Analysis of Executive Functions: From Cognitive Psychology to Neuroradiology
Sirel KARAKAŞ, Muammer KARAKAŞ
Sayfalar 215 - 227
Bu makalede, bilişsel işlevler üzerinde bir üst denetim mekanizması olarak görev yapan yönetici işlevler İncelenmektedir. Makalede, bu karmaşık denetleme sisteminin alt işlevlerinin anlaşılmasında multidisipliner yaklaşımın yararlılığı tanıtılmakta; olayların anlaşılmasında farklı bilim alanlarının birbirini tamamlayabileceği, bir bilim dalındaki eksikliğin diğer bilim dalınca giderilebileceği açıklanmaktadır. Bilişsel psikoloji temel bilişsel süreçlerle ilgilenen bir bilim dalıdır. Deneysel olarak incelenemez oluşundan ötürü diğer işlevleri denetleyen türden bir üst işlev, bilişsel psikolojinin araştırma alanı dışında görülmektedir. Diğer taraftan, nöropsikoloji alanında yönetici işlevler, Wisconsin Kart Eşlenme Testi (WCST) ve Stroop Testi gibi testler kullanılarak ölçülebilmektedir. Söz konusu testler üzerinde yürütülen istatistiksel analizlerin sonuçlan; WCST Türk Formunun üç, Stroop Testi Türk Formunun ise iki ayrı özelliği ölçtüğünü ortaya koymuştur Buna göre, adı geçen testler, yönetici işlevlerin farklı yönlerini ölçmekte; ayrıca da, bu işlevlerde merkezi öneme sahip ketlemeyi (inhibition) farklı açılardan değerlendirmektedir Nöroradyoloji alanında yapılan fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) çalışmalan, WCST ve Stroop görevlerinin, prefrontal bölgelerin farklı alanlarıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Stroop görevi altında elde edilen bulgular sol frontal lob ağırlıklı yaygın bir paralel işleme modelinin varlığını desteklemekte, WCST başarımı ise sağ frontal lobda, görece daha sınırlı bir alana lokalize edilebilmektedir. Yönetici işlevlerin ayrıştırılmasında multidisipliner yaklaşımın gerekliliği-ni gösteren bu makalenin, benzeri çalışmalarda da aynı yaklaşımın uygulanmasına yol açabileceği düşünülmektedir.
The present study is on executive functions, a high control mechanism of cognitive processes. The paper demonstrates the usefulness of the multidisiciplinary approach in understanding the subfunctions of this complex control mechanism. It shows that in the endeavor for understanding this phenomena, scientific branches may complete one another, reciprocally compensating for insufficiencies of each other. The science of cognitive psychology studies basic cognitive processes. In this field, a 'high control'junction that controls others is found experimentally untestable; accordingly, the study of executive functions is considered outside the realm of cognitive psychology. Meanwhile, the field of neuropsychology can study executive junctions. In this field, such complex functions have been rendered measurable through neuropsychological tests, foremost of which are Wisconsin Card Sorting Test (WCST) and Stroop Test. Statistical analyses have shown that WCST measures three and Stroop Test TBAG version (TÜBİTAK Basic Sciences Research Group) two different properties. According to these results, these two tests measure different aspects of the 'executive functionsFurthermore they study inhibition, a process of central importance to this complex phenomenon from different perspectives. Central importance to this complex phenomenon from different perspectives. Finally the field of neuroradiology has shown that areas in prefrontal lobes are differen-tially activated by WCST and Stroop tasks. Studies that use functional magnetic resonance imaging (fMRG) have demonstrated that Stroop tasks are related to the activation of a widespread parallel processing system in the left frontal lobe. WCST performance, on the other hand, was found to be localized predominantly to a more confined part of the right hemisphere. Demonstrating the utility of the multidisciplinary approach in differentiating between different aspects of such a complex phenomenon as the executive functions, the present study may lead to the adoption of this approach in other studies where similar cognitive functions are investigated.

ARAŞTıRMA MAKALESI
2.
Ergen Ruh Sağlığı Sorunları ve intihar Davranışıyla İlişkileri^
Adolescent Psychological Problems and Their Relation-ships with Suicidal Behavior
Mehmet ESKİN
Sayfalar 228 - 234
Bu çalışma ergenler arasındaki ruhsal sorunlar ve hu sorunların intihar düşüncesi ve girişimleriyle olası ilişkileri inceledi. Ruhsal sorunlar 12 maddelik Genel Sağlık Anketi (GSA-12) kullanılarak ölçüldü. İntihar düşüncesi hali hazırdaki ve geçtiğimiz son onild ay içerisindeki düşünceler, ve intihar girişimi de geçtiğimiz son onild ay içerisindeki girişimler olarak ölçüldü. Araştırmaya 422'si erkek (%44), 537'si kız (%56) olmak üzere toplam 959 lise öğrencisi katıldı. Örneklemin %61.5'i GSA-12'de vaka kesim noktası puanı olarak kabul edilen 2 ve üzerinde bir puan aldı. İki ve üzerinde puan alanlar arasında kızlar çoğunluktaydı. İntihar ederek kendini öldürmeyi düşünen ve öldürmek için girişimde bulunan öğrencilerin GSA puanlarının düşünmeyen ve girişimde bulunmayanlardan daha yüksek olduğu bulundu. İntihar düşünceleri ve girişimlerini bağımsız bir şekilde yordayan GSA maddesi(leri)ni saptamak için biri lojistik olmak üzere üç ayrı regresyon analizi gerçekleştirildi. Yapılan analizler sonucu endişeler yüzünden uykusuzluk çekmenin intihar düşünceleri ve girişimlerini yordayan ortak bir sorun olduğu saptandı. Bu çalışmadan elde edilen bulgular GSA'yı kullanarak yapılan diğer araştırmalardan sağlanan bulgularla karşılaştırılarak tartışıldı.
This study investigated the psychological problems and their relationship with suicidal behavior in adolescents. Psychological problems are measured by GHQ-12. Suicidal behavior was measured as current suicidal ideation, suicidal ideation within the past-twelve months and suicidal attempts within the past-twelve months. Participants of the study were 422 (XA4) male and 537 (%56) female (N=959) high school students. %61.5 of the students scored above the cut-ojf point of 2 on GHQ-12. There were more girls than boys among those who scored above the cut-off point. Students who thought and those who attempted to kill themselves scored higher than those who did not think and attempt to kill themselves on the GHQ-12. Three regression analyses were carried out in order to find out which of the GHQ items predict the suicidal thoughts and attempts. According to the results of these analyses "being unable to sleep due to worries" appeared as an independent predictor of suicidal thoughts and attempts. Results from the study were discussed by comparing them with findings from other investigations using the GHQ- 12.

3.
Sosyal Fobi Hastalarında Aleksitimi, Umutsuzluk ve Depresyon: Kontrollü Bir Çalışma
Alexithymia, Hopelessness and Depression in Social Phobic Patients: A Study with a Control Group
Mustafa SOLMAZ, Kemal Sayar, Akil Özer, Mücahit Öztürk, Burçin ACAR
Sayfalar 235 - 241
Bu çalışmada panik bozukluğu ve posttravmatik stres bozukluğu gibi diğer anksiyete bozukluklarında yüksek yaygınlığı bildirilen aleksitiminin, sosyal fobi hastalarında yaygın bir kişilik özelliği olup olmadığı, ayrıca sosyal fobi hastalarında umutsuzluk, depresyon ve anksiyete düzeyleri araştırılmak istenmiştir. DSM-IV ölçütlerine göre yaygın sosyal fobi tanısı alan 24 hasta ve hasta grubuyla, yaş, eğitim ve cinsiyet olarak uyumlu 24 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmışlardır. Çalışmaya alman denekler depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve anksiyete düzeyleri açısından çeşitli özbildirim ölçekleriyle karşılaştırılmışlardır. Hasta grubu ayrıca sosyal anksiyete, kaçınma ve yeti yitimi ölçekleriyle değerlendirilmiş ve psikometrik ölçümler arasında bağıntı analizi yapılmıştır. Sosyal fobisi olan bireyler sağlıklı kontrollere göre anlamlı ölçüde yüksek depresyon, anksiyete, umutsuzluk, aleksitimi ve özkıyım düşüncesi göstermişlerdir. Aile alanındaki yeti yitimi aleksitimi, depresyon ve anksiyeteyle ilişkili bulunmuş, sosyal anksiyete ve kaçınma düzeyiyle yeti yitimi arasında bağlantı bulunamamıştır. Aleksitimi düzeyleri depresyon ve anksiyeteden bağımsız bulunmuştur Sosyal fobi, major depresyonla yüksek oranda komorbidite göstermektedir ve genel anksiyete, umutsuzluk ve intihar düşünceleri sosyal fobi hastalarında yüksektir. Aleksitiminin bu hasta grubunda yaygın bir kişilik özelliği olarak bulunduğu anlaşılmaktadır.
Alexithymia is reported to be prevalent in anxiety disorders such as posttraumatic stress disorder and panic disorder. This study aims at searching the prevalence of alexithymia in social phobia and also assessing the levels of hopelessness, depression and anxiety in social phobic patients. 24 patients who were diagnosed as generalized social phobia according to DSM-IV criteria by two psychiatrists and twenty- four age, gender and education matched healthy controls were taken in the study. Subjects were assessed by self-report measures on depression, anxiety, hopelessness and alexithymia. The patient group was also given Liebowitz Social Anxiety and Sheehan Disability scales and correlation analysis was performed between psychometric measures. Social phobic patients scored significantly higher than healthy controls on the measures of depression, anxiety hopelessness, alexithymia and suicidal ideation. Disability in the family life was associated with alexithymia, depression and anxiety whereas no association was found between social anxiety and disability scores. Alexithymia was independent of depression and anxiety. Social phobia shows high rates of comorbidity with major depression. Anxiety hopelessness and suicidal ideation are prevalent in social phobic patients. Alexithymia also comes out as a prevalent personality trait in this group of patients.

4.
İstanbul'da Lise Gençleri Arasında Sigara, Alkol ve Madde Kullanım Yaygınlığı
Prevalance of Substance Use Among High School Students in İstanbul
Kültegin Ögel, Defne TAMAR, Cüneyt Evren, Duran ÇAKMAK
Sayfalar 242 - 245
İstanbul'da lise öğrencileri arasında sigara, alkol ve madde kullanım yaygınlığını araştırmak amacıyla, Türkiye'nin 15 ilinde yapılan bir araştırmanın İstanbul verileri değerlendirmeye alınmıştır. İstanbul'da 1998 yılının Nisan ve Mayıs aylarında 7849 lise ikinci sınıf öğrencisine anket uygulanmıştır. Öğrencilerin %65.1 'i yaşamlarında en az bir kez sigara içtiklerini belirtirken, hergün en az bir adet sigara içenlerin oram %22.5'tir. Son bir ay içinde en az bir kez alkol kullananların oram ise %18'dir. Yaşam boyu en az bir kez esrar kullananların oram %3.6, uçucu madde kullananların oranı %8.6, uyuşturucu/uyarıcı madde kullandığım belirtenlerin oranı ise %3.3 bulunmuştur. Daha önce yapılan benzer çalışmalarla karşılaştırıldığında uçucu madde kullanımının yüksek olması, uçucu madde kullanımında belirgin bir artış olduğunun göstergesi olarak yorumlanmıştır.
In order to search extend of tobacco, alcohol and substance use among high school students in Istanbul, we evaluate İstanbul data of the study which was done in 15 cities in Turkey. In this study a questionnaire was given 7849 second grade high school students in April and May 1998 in İstanbul. 65.1% of students use tobacco at least once in a lifetime, 22.5% of them use at least one cigarette every day. 18% of them use alcohol at least once in last 30 days. Lifetime rate of cannabis use is 3.6%, lifetime rate volatile use is 8.6%, lifetime rate of other drugs use is 3.3%. When we compare with previous studies we found an increase in volatile use. These finding shows us that there is a significant increase in volatile use.

5.
Şizofrenik Hastalarda Olanzapin ve Haloperidolün Serum Prolaktin Düzeyleri Üzerine Etkileri
Effects of Olanzapine and Haloperidol on Prolactin Levels in Schizophrenic Patients
Ertuğrul EŞEL, Mustafa Baştürk, Saffet GÖNÜL, Mustafa KULA, Tayfun TURAN, İhsan YABANOĞLU, Seher SOFUOĞLU
Sayfalar 246 - 249
Yeni antipsikotiklerin tuberoinfundibuler yolakta dopamin blokajı yapmadıkları için klasik antipsikotiklere göre daha az prolaktin yükselmesine neden oldukları ileri sürülmektedir. Bu çalışmada erkek şizofrenili hastalarda olanzapin ve haloperidolün serum prolaktin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 29 erkek şizojrenık hasta alındı. 2 haftalık ilaçtan arındırma döneminin sonunda, hastalardan I5'ine 6 hafta süreyle 10 mg/gün sabit dozda olanzapin, 14'üne ise yine 6 hafta süreyle 10 mg/gün sabit dozda haloperidol verildi. On beş sağlıklı denek kontrol grubu olarak alındı. Hasta gruplarında tedavi öncesi ve sonrası prolaktin düzeyleri ölçüldü ve gruplar arası değerler karşılaştırıldı. Altıncı haftanın sonunda, olanzapin grubundaki prolaktin değerleri haloperidol grubunun değerlerinden anlamlı derecede düşük ve kontrol grubununkinden farksız bulundu. Prolaktin değerleri ile herhangi bir klinik değişken arasında ilişki bulunamadı. Sonuçlarımız kısa süreli olanzapin tedavisinin serum prolaktin değerleri üzerinde önemli bir etkisinin olmadığını gösterdi. Bu bulgu önceki çalışmalarla uyumludur ve olanzapinin dopamin nörotransmisyonu üzerindeki farklı etkisine bağlanabilir.
It has been proposed that new atypical antipsychotics causes minimal prolactin elevation compared to traditional antipsychotic agents because they spare dopamine blockade within the tuberoinfundibular tract. The aim of this study was to compare the effects of olanzapine and haloperidol on prolactin secretion in male schizophrenic patients. Twenty-nine male schizophrenic inpatients were included in the study. Fifteen of them were given olanzapine in a fixed dose of 10 mg/day and 14 of them were given haloperidol in a fixed dose of 10 mg/day for 6 weeks after a 2-week drug washout. Fifteen age-matched healthy control subjects were used as control group. Prolactin levels were measured both before and after 6-week treatment period in patients. At the end of the 6th week, prolactin values observed with olanzapine treatment were significantly less than those observed with haloperidol, but not different from those of controls. No significant correlation was found between prolactin values and any clinical correlates. Our data indicate that short-term olanzapine treatment causes minimal elevations in prolactin secretion in male schizophrenic patients in contrast to haloperidol. This finding is consistent with the previous reports and may be attributed to olanzapine's differential effects on dopamine neurotransmission.

6.
Nöroleptik Alan Hastalarda Demir Metabolizması Değişiklikleri ile Akatizi Düzeyleri Arasındaki İlişki
The Relatioiship Between the Changes of Iron Metabolism and Akathisia Scores in Patients Taking Neuroleptic Drugs
Ali Çayköylü, İrfan Coşkun, Şenol ANAÇ, Hülya Aksoy, İsmet KIRPINAR
Sayfalar 250 - 254
Akatizi özellikle klasik nöroleptiklerin kullanımında ortaya çıkan önemli bir yan etkidir. Etyopatogenezi tam olarak aydınlatılmamıştır. Demir metabolizmasındaki bazı kusurların akatizi gelişiminde etkili olduğu düşünülmektedir. Ancak bununla ilgili çalışmalarda çelişkili sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmayla nöroleptik kullanımı sonucunda akatizi gelişen hastalarda demir metabolizması değişiklikleri ile akatizi arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Akatizi, serum demir düzeyi ve saturasyon yüzdesı düşük olanlarada sık ve şiddetli olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda akatizili hastalarda nöroleptik kullanımı sonucunda serum demir konsantrasyonu ve saturasyon yüzdesinin daha fazla düştüğü belirlenmiştir. Bu bulgular bize serum demir konsantrasyonu düşük olan hastaların nöroleptıkle indüklenen akatiziye daha yatkın olduğunu ve nöroleptik kullanımıyla da serum demir konsantrasyonunun daha çok düşerek akatiziye zemin hazırladığını düşündürmektedir.
Akathisia is an important side effect which specifically appears in the administration of conventional neuroleptics. Etiopatogenesis of akathisia has not been defined completely so far. However, it is thought that some defects in iron metabolism are related on the emergence of akathisia. Moreover, some contradictory results have been obtained with respect to the studies of iron metabolism. In this study we investigate whether there is a close relationship between serum iron levels and akathisia in those patients with neuroleptic induced akathisia. Neuroleptic induced akathisia appears quite often and severely in the patients with lower serum iron level and percent saturation. It is also indicated that the serum iron levels and percent saturation decreased significantly due to neuroleptic administration in the patients with akathisia. In the light of these results the patients with low serum iron concentration show a considerable tendency can be increased through the decrease of serum iron concentrations by neuroleptics.

DERLEME
7.
Antidepresanlarla Tedavi Sırasında Ortaya Çıkan Etki Kaybı: Nedenler ve Tanısal Sorunlar
Loss of Antidepressant Efficacy During Maintenance Treatment: Causes and Diagnostic Difficulties
Levent SEVİNÇOK, Nevzat Yüksel
Sayfalar 255 - 262
Antidepresanlarla yapılan tedavi sırasında hastaların bir kısmında tedavinin etkisi kaybolur. Bunun olası nedenleri arasında tedaviye uyumun iyi olmaması, başlangıçtaki plasebo yanıtının kaybolması, gerçek ilaç etkisinin kaybı ve depresif hastalığın patogenezinde meydana gelen değişiklikler sayılmaktadır. Anti- depresan tedavisinin belli dönemlerinde etkisinin kaybolmasının nedenleri tartışılırken bu tür ilaçların beyin üzerindeki farmakolojik etkilerinin de ele alınması gerekmektedir.
The effect of the antidepressants disappear in some of the patients during the maintenance treatment. Poor treatment compliance, the loss of an initial plasebo response, the loss of a true drug effect, the changes in the pathogenesis of depressive disorder are among the possible explanations for it. It is required to evaluate the pharmacological effects of such drugs in the brain when discussing the loss of effect during the certain phases of antdepressant treatment.

8.
Bebeklerde ve Çocuklarda Dil Gelişimi
Language Development of Infants and Children
Elvan KARACAN
Sayfalar 263 - 268
Gelişimsel açıdan biyolojik, nörolojik, psikososyal, psıkoseksüel ve bilişsel gelişim birarada ve birbirini yakından etkileyerek oluşmaktadır. Dil gelişimi doğumdan itibaren hızla başlayan bu koordineli gelişim ve öğrenme sürecinin önemli bir parçasıdır. Tüm bebekler dili öğrenmeye öncelikle kullanılan dildeki sesleri öğrenmekle başlarlar. Dil gelişimi ile beyin matürasyonunun yakın ilişkisi olup 3 yaş dolaylarında belirgin dil kazanımı beklenir Bu yazıda bebek ve çocuklardaki dil gelişimine ait özellikler ve dil gelişim basamakları verilmektedir.
Biological, neurological, psychosocial, psychosexual and cognitive development effects each other in the developmental period. Language development is an important part of this coordinated development and learning process which begins after birth. All babies start to learn language by the means of speech sounds in their own language. Language development is closely related with brain maturation and by the age of 3 an almost maturated language acquisition is expected. In this paper properties and milestones of language development in infants and children take place.

OLGU SUNUMU
9.
Baş Ağrısı İle Maskelenmiş Obsesif Kompulsif Bozukluk: Bir Olgu Sunumu
Obsessive Compulsive Disorder Masked By a Headache: A Case Report
Şebnem Soysal, Çağlar ÇITAK, Dilşad Foto Özdemir, Kıvılcım GÜCÜYENER, Ayşe Serdaroğlu
Sayfalar 269 - 272
Baş ağrısı çocukluk döneminde yaygın bir semptom olarak görülmektedir. Birçok tıbbi nedenle ortaya çıkabileceği gibi psikolojik nedenlerden de kaynaklanabilmektedir. Dahası hastanın sürekli baş ağrısı yakınmasını getirmesi klinisyenin olası diğer belirti ve tanıları atlamasına neden olacaktır. Baş ağrısı ile ruhsal tanı birlikteliğinin değerlendirilmesi tedavinin yönünü belirlemek açısından önem kazanmaktadır. Biz bu yazı ile baş ağrısı ile maskelenmiş obsesif kompulsif bozukluk olgusunu tartıştık. 15 yaşındaki kız hasta baş ağrısı yakınması ile başvurdu. Fizik incelemesi, laboratuar ve radyolojik incelemeleri normal sınırlar içerisinde olması üzerine psikometrik değerlendirme yapıldı. Psikometrik değerlendirilmesi obsesif kompulsif bozukluk olarak değerlendirildi. Biz olgunun ışığı altında psikolojik bozuklukların çocukluk çağında baş ağrısına katkıda bulunabileceğini belirtmek istedik.
Headache is a common disorder in childhood, which is a part of different disease as well as psychological problems. It misleads the clinicians because of duration so it causes a wrong diagnosis. While determining treatment strategy for headache comorbidity must be carefully evaluated. So that we want present a 15-year- old girl who was admitted to the emergency room with the complaint of headache. Her physical examination, laboratory and radiologic evaluation were all normal. Her psychometric evaluation revealed that she has got obsessive compulsive disorder. In the light of this case; we discussed the effect an psychological disorder on the symptom of headache in childhood.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale