ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
Klinik Psikiyatri Dergisi - J Clin Psy: 25 (1)
Cilt: 25  Sayı: 1 - 2022
EDITÖRDEN
1.
Savaşın çocuklar üzerine etkisi (tur)
Impact of war on children (tur)
Sevcan Karakoç
doi: 10.5505/kpd.2022.03323  Sayfalar 3 - 4
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
COVID-19 pandemisinde sağlık çalışanlarının stres düzeyi ve cinsiyet rolleri ile ilişkisi: Sorun sadece işle mi sınırlı? (eng)
Stress levels of healthcare workers in the COVID-19 pandemic and relation to gender roles: Is the problem limited to the work? (eng)
İrem Ekmekci Ertek, Hande Gazey, Saba Çiçek, Selçuk Candansayar
doi: 10.5505/kpd.2022.92668  Sayfalar 5 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid-19 Pandemisi, özellikle ön safhada görev alan sağlık çalışanları üzerinde birçok tıbbi etkinin yanında, bazı sosyal değişimlere de neden olmuştur. Ancak bu durum herkesi eşit olarak etkilememekte, toplumsal cinsiyet rolleri özellikle ev yaşamında etkili olmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’den 670 sağlık çalışanı ile yapılan bu kesitsel çalışmada, sosyodemografik veri formu, Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRTÖ) uygulanmıştır.

BULGULAR: Ortalama ASÖ skorları kadın sağlık çalışanlarında (27,03) erkeklere (23,14) oranla anlamlı olarak yüksek bulundu. Tüm ev işini tek başına yaptığını söyleyen kadınların oranı erkeklerin üç katı idi (67.2%/ 22.9%) ve bu durum kadınların stres düzeyini yükseltiyordu. TCRTÖ’de kadınlar (173,2), daha eşitlikçi tutumu gösterecek şekilde erkeklerden (161,8) daha yüksek puan aldılar. İş kolu ya da akademik düzeyin cinsiyet rolleri üzerinde etkili olmadığı bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Pandemi koşullarında çalışmanın getirdiği birçok zorluğun yanı sıra, kadın sağlık çalışanları cinsiyet rolleri nedeniyle daha fazla stres düzeyine sahiptir. Pandeminin getirdiği halk sağlığı sorunlarını tam olarak anlayabilmek için cinsiyet rollerinin de hesaba katılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: In addition to many medical consequences, Covid- 19 pandemic has also caused some social changes especially for healthcare workers working in the front lines of the pandemic. However, this has not affected everyone equally and gender roles became a determinant especially in domestic life.

METHODS: In this cross-sectional study with a sample of 670 healthcare workers in Turkey; a sociodemographic data form, Perceived Stress Scale (PSS) and Gender Roles Attitude Scale (GRAS) were applied to examine stress levels and its relationship with gender roles.
RESULTS: Mean PSS scores were significantly higher in women (27.03) healthcare workers than men (23.14) Women who did all or most of the housework on their own were almost three times the men (67.2% vs 22.9%) and this increased stress levels of women. In the GRAS, female participants had higher scores (173.2) than male participants (161.8); which means they were more egalitarian, and academic degree or job did not affect GRAS.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Besides many challenges related with working in pandemic period; women healthcare workers face additional distress because of the gender roles. Analyzing the effects of the pandemic without gender dimensions may be insufficient to fully understand public health aspect of the pandemic.

3.
Otojen ve reaktif tip Obsesif Kompulsif Bozukluk'lu hastalarda oksidatif stres ve nörokognitif fonksiyon (eng)
Oxidative stress and neurocognitive function in patients with autogenous and reactive type Obsessive Compulsive Disorder (eng)
Evrim Özkorumak Karagüzel, Filiz Civil Arslan, Selim Demir, Demet Saglam Aykut, Yusuf Demirtaş, Süleyman Caner Karahan
doi: 10.5505/kpd.2022.37431  Sayfalar 15 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: OKB altiplerinde oksidatif stres düzeylerini araştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu çalışma total oksidatif stres(TOS), total antioksidan düzeyi (TAS) ve oksidatif stres indeksini Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) altiplerinde karşılaştırmak ve oksidatif stresle nörobilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi tespit etmek amacıyla planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya19 otojen tip OKB, 21 reaktif tip OKB VE 42 sağlıklı kontrol alınmıştır.Tüm hastalara Yale-Brown Obsesif Kompulsif derecelendirme Ölçeği, Metakognisyon Ölçeği, Beck Depreson Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği, Stroop Testi ve Winconsin Kart Eşleme ölçeği uygulanmış ve serum TOS ve TAS düzeylerine bakılmıştır.
BULGULAR: Serum TAS düzeyi OKB hastalarında sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek tespit edilmiştir(p=0.018). Serum TAS seviyesi Reaktif Tip OKB'de sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek bulunmuştur(p=0.003). RT OKB'de serum TAS düzeyi Winkonsin Kart Eşleme Testi-ilk kategoriyi tamamlama için deneme sayısı ve Metakognisyon testi-düşünceleri kontrol etme ihtiyacı alt ölçeği ile korele bulunmuştur(sırasıyla p=0.02 p=0.02 ).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma OKB hastalarında ve Reaktif Tip tip OKB hastalarında oksidatif stresin antioksidan yöne doğru bir kaymaya yolaçtığını göstermiştir. Bu değişiklik hastalıkla baş etmede kullanılan bir başa çıkma yolu olabilir. TAS ve Winconson Kart Eşleme testi arasındaki korelasyonun tespit edilmiş olması serum TAS düzeyindeki değişimin zihinsel esnekliğe etki edebilen bir durum olabileceğini düşündürtmektedir. Bu çalışmanın sonuçları ileri çalışmalarla doğrulanmalıdır.
INTRODUCTION: The number of studies investigating oxidative stress levels in OCD subtypes is limited. This study aimed to compared total oxidant status (TOS), total antioxidant status (TAS), and oxidative stress index values between OCD subtypes and to determine relationship between oxidative stress and neurocognitive function.

METHODS: 19 autogenous type OCD, 21 reactive type OCD and 42 healthy controls were taken to this study.All patients were rated using the Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale, the Metacognition Questionnaire, the Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory, the Wisconsin Card Sorting Test, and the Stroop test. Serum TOS and TAS levels were determined.
RESULTS: TAS levels were significantly higher in patients with OCD (p=0.018) than in the healthy controls. TAS levels were also significantly higher in patients with RT type OCD than in the healthy controls (p=0.003). In RT OCD, TAS was correlated with the Wisconsin Card Sorting Test – trials to complete the first category (p=0.02) and the Metacognition Questionnaire - need to control thoughts (p=0.02) subscales.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study findings indicated an overall oxidative imbalance shift toward the antioxidant side in patients with OCD and RT type OCD. This may be a way of coping with the disease. The correlation between TAS and the Wisconsin Card Sorting Test – trials to complete the first category subscale suggests that the change in serum TAS level may be a condition that for overcoming mental inflexibility. These results should be confirmed by prospective studies.


4.
Facebook ve Instagram kullanıcılarında yalnızlık ve depresyon ilişkisinde benlik değeri ve mutluluğun çoklu aracı rolleri (eng)
The multiple mediating roles of self-esteem and happiness in the relationship between loneliness and depression in Facebook and Instagram users (eng)
Osman Oğulcan Türkmen, Mehmet Kavaklı, Mehmet Ak
doi: 10.5505/kpd.2022.79663  Sayfalar 23 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Sosyal medya kullanımı giderek artmakta olup sosyal etkileşimi sağlayan web siteleri insanların yalnızlık ve depresyon düzeylerini etkileyebilmektedir. Bu araştırmanın amacı, yalnızlık ve depresyon arasındaki ilişkide benlik değeri ve mutluluğun çoklu aracı rollerinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın örneklemini 409 Facebook ve Instagram kullanıcısı oluşturmaktadır. Araştırmanın veriler kişisel bilgi formu, Beck Depresyon Envanteri, Oxford Mutluluk Ölçeği-Kısa Formu, Rosenberg Benlik Değeri Ölçeği ve UCLA Yalnızlık Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkileri belirlemek amacıyla korelasyon analizleri yapılmıştır. Yalnızlık ve depresyon arasındaki ilişkide benlik değeri ve mutluluğun aracı rollerini belirlemek için çoklu aracılık analizi yapılmıştır.
BULGULAR: Elde edilen sonuçlar, yalnızlık ve depresyon arasındaki ilişkide benlik değeri ve mutluluğun aracı rollere sahip olduğunu ve çoklu aracılık modellerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. Instagram’a erişme sıklığının depresyon ve yalnızlık düzeyini artırdığı görülmüştür. Facebook kullanıcılarının, benlik değerinin Instagram kullanıcılarına kıyasla daha yüksek olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak yalnızlık ve depresyon arasındaki ilişkide benlik değeri ve mutluluğun aracı rolü olduğu bulunmuştur. Günlük Instagram'a erişim sıklığının artmasının depresyon ve yalnızlık düzeyini artırdığı tespit edilmiştir. Ayrıca, Instagram kullanıcılarının Facebook kullanıcılarına kıyasla daha düşük özgüvene sahip olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: Social media usage is increasing gradually and the websites that enable social interaction may influence people’s loneliness and depression levels. The aim of the present research was to examine the multiple mediating roles of self-esteem and happiness in the relationship between loneliness and depression.
METHODS: The study sample was composed of 409 Facebook and Instagram users. Data were collected by using personal information form, Beck Depression Inventory, Oxford Happiness Scale-Short Form, Rosenberg Self-Esteem Scale and UCLA Loneliness Scale. Correlation analysis was carried out to determine the relationship between variables. Multiple mediation analysis was conducted to determine the mediating roles of self-esteem and happiness in the relationship between loneliness and depression.
RESULTS: The results suggest that self-esteem and happiness, indeed, have mediating roles in the relationship between loneliness and depression, and multiple mediation models were found to be statistically significant. The frequency of accessing Instagram was positively associated with depression and loneliness. Facebook users had higher self-esteem levels compared to Instagram users.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the relationship between loneliness and depression was found to be significantly mediated by self-esteem and happiness. Increased frequency of access to Instagram every day was found to increases the level of depression and loneliness. Additionally, Instagram users were found to have lower self-esteem compared to Facebook users.

5.
Depresif kız ergenlerde intihar davranışının şiddeti, algılanan cinsiyet eşitliği ve çocukluk çağı travmalarının ilişkisi: Türkiye’nin bölgelerine göre farklılıklar (tur)
The association between suicidal behavior severity, perceived gender equality, and childhood traumas among depressive adolescent girls: Differences between the regions of Turkey (tur)
Helin Yılmaz Kafalı, Adem Işık, Binay Kayan Ocakoglu, Burcu Kardaş, Ömer Kardaş, Gizem Müjdecioğlu Demir, Serap Akpınar, Sümeyra Elif Kaplan Karakaya, Yeliz Balca çapan, Özden Şükran Üneri, Çiğdem Yektaş
doi: 10.5505/kpd.2022.47113  Sayfalar 31 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Son 1 yıl içerisinde intihar girişiminde bulunmuş olan depresif kız ergenlerde intihar davranışı şiddeti, algılanan cinsiyet eşitliği ve çocukluk çağı travmalarının ilişkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 12-18 yaş aralığında 84 kız ergenin (Doğu Anadolu illeri n=34, Batı illeri n=50) intihar davranışının şiddeti Columbia İntihar Şiddetini Değerlendirme Ölçeği ile belirlenmiştir. Katılımcıların Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği (TCAÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE)’ni doldurmaları, annelerinin ise TCAÖ’yü tamamlaması sağlanmıştır.
BULGULAR: Doğu illerinde ikamet eden gençler batıdakilere göre daha fazla oranda yüksek intihar şiddeti kümesinde sınıflandırılmışlardı (X2(1)=6.215, p=0.01), bu gençlerin TCAÖ skorları daha düşük (U=473.500, p=0.006); BDE (t=-2.081, p=0.04) ve ÇÇTÖ-duygusal ihmal skorları (U=537.500, p=0.03) daha yüksekti. TCAÖ skoru, ÇÇTÖ-duygusal ihmal skoru (rho=-0.240, p=0.03), katılımcıların annelerinin eğitim düzeyi (rho=0.282, p=0.001) ve annelerin TCAÖ skoru (rho=0.430, p<0.001) korelasyon göstermekteydi. Yüksek intihar şiddeti kümesindeki katılımcıların düşük intihar şiddeti kümesindekilere göre TCAÖ skoru (U=473.500, p=0.02) ve anne-TCAÖ skoru (t=-2.138, p=0.03) daha düşük, ÇÇTÖ-toplam puanı ise daha yüksekti (t=2.195, p=0.03). Lojistik regresyon analizine göre yüksek şiddetli intihar kümesine dahil olmayı yordayan tek anlamlı değişken anne-TCAÖ skoruydu (B=-0.051, p=0.02).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Depresif kız ergenlerin ve annelerinin cinsiyet eşitsizlik algısı, bu gençlerin daha yüksek şiddette intihar davranışında bulunması ile ilişkiliydi. Daha geleneksel toplumsal rollerin olduğu ailelerde yetişmek, bu gençlerin daha fazla duygusal ihmale uğramalarına, daha şiddetli depresif belirti ve intihar davranışı göstermelerine neden olmuş olabilir.
INTRODUCTION: To investigate the association between suicidal behavior, perceived gender equality, and childhood traumas among depressive adolescent girls who have attempted suicide in the last 1 year.
METHODS: 84 adolescent girls aged between 12-18 (Eastern Provinces n=34, Western Provinces n=50) were assessed via Columbia Suicide Severity Scale by clinicians to determine the severity of their suicidal behavior. Participants and their mothers filled the Perception of Gender Scale (PGS); participants completed Childhood Trauma Questionnaire (CTQ), and Beck Depression Inventory (BDI).
RESULTS: Participants from the eastern provinces had significantly lower PGS scores (t=-2.369, p=0.02) and higher BDE (t=-2.081, p=0.04), and CTQ-Emotional Neglect (U=537.500, p=0.03) scores than those from the western provinces. Participants from the eastern provinces more frequently classified into high-severity suicide cluster than those from the western provinces (X2(1)=6.215, p=0.01). PGS score was significantly correlated with both CTQ-emotional neglect score (rho=-0.240, p=0.03), maternal education level (rho=0.282, p=0.001), and maternal-PGS score (rho=0.430, p<0.001). Adolescents in high-severity suicide cluster had lower PGS (t=-2.369, p=0.02) and maternal-PGS scores (t=-2.138, p=0.03) and higher CTQ scores (t=2.195, p=0.03) than those in low-severity suicide cluster. In the logistic regression analysis, the only significant variable that predicted being in the high-severity suicide cluster was maternal-PGS score (B=-0.051, p=0.02).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The current study showed that more traditional gender role perception in mothers and adolescents was associated with more severe suicide attempts among depressive adolescent girls. Having been raised in families with more traditional social roles may have caused these adolescents to experience more emotional neglect, higher depression severity, thus more severe suicidal behavior.

6.
Wechsler Çocuklar için Zeka Ölçeği-IV alt puanlarının Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuk ve ergenler açısından incelenmesi (tur)
Evaluation of Wechsler Intelligence Scales for Children- IV on behalf of cognitive funcitons in Attention Deficit Hyperactivity Disorder (tur)
Serdar Koyunoğlu, Arzu Önal Sönmez, Hale A. Kahyaoğlu Çakmakcı, Ayten Erdogan
doi: 10.5505/kpd.2022.26780  Sayfalar 41 - 48
GİRİŞ ve AMAÇ: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı için son yıllarda ülkemizde dikkat, öğrenme ve bellek gibi bilişsel işlevleri değerlendirmede Wechsler Çocuklar İçin Zekâ Ölçeği-IV (WÇZÖ-IV) kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı, DEHB’li ve sağlıklı örneklemin WÇZÖ-IV’ün hangi alt testleri açısından farklılaştığını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın örneklemini İstanbulda bir vakıf hastanesinin çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniğinde DEHB tanısı alan 6-16 yaş aralığındaki 100 çocuk ve ergen ile aynı hastanenin çocuk sağlığı ve hastalıkları bölümünde takip edilen sağlıklı 88 çocuk ve ergen oluşturmaktadır.
BULGULAR: Araştırmamızda WÇZÖ-IV Zeka Testi alt boyutlarından Sözel Kavrama Dönüştürülmüş Puanı (SKDP), Algısal Akıl Yürütme, İşlemleme hızı ve Tüm ölçek puanları karşılaştırıldığında, DEHB’li çocukların puanlarının sağlıklı çocukların puanlarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Ancak DEHB ile normal çocukların WÇZÖ-IV Zeka Testi alt boyutlarından Çalışma belleği puanları karşılaştırıldığında, DEHB olan çocukların puanları ile sağlıklı çocukların puanları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmada WÇZÖ-IV Zeka Testi alt boyutlarından SKDP, Algısal Akıl Yürütme, İşlemleme hızı ve Tüm ölçek puanlarının DEHB’li çocuklarda anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: In recent years, the Wechsler Intelligence Scale for Children-IV (WISC-IV) has been used to evaluate attention, learning, and memory for the diagnosis of Attention Deficit and Hyperactivity Disorder (ADHD). In the diagnosis of ADHD, WISC-IV has been standardized and started to be used in our country in recent years. The aim of this study, it is to examine which sub-scores of WISC-IV differ from the group with ADHD and healthy sample.
METHODS: The sample of this study consists of 100 children and adolescents between the ages of 6-16 diagnosed with ADHD in the child and adolescent psychiatry outpatient clinic of a foundation hospital in Istanbul, and 88 healthy children and adolescents who were followed up in the pediatric health and diseases department of the same hospital.
RESULTS: In our study, when the scores of the Verbal Comprehension Test, Perceptual Reasoning, Processing Speed and Whole scale scores, which are sub-scores of the WISC-IV Intelligence Test, were compared, it was found that the scores of children with ADHD were significantly lower than the scores of healthy children. However, when the working memory scores of the WISC-IV Intelligence Test sub-scores of ADHD and normal children were compared, no significant difference was found between the scores of children with ADHD and those of healthy children.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was determined that the Verbal Comprehension Test, Perceptual Reasoning, Processing speed and All scale scores were significantly lower in children with ADHD.

7.
COVID-19 pandemisi ve ağır ruhsal hastalığı olan bireyler: Toplum ruh sağlığı merkezlerinin COVID-19 pandemisinde erken dönem deneyimlerine dair karşılaştırmalı bir çalışma (tur)
COVID-19 pandemic and individuals with severe mental illness: A comparative study of community mental health centers' early experiences in COVID-19 pandemic (tur)
Nazife Gamze Usta Sağlam, Engin Emrem Beştepe, Filiz İzci, İpek Sarıkaya, Haluk Usta, Fatih Baz
doi: 10.5505/kpd.2022.10437  Sayfalar 49 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada COVID-19 pandemisinin başlangıç döneminin, Toplum Ruh Sağlığı Merkez’lerindeki (TRSM) hizmetlere ve TRSM hastalarına etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, TRSM'de takip edilen hastaların verileri ve TRSM hizmetleri önceki yılın aynı dönemi ile kıyaslanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiyedeki ilk COVID-19 vaka bildirimini izleyen üç ay içerisindeki (11.03.2020-11.06.2020) üç ayrı toplum ruh sağlığı merkezinin ve bağlı oldukları merkez hastanenin verileri retrospektif olarak incelenerek önceki yılın aynı dönemini ile kıyaslanmıştır. Takipleri bu merkezlerce yapılan toplam 2008 hastanın sosyodemografik verileri, acil psikiyatri polikliniğine başvuru ve psikiyatri servisine yatış sayıları, yatarak tedavi gören hastaların klinik parametreleri yanı sıra TRSM’ler tarafından verilen hizmetlerin niceliksel değerleri kaydedilmiştir.
BULGULAR: Hastaların acil psikiyatri polikliniğine başvuru ve psikiyatri servisine yatış sayıları pandeminin akut döneminde anlamlı ölçüde azalmıştır (p<0,001). Yatış endikasyonlarında daralma gözlenirken, yüz yüze verilen TRSM hizmetleri azalmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 salgını, ağır ruhsal rahatsızlığı olan bireylerde COVID-19 enfeksiyonunu önleme ve tedavi etmedeki güçlüklerin yanı sıra hastaların mevcut ruhsal rahatsızlıklarının güvenli bir şekilde ele alınmasında da zorluklar ortaya çıkarmıştır. Salgının erken döneminde yaşanılan deneyimler dikkate alınarak mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlar için TRSM’lerin süreklilikleri desteklenmeli ve gereğinde telepsikiyatri uygulamaları gibi dijital hizmetlerin sunumu için çaba gösterilmelidir.

INTRODUCTION: In this study, we aimed to determine the effects of the early phase of the COVID-19 pandemic on the services in Community Mental Health Centers (CMHCs) and on the patients followed up by the CMHC. In this direction, the clinical data of the patients and CMHC services were compared with the same period of the previous year.
METHODS: Three CMHCs’ data within the first three months following the first COVID-19 case report in Turkey (11.03.2020-11.06.2020) were compared with the same period of the previous year retrospectively. Sociodemographic data, the number of admissions to the emergency psychiatry outpatient clinic, and the number of admissions to the psychiatry service of 2008 patients followed-up by CMHC were recorded as well as clinical parameters of inpatients and the quantitative values of the services provided by CMHCs.
RESULTS: The number of patients presenting to the emergency psychiatry outpatient clinic and admission to the inpatient psychiatry unit significantly decreased in the initial phase of the COVID-19 pandemic (p <0.001). While a narrowing was observed in psychiatric hospitalization indications, face-to-face CMHC services decreased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The COVID-19 outbreak has created difficulties in preventing and treating COVID-19 infection in individuals with severe mental illness, as well as difficulties in safely handling patients' existing mental illnesses. Considering the experiences from the early period of the pandemic, for current and future needs, the continuity of CMHCs should be supported and efforts should be made to provide digital services such as telepsychiatry applications when necessary.

8.
Erken yaşta evliliklerin ruhsal sonuçları: Kadınların ruhsal ve cinsel sağlığındaki uzun dönem etkiler (tur)
The consequences of early marriage: Long term effects on women's mental and sexual health (tur)
Hatice Kaya, Alper Alnak, Berfin Zeynep Subaşı, Nur Betül Arslan, Dogan Şahin
doi: 10.5505/kpd.2022.00187  Sayfalar 57 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Erken yaşta evlilik ülkemizde ciddi ve köklü bir sorun olsa da ruh sağlığı üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışma, erken yaşta evlendirilen kadınların ruhsal sorunları ve erken evlenmeye aracılık eden faktörleri incelemeyi amaçlamaktadır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 72 katılımcı içermektedir. Çalışma grubu olarak 17 yaş ve altında evlendirilen 41 kadın, kontrol grubu olarak 20 yaş ve üzerinde evlenen, yaş ve sosyoekonomik düzey açısından eşleştirilmiş 31 kadın seçildi. Psikiyatrik bozukluklar, psikiyatrik görüşme ile taranarak katılımcılara Belirti Kontrol Listesi-90R (BKL-90R), Golombok-Rust Cinsel Doyum Envanteri (GRCDE) ve Çocukluk Travmaları Anketi’nin kısa formu (CTA-28) uygulandı.

BULGULAR: Erken yaşta evlendirilen kadınların en sık majör depresif bozukluk olmak üzere %53,7'sinde en az bir psikiyatrik bozukluk saptandı. Ayrıca erken evlendirilen grupta intihar girişimi ve nikotin kullanım sıklığı da anlamlı derecede yüksekti. Erken evlendirilen kadınlar, evlilikte aile içi fiziksel şiddete, çocukluk döneminde duygusal ihmale, duygusal ve fiziksel istismara daha sık maruz kaldıklarını belirttiler. Bunlara ek olarak, erken yaşta evlendirilen kadınlarda cinsel işlevselliğin birçok parametresinde bozulma saptandı ve bu ilişki diğer psikiyatrik belirtiler kontrol edildiğinde de anlamlılığını korudu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Erken yaşta evliliğin, cinsel işlev bozukluğu da dahil olmak üzere çeşitli psikiyatrik belirtilerde artış ile ilişkili olduğu gözlemlenmektedir, dolayısıyla kadınların ruhsal ve cinsel sağlığını korumak için erken yaşta evlilikleri önlemeye yönelik sosyal politikalar geliştirilmelidir.

INTRODUCTION: Although early marriage is a serious and profound problem in Turkey, its effects on mental health were not comprehensively studied. This study aims to understand mental burden of the early marriage and the factors mediating this.
METHODS: This study includes 72 participants. 41 women who married at the age of 17 or younger were selected as the study group and, 31 women who married at the age of 20 or later were selected as the control group. Psychiatric disorders were screened by a psychiatric interview and participants filled in Symptom Checklist-90R, Golombok-Rust Inventory of Sexual Satisfaction and Childhood Trauma Questionnaire- 28.
RESULTS: 53.7% of the women married early had at least one psychiatric disorder with major depression being the most common. The frequency of suicide attempt and nicotine use were also higher in the early married group. The early married women were more frequently exposed to domestic physical violence in marriage and emotional abuse, neglect, and physical abuse in childhood. Moreover, sexual functioning were found to be more impaired in women who married at an early age and this relationship was still significant when other psychiatric symptoms were controlled.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early marriage seems to be associated with an increased mental health burden including sexual dysfunction. Therefore, to protect women's mental and sexual health social policies should be developed.

9.
Opiyat kullanım bozukluğu olan hastalarda remisyonun işlevsellik, yaşam kalitesi ve aşerme ile ilişkisi (tur)
The relationship of remission with functionality, quality of life and craving in patients with opiate use disorder (tur)
Mehmet Murat Balcı, Şima Ceren Pak, Ali Erdoğan, Mustafa Mehmet Eryılmaz
doi: 10.5505/kpd.2022.65148  Sayfalar 67 - 74
GİRİŞ ve AMAÇ: Opiyat kullanım bozukluğu (OpKB) hastalarında remisyon süresi ile yaşam kalitesi, işlevsellik ve aşerme arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OpKB tanısı alan 150 hasta dahil edilmiştir. Hastalar 1 aydan daha kısa süredir remisyonda olan 50 hasta, 1-6 ay arasında remisyonda olan 50 hasta ve 6 aydan uzun süredir remisyonda olan 50 hasta olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu ile birlikte, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form (SF-36), Dünya Sağlık Örgütü Yeti-yitimi Değerlendirme Ölçeği (WHODAS 2.0) ve Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) uygulanmıştır.
BULGULAR: SF-36 alt ölçeklerinden; fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, enerji canlılık, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik, ağrı, genel sağlık algısı puanları 1-6 ay arasında, fiziksel fonksiyon puanları ise altıncı aydan sonra anlamlı olarak artmıştır. WHODAS 2.0 toplam puan ve alt ölçeklerden anlama ve iletişim kurma, hareket etme, kendine bakım, günlük yaşam aktiviteleri, toplumsal yaşama katılım puanları 1-6 ay arasında, insanlarla geçinme puanları altıncı aydan sonra anlamlı olarak azalmıştır. MAÖ puanları remisyon süresi arttıkça anlamlı olarak azalmıştır. Yeti-yitimi azaldıkça yaşam kalitesi anlamlı olarak artmış, aşermenin azalması ile birlikte yeti-yitimi azalmış ve yaşam kalitesi artmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Remisyonda olma ve aşermede azalma ile OpKB hastalarında kısa sürede yaşam kalitesinin arttığını ve yeti-yitiminin azaldığını söyleyebiliriz. Çalışmamız bu hasta grubunda tedavinin önemini vurgulamaktadır.
INTRODUCTION: It was aimed to investigate the relationship between remission time and quality of life, functionality and craving in patients with opiate use disorder (OUD).
METHODS: 150 patients who were diagnosed with OUD according to DSM-5 diagnostic criteria were included in the study. The patients were divided into 3 groups as 50 patients who were in remission for less than 1 month, 50 patients who were in remission for 1 to 6 months, and 50 patients who were in remission for more than 6 months. World Health Organization Quality of Life Scale Short Form (SF-36), World Health Organization Disability Assessment Scale (WHODAS 2.0) and Substance Craving Scale (SCS) were administered to all participants together with the Sociodemographic Data Form.
RESULTS: From SF-36 subscales; physical role difficulties, emotional role difficulties, energy vitality, mental health, social functionality, pain, and general health perception scores increased between 1-6 months, while physical function scores increased significantly after the sixth month. WHODAS 2.0 total score and subscales of comprehension and communication, movement, self-care, activities of daily living, participation in social life decreased between 1-6 months, and communication with people scores significantly decreased after the sixth month. SCS scores decreased significantly as the duration of remission increased. As the disability decreased, the quality of life increased significantly, with the decrease of craving, disability decreased and the quality of life increased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We can say that the quality of life increases and disability decreases in OUD patients in a short time with being in remission and a decrease in craving. Our study emphasizes the importance of treatment in this patient group.

10.
Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalarda ASC ve IL-1beta'nın nörobilişsel parametrelerle ilişkisi (eng)
Relation of ASC and IL-1beta with neurocognitive parameters in patients with obsessive compulsive disorder (eng)
Melike Tetik, Betül Önder Uzgan, Cansu Aykaç, Burcu Ekinci, Tutku Yaraş, Aykut Kuruoğlu, Özge Akgül, Tunç Alkın
doi: 10.5505/kpd.2022.72687  Sayfalar 75 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: İnflamatuar süreçlerin psikiyatrik bozuklukların etyopatogenezinde rol oynadığı yaygın kabul görmektedir. Bu süreçlerde NLRP3, ASC ve Caspase-1 proteinlerinin bir araya gelmesiyle ve NEK7'nin aktivasyonuyla oluşan NLRP3 inflamatuarı yer almaktadır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında inflamatuar belirteçler (ör: IL-1β, IL-18, NLRP3 inflamatuar protein düzeyleri) ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: OKB tanısı almış 18-45 yaş arası kırk-iki hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmeler için DSM-IV Eksen I. Bozuklukları için Yapılandırılmış Psikiyatrik Görüşme Formu (SCID-I), Yale Brown Obsesyon Kompülsiyon Ölçeği (Y-BOCS) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D) kullanılmıştır. Bilişsel işlevleri değerlendirmek için İz Sürme Testi (TMT), Berg Kart Eşleme Testi ve Kategori Akıcılık Testi uygulanmıştır. IL-1β ve IL-18 sitokin seviyeleri ELISA yöntemi ile belirlenirken NLRP3, Kaspaz-1, ASC ve NEK7'nin protein miktarlarının ölçümü Western blot yöntemi ile gerçekleştirilmiştir.
BULGULAR: Serum IL-1β seviyeleri, TMT (B-A) ile negatif korelasyon göstermiştir (rs=-.36, p= 0.019). Benzer şekilde ASC, TMT-B ve TMT (B-A) ile negatif korelasyon göstermiştir (sırasıyla rs=-.38, p=0.03; rs=-0.36, p=0.04). Ancak diğer inflamatuar parametreler (NLRP3, Caspase-1 ve IL-18) ile nörobilişsel testler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde ettiğimiz sonuçlar, OKB'li hastalarda nörobilişsel bozulmanın bazı yönlerinin nöroinflamatuar süreçlerle ilişkili olabilceğine işaret etmektedir ve bu bulgu OKB patogenezinin anlaşılmasına katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: It is now well accepted that inflammatory processes play a role in the etiopathogenesis of psychiatric disorders. NLRP3 inflammasome, which is formed by the combination of NLRP3, ASC and Caspase-1 proteins, and its activator NEK7, takes part in these processes. In this study, we aimed to investigate the relationship between inflammatory markers (i.e. IL-1β, IL-18, NLRP3 inflammasome protein levels) and cognitive functions in patients with obsessive compulsive disorder (OCD).
METHODS: Forty-two patients between the ages of 18-45 who were diagnosed with OCD were included in the study. Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I), Yale-Brown Obsessive Compulsive Scale (Y-BOCS), and Hamilton Depression Scale (HAM-D) were used for clinical evaluations. In order to evaluate cognitive functions, Trail Making Test (TMT), Berg Card Sorting Test and Category Fluency Test were applied. IL-1β and IL-18 cytokine levels were determined by the ELISA method; measurement of the protein amounts of NLRP3, Caspase-1, ASC and NEK7 were performed by Western blotting.
RESULTS: Serum IL-1β was negatively correlated with TMT (B-A) (rs=-.36, p= 0.019). Similarly, ASC was negatively correlated with TMT-B and TMT (B-A) (rs=-.38, p= 0.03; rs=-0.36, p = 0.04, respectively). However, no statistically significant relationship was found between other inflammatory parameters (NLRP3, Caspase-1, and IL-18) and neurocognitive tests.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results indicate that some aspects of neurocognitive impairment in patients with OCD might be related to neuroinflammatory processes, with implications for our understanding of the pathogenesis of OCD.

11.
Otizm spektrum bozukluğunda melatonin metaboliti düzeyi ile klinik bulgular ve uyku sorunları arasındaki ilişki (tur)
The relationship between melatonin metabolite level and clinical findings and sleep problems in autism spectrum disorder (tur)
Duygu Karagöz, Özlem Yıldız Gündoğdu
doi: 10.5505/kpd.2022.93609  Sayfalar 84 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada otizm spektrum bozukluğu (OSB) etyolojisinde rolü olabileceği düşünülen melatonin metaboliti düzeyinin OSB’nin klinik şiddeti ve eşlik eden sorunlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya OSB tanısı ile izlenen 4-10 yaş aralığında 30 hasta ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk alınmıştır. İki grubun 12 saatlik gece idrarında melatonin metaboliti 6-hidroksimelatonin sülfat düzeyleri karşılaştırılmıştır. Otizmin klinik şiddetini belirlemek için Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği uygulanmış, mevcut uyku sorunlarını taramak amacıyla Çocuklar İçin Uyku Anketi kullanılmış, ek olarak uyku sorunları öznel olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: İki grup arasında 12 saatlik gece idrarında ölçülen 6-hidroksimelatonin sülfat düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.566). OSB tanılı çocukların Çocukluk Otizmi Derecelendirme ölçek puanları ve 6-hidroksimelatonin sülfat düzeyleri arasındaki ilişki değerlendirilmiş, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.548, r: -,114). OSB grubunda Çocuklar için Uyku Anketi puanları ile 6-hidroksimelatonin sülfat düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0.790).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız bu alanda yapılmış az sayıdaki çalışmalardan biri olup; her iki grupta melatonin metaboliti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamış, OSB’nin klinik şiddeti ve uyku sorunları ile idrarda melatonin metaboliti arasında bir ilişki gözlenmemiştir. Gelecekte belirgin uyku bozukluğu olan OSB tanılı çocuklardan oluşan daha fazla sayıda örneklem grubu ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the effect of melatonin level, which is thought to have a role in the etiology of autism spectrum disorder (ASD), on the clinical severity of ASD and accompanying sleep disorder.
METHODS: A total of 30 children who were 4- to 10-year-old and diagnosed with ASD and 20 healthy children were included. Melatonin metabolite 6-hydroxymelatonin sulfate levels measured in 12-hour night urine were compared between the two groups. Childhood Autism Rating Scale was used to determine the clinical severity of autism, Children's Sleep Questionnaire was used to screen current sleep problems, besides sleep problems were evaluated subjectively
RESULTS: There was no statistically significant difference in 6-hydroxymelatonin sulfate levels measured in 12-hour night urine between the two groups (p=0.566). The relationship between Childhood Autism Rating Scale scores and 6-hydroxymelatonin sulfate levels of children with ASD was evaluated, no statistically significant difference was found (p=0.548, r: -,114). There was no significant relationship between the Children's Sleep Questionnaire scores and 6-hydroxymelatonin sulfate levels in the ASD group (p=0.790).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study is one of the few studies in this field; there was no statistically significant difference between the melatonin metabolite values in both groups. There was no relationship between clinical severity and sleep habits of ASD and melatonin metabolite in urine. There is a need for future studies to be conducted with more sample groups of children diagnosed with ASD who have obvious sleep disorders.


12.
Denetimli serbestliği olan bağımlı hastaların umut-umutsuzluk ve stresle baş etme tarzları arasındaki ilişki (eng)
The relationship between hope-hopelessness levels and ways of coping with stress of addicted patients on probation (eng)
Çiğdem Doğan, Leyla Baysan Arabacı, Dilek Ayakdaş Dağlı
doi: 10.5505/kpd.2022.70370  Sayfalar 93 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Denetimli serbestliği olan bağımlı hastaların umut-umutsuzluk ve stresle baş etme düzeyleri ile bu iki değişken arasındaki ilişkiyi incelemektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipteki araştırma, Ağustos-Aralık 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Bir üniversite hastanesi denetimli serbestlik birimine tedavi ve kontrol amaçlı başvuran 176 birey araştırmaya katılmıştır. Araştırmada, Tanıtıcı Bilgi Formu, Beck Umut-Umutsuzluk Ölçeği ve Stresle Baş Etme Tarzları Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, yüzdelik, ortalama, standart sapma ve değişkenler arasındaki ilişkiyi incelemek için korelasyon analizi yapılmıştır.
BULGULAR: Denetimli Serbestliği olan bağımlı bireylerin yaş ortalaması 31,18±0,64’dür. %92’si, erkek ve %56.3’ü bekar olan katılımcıların çoğunluğu ilköğretim mezunu (%63.1) ve düzenli bir işte (%48.3) çalışmaktadır. Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ve Beck Umut-Umutsuzluk Ölçeği alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Etkili baş etme tazrını kullanan bireylerde duyusal alt boyut ile pozitif, motivasyonel ve bilişsel alt boyutlarla negatif yönlü orta düzeyde güçlü bir ilişki; etkisiz baş etme tarzlarını kullanan bireylerde ise motivasyon kaybı ve geleceğe yönelik beklenti alt boyutlarıyla negatif yönlü, duyusal alt boyut ile pozitif yönlü orta düzeyde güçlü bir ilişki çıkmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Denetimli serbestlikte tedavi olan bireylerin, umutsuzluk düzeyleri orta düzeyde olup, stresle baş etme tarzı olarak çaresiz yaklaşım tarzını kullandıkları bulunmuştur.
INTRODUCTION: The aim of this study is to examine the relationship between the levels of hope- hopelessness and stress coping among dependent patients on probation and these two variables.
METHODS: Descriptive research was conducted between August and December 2019. One hundred seventy-six (176) individuals who were in a University Hospital probation unit for treatment and control purposes participated in the study. In this research, the introductory information form of the Beck Hope-Hopelessness Scale and Stress Coping Scale were used. The relationships among percentage mean, standard deviation, and variables were evaluated using correlation analysis.
RESULTS: The mean age of 176 individuals participating in the study was 31.18 ± 0.64. Respondents of most were male (92%) and their marital status mostly was single (56.3%). The majority of individuals were found to have graduated from primary education (63.1%) and to have worked in a job (48.3%). A moderately strong positive correlation was found with the sensory sub-dimension in individuals using the effective coping style between the Stress Coping Styles Scale and the Beck Hope-Despair Scale subscales, whereas there was a negative correlation in the lower dimension of motivation loss and expectations for the future in individuals who used ineffective coping styles.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Individuals treated on probation have moderate levels of hopelessness and have been found to use the desperate approach style as a way of coping with stress.

13.
Uykusuzluğu Felaketleştirme Ölçeğinin Türkçe uyarlaması ve psikometrik özellikleri (tur)
Turkish adaptation and psychometrics properties of Insomnia Catastrophizing Scale (tur)
Ömer Faruk Uygur, Onur Hursitoğlu, Hilal Uygur, Esat Fahri Aydın, Fatma Özlem Orhan
doi: 10.5505/kpd.2022.54189  Sayfalar 101 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada, 17 maddeden oluşan Uykusuzluğu Felaketleştirme Ölçeğinin (UFÖ) Türkçeye uyarlanmasını ve psikometrik özelliklerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 240 sağlıklı gönüllü ve majör depresif bozukluğu olan 75 hasta katılmıştır. Ölçeğin yapı geçerliği açımlayıcı faktör analizi (AFA) ve doğrulayıcı faktör analizi (DFA) yöntemleri ile yürütülmüştür. Güvenirlik analizi için ise Cronbach alfa katsayısı, test-tekrar test korelasyonu ve madde toplam korelasyon yöntemi kullanılmıştır. Ayırt edici geçerlik için gruplar arasında UFÖ ve alt ölçek puanları karşılaştırılmıştır. Ölçüt bağıntılı geçerliği değerlendirmek üzere Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ) kullanılmıştır.
BULGULAR: Sağlıklı gönüllülerin ve depresyon grubunun yaş ortalaması sırasıyla 21.29 ± 2.88, 33.98 ± 10.14 idi. Varimax rotasyonu ile temel bileşen analizinde UFÖ’nün iki faktörlü bir yapıya sahip olduğu bulunmuştur. AFA’da 4. ve 11. maddelerin her iki faktörde yer alması ve faktör yükleri arasındaki farkın 0.1 den az olması DFA’da ise 3., 5. ve 14. maddelerin diğer faktörler ile korelasyon hatalarının olması nedeniyle bu maddeler ölçekten çıkarılmıştır. 12 maddelik UFÖ’nün son versiyon uyum indeksleri CMIN=135.270, df=51, p<0.001, χ2/df=2.652, RMSEA=0.073, CFI=0.978, GFI=0.929 olarak saptanmıştır. UFÖ son versiyonunun, gece ve gündüz alt ölçeklerinin Cronbach alfa katsayısı sırasıyla 0.958, 0.941 ve 0.955 olarak bulunmuştur. İki hafta arayla uygulanan test-tekrar test güvenirliği sonucunda UFÖ zamana karşı iyi bir kararlılık göstermiştir (depresyon grubu r=0.592, sağlıklı gönüllüler grubu r=0.857). Ayırt edici geçerlik incelemesinde UFÖ puanları depresyon ve klinik uykusuzluk grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Ölçüt bağıntılı geçerliği için uygulanan PUKİ ve UŞİ ile UFÖ arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: UFÖ, iki alt ölçek ve 12 madde olarak revize edilmiş modeli ile Türk dili ve kültürü için geçerli ve güvenilirdir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to adapt the 17-item Insomnia Catastrophizing Scale (ICS) into Turkish and to examine its psychometric properties.
METHODS: 240 healthy volunteers and 75 patients with major depressive disorder participated in the study. The construct validity of the scale was carried out by exploratory factor analysis (EFA) and confirmatory factor analysis (CFA) methods. For reliability analysis, Cronbach alpha coefficient, test-retest correlation and item-total correlation methods were used. ICS and subscale scores were compared between groups for discriminant validity. For assessing the criterion related validity, the Pittsburg Sleep Quality Index (PSQI) and Insomnia Severity Index (ISI) were used.
RESULTS: The mean age of the healthy volunteers and depression group were respectively 21.29 ± 2.88, 33.98 ± 10.14. ICS was found to have a two-factor structure as revealed by principal component factor analysis with Varimax rotation. In the EFA, the 4th and the 11th items were included in both factors and the difference between the factor loads was less than 0.1, and the 3rd, 5th and 14th items were excluded from the scale due to the correlated errors with other factors in the CFA. The fit indices of the 12-item final version of the ICS were CMIN=135.270, df=51, p<0.001, χ2/df=2.652, RMSEA=0.073, CFI=0.978, GFI=0.929. The Cronbach alpha coefficients of the ICS final version, night and, daytime subscales were 0.958, 0.941 and, 0.955 respectively. Test–retest reliability analysis at two weeks also showed good temporal stability (depression group r=0.592, healthy volunteers group r=0.857). In the discrimanant validity, ICS scores were found to be significantly higher in the depression and clinical insomnia groups. Significant positive correlations were found between ICS and the PSQI and ISI.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The ICS is valid and reliable for Turkish languge and culture with revised model as two subscale and 12 items.

OLGU SUNUMU
14.
Mental retardasyonu taklit eden major depresif bozukluklu nadir bir olgu: Joubert sendromu (eng)
Major depressive disorder mimicking mental retardation: A rare case of Joubert syndrome (eng)
Nazlı Ece Karzan, Damla Eyüboğlu
doi: 10.5505/kpd.2022.40326  Sayfalar 112 - 116
Joubert Sendromu özellikle santral sinir sistemi, kas-iskelet sistemi, böbrekler, gözler, solunum sistemi, endokrin sistem ve karaciğer olmak üzere vücudun birçok kısmını etkileyen klinik ve genetik nadir görülen bir hastalıktır. Joubert Sendromu olan kişilerde tüm bu etkilenen organ sistemlerine ek olarak dismorfik yüz özellikleri de gözlenebilmektedir. Aynı ailenin üyeleri olsalar dahi Joubert Sendromu’na sahip kişilerdeki belirtiler ve semptomlar birçok düzeyde farklılık gösterebilir. Joubert sendromuna ait klinik özellikler yenidoğan döneminde ortaya çıkmasına rağmen, tanının konulması genellikle semptomların ortaya çıkışını takiben yıllar sonrasını bulabilmektedir. Joubert Sendromu her 80 bin doğumda bir ile her 100 bin doğumda bir oranları arasında görülebilmektedir. Joubert Sendromu’nun belirti kümesi heterojen olmakla birlikte, hipotoni ve motor mental gerilikle seyreden vakaların prognozu kötüdür. Joubert Sendrom’lu olgularda psikiyatrik belirti olarak mental retardasyon beklense de bazı kaynaklarda bu olgularda otizm spektrum bozukluklarına da rastlandığı belirtilmiştir. Joubert sendromuna sahip sınırlı sayıda olgu bulunduğu, nadir görülen bir sendrom olduğu ve sendromun gidişatında beklenen temel psikiyatrik bulgunun mental retardasyon olduğu bilinmektedir. Bu olgu sunumunda mental retardasyonu taklit eden major depresif bozukluk semptomlarıyla prezente olan Joubert Sendromu olgusunu tartışmayı amaçlamaktayız.
Joubert Syndrome is a rare genetic and clinical disorder that affects many different parts of the body, especially the central nervous system, musculoskeletal system, kidneys, eyes, respiratory system, endocrine system and liver. In addition to all these affected organ systems, dysmorphic facial features can also be observed in people with Joubert Syndrome. Symptoms and clinical signs in individuals with Joubert Syndrome vary greatly in several ways, to the extent where afflicted individuals even from the same family might have completely different clinical presentations, when compared to one another. Although the clinical features of Joubert Syndrome appear in the neonatal period, the diagnosis can usually take years after the symptoms appear. A prevalence of between 1 per 80 000 and 1 per 100 000 live births has been reported by many investigators. Despite its heterogenous symptom cluster, poor outcome in cases of Joubert Syndrome presenting predominantly with hypotonia and global developmental delay has been reported. Although mental retardation has been reported as the primarily anticipated psychiatric condition in cases with Joubert Syndrome, some other clinical sources within relevant literature identify autism spectrum disorders as another possible psychiatric diagnosis observed in affected individuals. It is known that there are a limited number of cases with Joubert Syndrome, it is a rare condition and the main psychiatric finding expected in the course of the syndrome is mental retardation. With this case report, we have aimed to discuss a case of Joubert Syndrome who had presented with symptoms of major depressive disorder that mimicked mental retardation.

15.
Modern dünyadaki yalnızlık: Türkiye’den bir Hikikomori olgusu (eng)
Loneliness in modern world: A case study of Hikikomori from Turkey (eng)
Meryem Kaşak, Cafer Doğan Hacıosmanoğlu, Selma Tural Hesapcioglu, Mehmet Fatih Ceylan
doi: 10.5505/kpd.2022.59265  Sayfalar 117 - 122
Hikikomori, toplumdan en az altı ay boyunca tamamen geri çekilme, okula/işe gitme konusunda ilgisizlik veya isteksizlik ve kişisel ilişkilere ilgisizlik ile karakterize psikopatolojik ve sosyal bir sendromdur. Hikikomori fenomeni, genellikle Japon bağlamına özgü, yani kültere bağlı bir sendrom olarak kabul edilir. Son zamanlarda, Hikikomori’nin diğer ülkelerden de olgu bildirimleri bulunmaktadır. Bu yazıda yaklaşık 1 yıldır okula gitmeyen, fiziksel ihtiyaçları dışında odasından çıkmayan ve ailesi dahil herkesle sosyal iletişimini kesen 15 yaşındaki bir erkek ergen sunulmaktadır. Yapılan klinik muayene ve uygulanan ölçekler sonucunda hastanın sosyal izolasyonu hikikomori sendromu ile ilişkili bulunmuştur. Hasta, sosyal izolasyonun önlenmesi için psikososyal eğitim almıştır. Hikikomori sendromunun sadece ruh sağlığı ve bireyin sosyal katılımı üzerinde değil, aynı zamanda eğitim ve işgücü istikrarı üzerinde de olumsuz bir etkisi vardır, bu da onu önemli bir küresel sorun haline getirmektedir. Bu olgu, hikikomori'nin Türkiye'deki ilk bildirimidir ve hikikomori'nin kültürlerarası bir sendrom olarak desteklenmesi açısından önemlidir.
Hikikomori is a psychopathological and social syndrome characterized by a complete withdrawal from society for at least six months, lack of interest or willingness to attend school/work, and lack of interest in personal relationships. The Hikikomori phenomenon has often been considered a condition specific to the Japanese context, namely, cultural-bound syndrome. Recently, there are also been very few case reports of HS from other countries. In this case, a 15-year-old male adolescent, who has not been in school for about a year, does not leave his room except for physical needs, and cuts off social communication with everyone, including his family, is presented. As a result of clinical examination and applied scales, the patient's social isolation was associated with Hikikomori syndrome, and then the patient underwent psychosocial training to prevent social isolation. Hikikomori syndrome harms individuals' mental health, social participation, and educational and workforce stability, making it an important global issue. This case is the first report of hikikomori in Turkey and it is important to support hikikomori as an intercultural syndrome.

16.
Travmatik beyin hasarı ve konsantre EMDR: Olgu sunumu (eng)
Traumatic brain injury (TBI) and concentrated EMDR: A case study (eng)
Alişan Burak Yaşar, Fatma Dilara Usta, Inci Tebis Picard, Anıl Gündüz, Emre Konuk, Önder Kavakcı
doi: 10.5505/kpd.2022.13911  Sayfalar 123 - 129
Travmatik beyin hasarı (TBH) ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) komorbiditesinin tedavi sürecini daha karmaşık hale getirdiği bilinmektedir. Bu nedenle, Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR) terapisi gibi daha travma odaklı terapi yöntemlerinin uygulanması sağlamak faydalı ve pratik olabilir. Bu olgu sunumu, TBİ’si ve TSSB’si olan 25 yaşındaki bir kadın hastada, tedavi sıklığı haftada birden fazla seanslar halinde olacak şekilde, konsantre EMDR uygulamasının olumlu sonuçlarını gösteren bir klinik vakayı göstermektedir. EMDR tedavisi her seans 90 dakika olmak üzere toplamda 10 gün ve 7 seans uygulanmıştır. Tedavinin sonuçları CAPS, SUD & VoC puanları ile ölçülmüştür. Sonuçlar, 16 ay sonra yapılan takip çalışması sonuçları da dahil olmak üzere, konsantre EMDR'nin etkinliğini göstermektedir.
It has been highlighted that comorbidity of Traumatic Brain Injury (TBI) and PTSD leads a more complicated treatment process. Hence, it might be useful and practical to provide more trauma-focused therapy method such as eye movement desensitization and reprocessing (EMDR) therapy. This article illustrates a clinical case by describing the positive outcome of the concentrated EMDR therapy with a treatment frequency increased more than one session in a week of a 25 years old woman with TBI and PTSD. EMDR treatment has been provided for ten days and seven sessions in total for 90 min in each session. The results of the treatment have been measured with CAPS, SUD & VOC score. Results show the effectiveness of concentrated EMDR even after the 16 months follow up.

EDITÖRE MEKTUP
17.
COVID-19 pandemisinde psikiyatrik komorbiditeleri olan hastaların aşılamada önceliklendirilmesi (eng)
Prioritization of patients with psychiatric comorbidities in vaccination during COVID-19 pandemic (eng)
Sidar Çöpür, Mazlum Çöpür
doi: 10.5505/kpd.2022.01212  Sayfalar 130 - 131
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale