ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 3 (3)
Cilt: 3  Sayı: 3 - 2000
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Üniversite Öğrencilerinde Yeme Bozukluğu Belirtilerini Yordayıcı Olarak Kontrol Odağı ve Benlik Saygısının Karşılaştırılması
Comparison of Locus of Control and Self-Esteem as Predictors of Severity of Anorexic Symptoms
Atila EROL, Gülser TOPRAK, Fadime YAZICI, Sıdıka Erol
Sayfalar 147 - 152
Bu çalışmada yeme bozuklukları gelişiminde ve sürmesinde etkili oldukları savlanan kontrol odağı ve benlik saygısının yeme bozukluğu belirtilerini yordama etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Üniversite öğrencisi (n=342) denekler tarafından Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Yeme Tutum Testi (YTT), Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) ve Rotter İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği (RİDKOÖ) uygulandı. Yordayıcı değişken olarak RIDKOÖ ve RBSÖ benlik saygısı, bağımlı değişken olarak YTT toplam puanı ve genel belirti düzeyini (SCL-90-R) yordama etkilerini belirlemek için çoklu regresyon analizi yapıldı. YTT toplam puanını en iyi yordayan değişken olarak benlik saygısı saptandı. RİDKOÖ ile YTT arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki saptanmadı. RBSÖ değişkeni YTT toplam puanlarıyla ilişkili toplam varyansm %5.5'ini açıklıyordu. Genel psikolojik belirti düzeyini (GBD) (SCL-90-R) yordayan en güçlü değişken olarak benlik saygısı saptandı; ikinci sırada kontrol odağı idi. Bu iki değişken GBD puanlarıyla ilişkili toplam varyan- sın %17.9’unu açıklıyordu; bunun %1.8'i RİDKO֒ye aitti. YTT ve genel belirti düzeyini en iyi yordayan değişken olarak benlik saygısı belirlendi. Bu sonuçlara göre yeme bozukluğu belirtilerini yordayıcı olarak düşük benlik sayısı dış kontrol odağı inancından daha güçlü bulunmuştur.
The aim of this study is to compare the relative effectiveness of two etiological theories related with Eating Disorders (ED), locus of control and low self-esteem in predicting the severity of ED symptoms. Collage student subjects (n=342) completed Rosenberg Self- Esteem Scale (RSES), Eating Attitudes Test (EAT), Symptom Check List (SCL-90-R) and Rotter's Internal-External Locus of Control Scale (RIELCS). A multiple regression analysis employed locus of control and self-esteem as predictors of EAT scores. A second regression analysis also was conducted with global symptom index score of SCL-90-R serving as the dependent variable with the same predictor variables. The best predictor variable of EAT total score was the selfesteem. There was not statistically significant correlation between RIELCS and EAT score. 5.5 percent of variance associated with the EAT scores could be accounted for by RSES. The best predictor of global symptom index score of SCL-90-R was RSES and locus of control was the second. The best predictor of these two measures in multiple regression was the self-esteem subscale of RSES. These results support that low self-esteem is more predictive than external locus of control.

2.
Depresyon ve Depresyona ikincil Anksiyete Bozukluklarının Klinik ve DST Yanıtlan Açısından Karşılaştırılması
A Comparison of Clinical Aspects and DST Results in Depression and Secondary Anxiety Disorders to Depression
Armağan SAMANCI, Murat ERKIRAN, Hacer ŞAHİN, Nigar UÇARER, Hüsnü Erkmen
Sayfalar 153 - 162
DSM-III-R'deki hiyerarşik dışlama kurallarında yapılan değişikliklerden sonra depresyon ve anksiyete bozukluklarının birlikteliğine gösterilen ilgi son yıllarda giderek artmaktadır. Hipotalamopitüiter adrenal (HPA) aks kısmi belirleyicilerinden biri olan deksametazon supresyon testi (DST) psikiyatride en yaygın kullanılan laboratuvar testlerindendir. DST sıklıkla duygulanım bozukluğu çalışmalarında kullanılmakla birlikte anksiyete bozukluğu çalışmalarında da kullanılmaktadır. Depresyona ikincil anksiyete bozukluklarının klinik ve biyolojik olarak saf depresyonla benzer özellikler taşıyıp taşımadığı sorusu açıklık kazanmamıştır. Çalışmamızda depresyon ve depresyona ikincil anksiyete bozuklukları arasındaki ilişki ve DSTye verdikleri yanıtlar araştırılmıştır. Çalışma, DSM-III-R major depresyon tanı ölçütlerini karşılayan 37 olgu ile yapıldı. Olgulara konulan tanıyı doğrulamak için SCID-OP (Yapılandırılmış Klinik Görüşme Türkçe Versiyonu- Ayaktan Hasta Formu) uygulandı. Anksiyete, depresyon, umutsuzluk ve intihar davranışını ölçmek için Beck anksiyete, Beck depresyon, Beck umutsuzluk ve intihar davranış ölçekleri kullanıldı. Olguların sosyodemografık ve klinik özellikleri, araştırma ekibi tarafindan hazırlanmış olan yarı yapılandırılmış soru formu ile belirlendi. DST için saat 23: 00'te 1 mg deksametazon verilerek ertesi gün saat 16: 00'da alman kan örneklerinde kortizol düzeylerine bakıldı. Cinsiyet, medeni durum, yaş, sosyoekonomik düzey gibi değişkenlerle DST arasında bir ilişki saptanmadı. Depresif atak sayısı ile umutsuzluk ölçeği ve intihar davranış ölçeği arasında doğrusal korelasyon ilişkisi saptandı. DST sonrası kortizol düzey-leri ile intihar davranışı arasında bir korelasyon ilişkisi saptanmadı. Çalışmamızdaki depresyon grubunda %70.3 oranında ikincil anksiyete bozukluğu saptandı. İkincil anksiyete bozukluğu olan depresyon grubu ile ikincil anksiyete bozukluğu olmayan saf depresyon grubu arasında DST sonrası kortizol değerleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. İkincil anksiyete bozukluğu olmayan saf depresyon grubu içinde DST baskılanmamış olanlarda anksiyete düzeyi DST baskılanmış olanlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Hastada gelişen her depresif atak ile birlikte biyolojik olarak bir değişiklik görülmezken, atak sayısının artması ile hastanın bilişleri değişmekte, umutsuzluğu ve intihar davranışı artmaktadır. Depresyonda anksiyetenin varlığı, HPA aksı üzerinden DSTnin baskılanmamasmda belirleyici rol oynamaktadır. Depresyonda oluşan ikincil anksiyete bozukluğu klinik ve biyolojik olarak farklı bir bozukluktur.
There has been a growing interest in the overlap between depression and anxiety disorders following the changes of hierarchical exclusion criteria in DSM-III-R. Dexamethasone suppression test (DST), which is a partial marker of hypothalamo-pituatory axis, is one of the most used laboratory tests in psychiatry. DST has also been employed in anxiety disorder studies, although it has been frequently used in the affective disorder research studies. It's not clear whether secondary anxiety disorders, which are fre-quently comorbid with depression are clinically and biologically similar in characteristics to primary depressive disorders. In this study the aim was to seek for a possible differentiation between the primary depressive disorder and secondary anxiety disorders to depression. We have also studied DST results and the place of DST in overlapping anxiety and depressive disorders. The study population consisted of thirty seven patients who met DSM-III-R criteria for major depression. SCID-OP (Structured clinical interview for DSM-III-R outpatient version) was used to confirm diagnoses. Beck anxiety, Beck depression and Beck hopelessness and suicidal behaviour scales were completed to assess the severity of anxiety, depression, hopelessness and suicidal behaviour. To assess sociodemographic and clinical aspects, semi- structured questionary form were administered to each patient. Patients were given I mg dexamethasone on 23: 00 PM and the blood samples were taken following day at 16: 00 PM. There were no significant relationship between sociodemographic variables such as sex, living status, age and socio-economic level and DST. We found lineer correlations between number of depressive episodes and hopelessness and suicidal behaviour. However, there were no correlations between suicidal behaviour and post-DST cortisole levels. Twenty six patients (70.3%) met the DSM-III-R criteria for secondary anxiety disorder to major depression. There were no statistically significant differences between pure depressive disorder group and anxiety disorder secondary to major depression group for the post DST cortisole levels. Of the pure depressive disorder group anxiety level was statistically significant higher among the DST supressives than non supressives. Although we found no biological differences with the number of episodes of depression, patients' cognition could change. Hopelessness and suicidal behaviour increased with the number of depressive episodes.The presence of anxiety with depression plays a central role in the DST nonsupression via HPA axis. Secondary anxiety disorders to depression appeared to be different state clinically and biologically.

3.
Yaygın Sosyal Fobi Hastalannda Çekingen Kişilik Bozukluğu ve Psikopatolojiye Etkileri
Avoidant Personality Disorder in Generalized Social Phobia and its Impact on Psychopathology
Kemal Sayar, Mustafa SOLMAZ, Mücahit Öztürk, Akil Özer, Meltem ARIKAN
Sayfalar 163 - 169
Çekingen kişilik bozukluğunun (ÇKB) sosyal fobiyle sıklıkla bir arada görüldüğü, örtüşmenin daha çok sosyal fobinin yaygın alt tipi ile ÇKB arasında olduğu çeşitli yayınlarda bildirilmiştir. ÇKB ölçütlerini de karşılayan sosyal fobi hastalarının daha fazla sosyal bozulma ve depresif komorbidite gösterdikleri bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı ÇKB'nin yaygın sosyal fobideki (YSF) psikopatolojiyi ne ölçüde etkilediğini araştırmaktır. DSM-IV ölçütlerine göre, iki uzman psikiyatristin yaygın sosyal fobi tanısı koyduğu 24 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalarla SCID-II ile görüşme yapılmış ve yaygın sosyal fobi hastalan çekingen kişilik bozukluğu olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılmıştır. Bu iki grup demografik özellikler ve çeşitli özbildirim ölçeklerinden aldıkları puanlar açısından karşılaştırılmalardır. ÇKB'nin eşlik ettiği YSF hastaları, ÇKB'siz YSF hastalarına göre anlamlı ölçüde yüksek depresyon düzeyi göstermektedir. ÇKB'li YSF grubu, ÇKB'siz YSF grubuna göre anlamlı ölçüde fazla sosyal fiobik korku ve kaçınma göstermektedir. Her iki grup arasında umutsuzluk, aleksitimi, anksiyete ve yeti yitimi açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. ÇKB yaygın sosyal fobiye eşlik ettiğinde psikopatoloji düzeyini arttırmakta ama bu ek bir yeti yitimine yol açmamaktadır. YSF hastalarının bir bölümünde ÇKB saptanmamış olması, ÇKB'nin sosyal fobinin daha şiddetli bir biçimi olduğu önermesini desteklememektedir.
Avoidant personality disorder (APD) is known to show high comorbidity with social phobic particularly with generalized sub- type. Social phobia patients who also meet criteria for APD displayed greater social dysfunction and psychopathology in previous research. The aim of this study is to inquire the impact of comorbid APD on psychopathology in generalized social phobic (GSP) patients. 24 patients who were diagnosed as generalized subtype of social phobia according to DSM-IV criteria were involved in the study. Patients were interviewed with SCID-II and dichotomized into two groups according to the presence of APD. The two group of generalized social phobic patients with and without APD were compared with self-report measures and according to demographic characteristics. Generalized type social phobic patients with APD show significantly higher levels of depression compared to the patients without APD. GSP patients with APD also show significantly greater social phobia and avoidance compared to the patients with GSP alone. There was not a significant difference between hopelessness, alexithymia,anxiety and disability measures between the two groups. APD increases the level of psychopathology when it is comorbid with generalized social phobia but this does not lead to a greater disability. APD is not detected in a subgroup of GSP patients and this finding is not in line with the assumption that APD is a more severe form of social phobia.

4.
Sosyal Fobinin Diğer Psikiyatrik Hastalıklarla Birlikteliği
Comorbidity of Social Phobia and Other Psychiatric Illnesses
Metin TURAN, Ali ÇİLLİ, Haşan Herken, Rahim KUCUR
Sayfalar 170 - 175
Bu çalışmada psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda psikiyatrik hastalıkla sosyal fobi birlikteliği oranının tespiti amaçlandı. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine üç aylık dönemde herhangi bir ruhsal sorun ile ilk defa başvuran 75'i erkek (%38.5), I20'si kadın (%61.5) toplam 195 hastaya Amerika Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü için epidemiyolojik çalışmalarda kullanılmak üzere Robins ve arkadaşları tarafindan geliştirilen DIS (Diagnostic Interview Schedule, 1981) ilgili alt ölçekleri uygulanarak psikiyatrik görüşme yapıldı. Hastaların sosyode- mografik özellikleri araştırmacılar tarafindan geliştirilen yarı yapılandırılmış bir formla tespit edildi. Verilere SPSS programında ki kare testi ile istatistiksel analiz yapıldı. Hastaların 82'sinde (%42.1) ruhsal bir hastalıkla birlikte sosyal fobi tespit edildi. Depresif bozukluklarda %35.3, psikotik bozuklukta %11, OKB'de %11, yaygın anksiyete bozukluğunda %8.5 oranında sosyal fobinin birliktelik gösterdiği tespit edildi. Erkek psikiyatrik hastalarda (%54.7) sosyal fobi birlikteliği sıklığı kadınlardan (X34.2) yüksek bulundu (p<0.05). Bekar hastalarda sosyal fobi birlikteliği sıklığı evlilerden yüksek bulundu (p<0.05). Hastaların %24.7'sinde tek bir fobik durum bulunurken, %33.3'ünde iki, %42'sinde ise üç ve daha fazla fobik durum tespit edildi. Psikiyatrik hastalıklarda sık sosyal fobi birlikteliğinin daha iyi anlaşılması için sosyal fobik bireylerde uzun süreli ve kontrollü takip çalışmalarının yapılması, sosyal fobiklerde psikiyatrik hastalık görülmesini etkileyen nedenlerin araştırılması faydalı olabilir
This study was done to investigate the comorbidity of social phobia and psychiatric illnesses of the patients who applied to psychiatric clinic. Connected susbscales of DIS were applied to totaly 195 patients who had at first applied to psychiatry clinic in'a three months period for any psychological problem. Psychiatric interview was done with them. Sociodemogrophic characteristics of the parents were determined with semistructured form developed by researchers. Data were statistically analysed in SPSS programme. 82 patients (42.1%) were found to have social phobia with a psychiatric illness. Social phobia was found to be at promotion of 35.4% with depression, 11% with psychosis like schizophrenia, 11% with obsessive compulsive disorder, 8.5 % with generally anxiety disorder. Frequency of social phobia comorbidity of male psychiatric patienst (54.7%) was higher than female ones (34.2%) (p<0.05), one phobic situation was found in 24.7% of patients two phobic situations were found in 33.3% of them and three or more phobic situations were found 42% of them. It might be useful to investigate the reasons affecting the evidence of psychiatric illnesses in social phobic patients and to make long term and controlled studies with them to understand comorbidity of frequent social phobia in psychiatric illnesses better.

5.
Nörolojik Silik işaretler Açısından Erken Başlangıçlı Şizofreniyle Yetişkin Tip Şizofreninin Karşılaştırılması
The Comparison of Early Onset Schizophrenia and Adult Type Schizophrenia from the Point of Neurological Soft Signs
Nesrin DİLBAZ, Elvan Özalp, Göksel BAYAM
Sayfalar 176 - 184
Şizofreni nörogelişimsel bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Daha önceki çalışmalar normal kontrollere göre şizofreni tanısı alan hastalarda tam lokalize edilemeyen nörolojik silik işaretler olarak adlandırılan anormalliklerin saptandığını bildirmektedir. Erken başlangıçlı şizofreni grubu fenomenolojik olarak negatif belirtilerin baskın olduğu, nöroleptik tedavisine daha az yanıt veren, prognozu kötü, sosyal, dil, motor gelişiminde gecikmeleri olan, daha fazla yapısal beyin anormallikleri gösteren bir gruptur. Bu çalışma 30 erken başlangıçtı şizofreni hastasını (yaşlan 17den küçük), 30 yetişkin tip şizofreni hastası ile nörolojik silik işaretler ve diğer klinik belirtiler (negatif, pozitif belirtiler) açısından karşılaştırmayı amaçlamaktadır. DSM- IV 'e göre tanı konmuş olan hastalara yan yapılandmlmış bilgi formu, Mini mental değerlendirme ölçeği ve nörolojik silik işaretlerin fiziksel ve nörolojik değerlendirmesi (PANESS), kısa psikiyatrik derecelendirme ölçeği (BPRS), pozitif belirtileri değerlendirme ölçeği (SAPS), negatif belirtileri değerlendirme ölçeği (SANS) uygulanmıştır. PANESS toplam puanı ve sinerji, grafestezi, stereognosi, duruş ve topognozi, tekrarlayın hareket, nistagmus alt puanları erken başlangıçtı şizofreni grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede, yüksek saptanmıştır. Bu bulgular; şizofreninin nörogelişimsel patolojik proçesi olarak kabul edilen nörolojik silik işaretlerle, erken başlangıçtı şizofreni arasında bir ilişkinin varlığını desteklemektedir.
Schizophrenia is now conceptualised as a neurodevelopmental disorder. Previous studies have documented schizophrenic patients have increased nonlocalizing neurological abnormalities called neurological soft signs (NSS) compared to controls. The early onset schizophrenia is characterised phenomenologically by prominent negative symptoms, tend to respond less well to neuroleptic treatment, generally poor outcome, delays in social, language and motor development and have higher rate structural brain anomalies. This study compares the NSS and other clinical factors of schizophrenia (negative and positive symptoms) of 30 early onset with (<17 years old) 30 adult onset schizophrenic patients. Patients diagnosed according to DSM-IV were assessed using the semi- structured information questionnaire, Mini Mental State Examination (MMSE) and physical and neurological examination for soft signs (PANESS), brief psychiatric rating scale (BPRS), Scale for the assessment of positive symptoms (SAPS), scale for the assessment of negative symptoms (SANS). The total score of PANESS and the scores of the subgroups ofsyn- ergy, graphestesia, stereognosia, gait and topognosis, rapid movement, nystagmus, were significantly, higher in the early onset group. These findings suggest that there is a possible relationship of neurological soft signs which is accepted as an evidence of pathological process in the neurodevelopment of schizophrenia, and early onset of schizophrenia.

6.
Damar Yolu ile Eroin Kullanımı ve İlişkili Bazı Davranış Biçimleri
IV Heroin Use and Some Related Behavioral Manner
Cüneyt Evren, Defne TAMAR, Kültegin Ögel, Aytül ÇORAPÇIOĞLU, Duran Çakmak
Sayfalar 185 - 191
Damar yoluyla madde kullanıcıları, madde kullanımı nedeniyle risk alma davranışları içinde bulunurlar. Bu çalışmada eroini damar yoluyla kullananların, damar yolu kullanımına bağlı yaşadıkları sorunlar ve bazı davranış özelliklerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye'de 10 ilde yapılan bir araştırmanın verileri değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda, damar yolu ile madde kullananların arasında enjektör paylaşımının yüksek olmasıyla beraber enjektör temizliği ile ilgili yeterli bilgileri olmadığı saptanmıştır. Ayrıca madde kullanımına bağlı yaralanma, madde kullanımına bağlı sorunlardan dolayı tıbbi yardım alma, madde etkisi altındayken araba kullanma, madde temini için hırsızlık, yasadışı ve ahlaka aykırı şeyler yapma, madde satma ve intihar girişiminin eroini damar yoluyla kullananlarda kullanmayanlara göre daha yüksek oranlarda olduğu bulunmuştur. Bu bulgular, damar yoluyla eroin kullananların riskli davranışlar içinde olduklarını ve damar yoluyla eroin kullanmayanlara göre daha fazla sorun yaşadıklarını, damar yoluyla madde kullanmaya devam eden kişiler için bilgilendirme ve yerine koyma gibi zarar azaltma politikalarının gündeme gelmesinin toplum açısından önemini göstermektedir.
IV drug users behaviors are risk taking, related to the substances they are addicted to. In this study it's aimed to investigate the problems IV drug users has to face and some of their behavioral characteristics related to the IVdrug use. With this aim, the data of the heroin users, which was gained from the study that was done in 10 cities in Turkey was evaluated. In our study it is found that although injector sharing between drug users was high, they didn't have enough knowledge about injector cleaning. Also getting injured because of drug use, taking medical help because of problems related to drug use, driving under the effect of drug, stealing, making acts against law and morals and selling drugs and suicide attempts was higher in IV heroin users than not IV heroin users. These results show that IV heroin users take more risk behaviors and they live more problems than not IV heroin users. Thus the importance of harm reduction politics like education and substitution treatment comes in to the view, for persons who continue to use IV heroin.

7.
Serotonin Transporter Gen Polimorfizmi
Polymorphisms in the Serotonin Transporter Gene
Emin Erdal, Hasan HERKEN, Ömer BARLAS, Nurten Erdal
Sayfalar 192 - 196
Serotonin transporter (5-hydroxytryptamine transporter, 5-HTT, SERT) gen, serotoninin (5-hydroxytryptamine; 5-HT) taşınmasındaki rolü nedeniyle psikiyatrik bozuklukların etyolojisinde rol oynadığı öne sürülmektedir. SERT gen polimorfizmlerinin, sero- toninle ilgili davranışların düzenlenmesinde özellikle, anksiyete, depresyon, şizofreni, otizm, bipolar bozukluk ve mevsimsel affek- tif bozukluğunu içeren bazı psikiyatrik bozukluklarda ve fibromyalji ve migren gibi psikosomatik bozukluklarda etkili olabileceği bildirilmektedir. Bu gen için iki polimorfızm tanımlanmıştır. Bunlardan birincisi; genin 2. intronunda 17 bp'lik bir bölgenin 9, 10 veya 12 defa tekrar etmesine bağlı VNTR (Variable Number of Tandem Repeats) polimorfzmi, İkincisi ise; transkripsiyonel kontrol bölgesinde (5-HTT gene-linked polymorphic region 5-HTTLPR) 44 bp'lik bir dizinin farklı sayıda inser- siyon/delesyon tekrarına bağlı olarak S ve L aletlerinin oluşturduğu polimorfizmdir. SERT genindeki polimoıfizmler, akraba olmayan 121 sağlıklı Türk bireyde, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR, Polymerase Chain Reaction) yöntemiyle belirlendi. SERT genine ait 9, 10, 12, SveL aletlerinin gen sıklığı sırasıyla 0.000, 0.2686, 0.7314, 0.5083 ve 0.4917 olarak saptandı.
The serotonin transporter (5-hydroxytryptamine transporter, 5- HTT, SERT) gene is considered to be a promising candidate for genetic involvement in psychiatric disorders owing to its role in the regulation of serotoninergic neurotransmission. The serotonin transporter (SERT) gene has long been implicated to be involved in the pathogenesis of major psychiatric disorders including anxiety, depression, schizophrenia, autism, bipolar affective disorder, seasonal affective disorder and some psychosomatic disorders as fibromyalgia, and migrain. Two polymorphic sites in serotonin transporter gene have attracted much interest: a variable-number-tandem-repeats (VNTR) of 17 bp sequence in intron 2 creating 9, 10 and 12 repeat alleles, and a 44 bp insertion/deletion in 5'-flanking promoter region (5-HTT gene-linked polymorphic region, or 5-HTTLPR) creating a short (S) and a long (L) allele. The polymorphisms of the SERT gene were detected by the polymerase chain reaction (PCR) in 121 healthy unrelated controls, all were Turkish origin. The frequencies of alleles 9, 10, 12, S and L of the SERT gene were observed 0.000, 0.2686, 0.7314, 0.5083 and 0.4917, respectively. In this study we aimed to evaluate the frame of serotonin transporter gene polymorphism in Turkish healthy controls.

OLGU SUNUMU
8.
Sitalopram Aliminin Ardından Şiddetli Yan Etkiler Gelişen Üç Olgunun Sitokrom P450 2C19 ve 3A4 Açısından Değerlendirilmesi
Examination of Three Cases Having Severe Side Effects After Citalopram Using, Considering Cytochrome P450 2C19 and 3A4 Enzymes
Hasan Herken, Zühal ONGEN, Koray ESGİ, Şükrü AYNACIOĞLU
Sayfalar 197 - 202
Genetik polimorfizm, ilaç metabolizmasında rolü olan enzimlerin aktivitelerini etkileyen önemli bir faktördür. Polimorfik olduğu saptanan ve aktivitesi bireyler arası ve toplumlar arası önemli farklılık gösteren sitokrom P450 2C19 (CYP2C19) enzimi sitalopram omeprazol, S-mefenitoin, diazepam, amitriptilin, proguanil, siklofosfamid, moklobemid gibi birçok ilacın metabolizmasına aracılık etmektedir. Bu çalışmada sitalopram alımmı takiben gelişen şiddetli yan etkiler nedeniyle sitokrom P450 2C19 ve 3A4 enzimleri ve bu enzimlere bağlı olarak ilaç etkileşimleri irdelenmiştir. Özellikle birden çok ilacın kullanıldığı durumlarda ilaç etkileşimi bakımından görece güvenli olan sitalopramm, omeprazol, kla- ritromisin ve progesteronla etkileşebileceğinin göz önünde bulundurulması faydalı olacaktır.
Genetic polymorphism is an important factor which affect the activities of enzymes taking part in drug metabolism. The polymorphic cytochrome P450 2C19 (CYP2C19) activity shows sig-nificant inter-individual and inter-ethnic variability. CYP2C19 contributes to metabolism of several drugs such as citalopram, omeprazole, S-mephenytoin, diazepam, amitriptilin, cyclophosphamide, proguanil, and moclobemide. In this study cytochrome P450 2C19 and 3A4 enzyme and drug interactions depending on these enzymes were reviewed because of the side effects developed after citalopram using. It is beneficial to know that citalopram which is relatively safe can interact with omeprazole, claritromycine, and progesterone in a situation especially when there is multidrug using.

9.
Tepkisel Bağlanma Bozukluğu ve Disosiyatif Bozukluğun Örtüştüğü Bir Olgu Sunumu
A Case Study: Comorbidity of Reactive Attachment Disorder and Dissociative Disorder
Behiye ALYANAK
Sayfalar 203 - 208
Tepkisel bağlanma bozukluğu zemininde disosiyatif bozukluğun geliştiği bir olgu sunularak, bağlanma ilişkisi ve bağlanma bozukluğu kavramlarının klinik kullanımının yararlığı tartışılmaktadır.
The clinical usefulness of attachment disorder concept is discussed by presenting a case diagnosed of reactive attachment disorder and dissociative disorder comorbidity.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale