ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
TURKISH JOURNAL CLINICAL PSYCHIATRY - Turkish J Clin Psy: 26 (4)
Volume: 26  Issue: 4 - 2023
EDITORIAL
1.Lived experience in research and publishing
Deniz Ceylan
doi: 10.5505/kpd.2023.43778  Pages 235 - 237
Abstract |English PDF

RESEARCH ARTICLE
2.Investigation of the effects of antidepressant treatment on hippocampus and hypothalamus endoplasmic reticulum stress in chronic mild stress induced depression in rats
Mustafa Karaağaç, Mehmet Ak, Ercan Kurar, Faruk Uguz, Selim Kutlu
doi: 10.5505/kpd.2023.43410  Pages 238 - 247
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kronik hafif stres modeline maruz bırakılan dişi sıçanlarda endoplazmik retikulum (ER) stresinin depresyon patofizyolojisindeki rolünün incelenmeyi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: 48 dişi erişkin ratta kronik hafif stres modeli oluşturuldu ve kontrol, depresyon, depresyon+1 mg/kg sertralin ve depresyon+10 mg/kg sertralin olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Ozmotik mini pompalar kullanılarak 14 gün boyunca deri altı ilaç infüzyonları gerçekleştirildi. Sıçanların hipotalamus ve hipokampus dokularında ER stres yolundaki genlerin ekspresyon düzeyleri değerlendirildi.
BULGULAR: ATF4 gen ekspresyonunun hipokampusta depresyonda arttığı ve tedavi ile azaldığı saptandı. Hipokampal GRP78 gen ekspresyonu, tedaviden sonra aşağı regüle edildi. Hipotalamik ve hipokampal CALR gen ekspresyonu tedavi ile azaldı ve hipotalamik HSP47 gen ekspresyonu her iki tedavi grubunda da azaldı. Hipotalamik ve hipokampal XPB1 gen ekspresyonu tedavi ile azaldı ve hipokampal XPB1 gen ekspresyonu depresyon +1 mg/kg sertralin grubuna kıyasla depresyon +10 mg/kg sertralin grubunda daha da fazla azaldı
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular ER stres mekanizmasının depresyon patofizyolojisinde rol oynayabileceğini ve bu mekanizmanın tedavi ile tersine çevrilebileceğini göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları insan çalışmaları için cesaret verici olmuş ve antidepresan etkinin anlaşılması ve hızlandırılması için yeni projelerin önünü açmıştır.
INTRODUCTION: This study aimed to examine the role of endoplasmic reticulum (ER) stress in the pathophysiology of depression in female rats exposed to the chronic mild stress model.
METHODS: Chronic mild stress model was constituted in 48 female adult rats were and divided into 4 groups as control, depression, depression+1 mg/kg sertraline, and depression+10 mg/kg sertraline. Subcutaneous drug infusions were performed for 14 days using osmotic minipumps. Expression levels of genes in ER stress pathway were evalulated in hypothalamus and hippocampus tissues of rats.
RESULTS: It was found that ATF4 gene expression increased in depression in the hippocampus and decreased with treatment. Hippocampal GRP78 gene expression was downregulated after treatment. Hypothalamic and hippocampal CALR gene expression decreased with treatment, hypothalamic HSP47 gene expression decreased in both treatment groups. Hypothalamic and hippocampal XPB1 gene expression decreased with treatment, hippocampal XPB1 gene expression was further downregulated in the depression +10 mg/kg sertraline group compared to the depression+1 mg/kg sertraline group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: These findings show that the ER stress mechanism may have a role in the pathophysiology of depression and that this mechanism can be reversed with treatment. The results of our study have been encouraging for human studies and open the way for new projects to understand and accelerate the antidepressant effect.

3.A study on the relation of attention deficit/hyperactivity disorder symptoms with obesity in women with polycystic ovary syndrome
Hüda Murat Soyak, Gökhan Açmaz
doi: 10.5505/kpd.2023.73603  Pages 248 - 253
GİRİŞ ve AMAÇ: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında başlayan ve yetişkinliğe kadar devam eden önemli bir nörogelişimsel psikiyatrik bozukluktur. Çalışmalar, androjenlerin ve obezitenin DEHB etiyolojisinde yer aldığını göstermektedir. Polikistik over sendromu (PKOS), hiperandrojenemi ile karakterize yaygın bir endokrin bozukluktur. Bu çalışmanın amacı PKOS'lu kadınlarda DEHB semptomlarını ve obezite ile ilişkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu için biyokimyasal hiperandrojenemili yüz yirmi beş PKOS hastası alındı. Karşılaştırma için 125 sağlıklı kadın çalışmaya dahil edildi. Mevcut ve çocukluk çağı DEHB belirtileri Erişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği (ASRS) ve Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği (WURS) ile, dürtüsellik ise Barrat Dürtüsellik Ölçeği (BIS) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Gruplar arasında sosyodemografik özellikler açısından BKİ dışında anlamlı bir fark yoktu. PKOS grubunda Beden Kitle İndeksi (BKİ) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. PKOS'lu kadınların toplam mevcut (ASRS) ve toplam çocukluk (WURS) DEHB puanları kontrollere göre anlamlı derecede daha yüksekti. ASRS'nin dikkatsizlik puanı ve ASRS'nin hiperaktivite-dürtüsellik puanı PKOS grubunda daha yüksekti. PKOS'lu kadınların toplam dürtüsellik (BIS) puanları, kontrollere göre önemli ölçüde daha yüksekti. BIS'in dikkat dürtüsellik puanı, BIS'in motor dürtüsellik puanı ve BIS'in plan yapmama dürtüsellik puanı PKOS grubunda daha yüksekti. Hem PKOS hem de kontrol grubunda BKİ ile tüm ölçek puanları arasında pozitif korelasyon bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçları, PKOS'lu kadınlarda mevcut ve çocukluk çağı DEHB semptomlarının ve dürtüselliğinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca PKOS ve kontrol grubundaki yüksek serum androjen seviyeleri ve obezite hem yetişkin DEHB semptomları hem de dürtüsellik ile ilişkilidir. Bulgularımızı doğrulamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu hastaları sadece jinekolog değil multidisipliner bir ekibin de muayene etmesini öneriyoruz.
INTRODUCTION: Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) is an important neurodevelopmental psychiatric disorder with childhood onset and continues into adulthood. Studies suggest that androgens and obesity are involved in the etiology of ADHD. Polycystic ovary syndrome (PCOS) is a common endocrine disorder characterized by hyperandrogenemia. The goal of this study is to investigate ADHD symptoms and the relation of with obesity in women with PCOS.
METHODS: One hundred twenty five PCOS patients with biochemical hyperandrogenemia were recruited for the study group. For comparison, 125 healthy women were included the study. Current and childhood ADHD symptoms were assessed by using the Adult ADHD Self-Report Scale (ASRS) and Wender-Utah Rating Scale (WURS) and impulsivity was assesed by using the Barrat Impulsivity Scale (BIS).
RESULTS: There were no significant difference between the groups in terms of sociodemographic characteristics, but Body Mass Index (BMI) was significantly higher in the PCOS group than the control group. Women with PCOS had significantly higher total current (ASRS) and total childhood (WURS) ADHD scores than controls. Inattention score of ASRS and hyperactivity-Impulsivity score of ASRS were higher in PCOS group. Women with PCOS had significantly higher total impulsivity (BIS) scores than controls. Attention impulsivity score of BIS, motor impulsivity score of BIS and Non-planning impulsivity score of BIS were higher in PCOS group. A positive correlation was found between BMI and all scale scores in both PCOS and control groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the study show that women with PCOS have higher current and childhood ADHD symptoms and impulsivity. Also, high serum androgen levels and obesity in the PCOS and control group are associated with both adult ADHD symptoms and impulsivity. Further studies are needed to confirm our findings. We suggest that not only gynecologist but also a multidisciplinary team should examine these patients.

4.Frequency and predictors of premenstrual dysphoric disorder and its association with affective temperaments
Irem Ekmekçi Ertek, Mehmet Ünler, Aysegul Yay Pençe, Aycan Kayalar
doi: 10.5505/kpd.2023.87049  Pages 254 - 263
GİRİŞ ve AMAÇ: Premenstrüel disforik bozukluk, kadınların önemli bir bölümünü etkileyen ve yaşam kalitesinin bozulmasına neden olan klinik olarak önemli bir durumdur. Bu çalışmada premenstrüel disforik bozukluk sıklığının; demografik ve klinik değişkenler ve afektif mizaçlar ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 408 sağlıklı kadın katılımcıya sosyodemografik veriler, Premenstrual Semptom Tarama Aracı ve Memphis, Pisa, Paris ve San Diego Mizaç Değerlendirilmesi-Özbildirim Ölçeği’ni içeren çevrimiçi bir anket formu uygulanmıştır.
BULGULAR: Premenstrüel disforik bozukluk ve orta-şiddetli premenstrüel sendrom sıklığı sırasıyla %13,2 ve %14,5 dir. Yaşam boyu psikiyatrik tanı varlığı, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, intihar girişimi ve anksiyeteli mizaç özellikleri premenstrüel disforik bozukluk grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Siklotimik ve anksiyeteli mizaçlar, Premenstrüel Semptom Tarama Aracı-Bölüm A puanları üzerinde pozitif yordayıcı etkiye sahiptir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız anksiyeteli ve siklotimik mizaç özellikleri ile premenstrüel disforik bozukluk semptom şiddeti arasında olası bir ilişki olduğunu göstermektedir. Siklotimik ve anksiyöz mizaç özellikleri olan kadınlarda premenstrual belirtilerin şiddeti daha fazla olabilir. Ancak bu yargı için premenstrual disforik bozukluk tanısının klinik görüşme ile belirlendiği geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Premenstrual Dysphoric Disorder is a clinically important condition that affects a significant proportion of women and causes deterioration of quality of life. In this study, it was aimed to evaluate the frequency of premenstrual dysphoric disorder and its relationship with demographic and clinical variables and affective temperaments.
METHODS: An online survey form including sociodemographic data, Premenstrual Symptoms Screening Tool, and Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, and San Diego Auto-questionnaire was applied to 408 healthy women participants.
RESULTS: The frequency of premenstrual dysphoric disorder and moderate to severe premenstrual syndrome were 13.2%, and 14.5%, respectively. The presence of lifetime psychiatric diagnosis, positive family history of psychiatric illness, suicide attempts, and anxious temperament were significantly higher in the premenstrual dysphoric disorder group. Cyclothymic and anxious temperaments had a positive predictive effect on the Premenstrual Symptoms Screening Tool Section A scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings show a possible relationship between anxious and cyclothymic temperament traits and premenstrual dysphoric disorder symptom severity. Premenstrual symptoms may be more severe in women with cyclothymic and anxious temperament features. However, large-scale studies in which the diagnosis of the premenstrual dysphoric disorder is determined by clinical interview are needed for this judgment.

5.The frequency of regular participation in the community mental health center program of patients with the diagnosis of psychotic disorders and evaluation of related factors
Ceyda Sardoğan, Bülent Kadri Gültekin
doi: 10.5505/kpd.2023.31644  Pages 264 - 271
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, psikotik bozukluk tanılı hastaların TRSM programına düzenli katılım sıklığı ve ilişkili tüm faktörlerin incelenmesi amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel türde yapılan araştırmaya İstanbul’da bulunan bir psikiyatri hastanesine bağlı TRSM’ye kayıtlı şizofreni ve diğer psikotik bozukluk tanılı 105 hasta dâhil edildi. Araştırmada Sosyodemografik Bilgi Formu, TRSM’ye Kayıtlı Hastaların Klinik Özellikler ve TRSM’ye İlişkin Görüşler Formu, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği (TTUOÖ), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (WHOQOL-BREF TR) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİÖ) kullanıldı.
BULGULAR: TRSM’ye kayıtlı hastaların TRSM programına düzenli katılım sıklığının %13.8 olduğu saptandı. TRSM programına düzenli katılan hastaların %75’i erkekti ve sosyal güvencesi olanların düzenli katılım sıklığı daha fazlaydı (p<0.05). Düzenli katılan hastaların 17.5 yıldan uzun süredir hastalık öyküsüne sahip olduğu ve hastaneye yatış öyküsünün bulunduğu saptandı. TRSM programına düzenli katılan hastaların düzensiz katılanlara göre aileleri tarafından daha çok desteklendiği görüldü (p<0.05). Hastalara TRSM’ye gelmelerinde etkili olan faktörler sorulduğunda; TRSM çalışanlarının güler yüzlü olması (%100), danışmana kolaylıkla ulaşabilme (%95), TRSM ortamının huzur verici olması (%92.5) ve psikiyatriste rahatlıkla ulaşabilme (%92.5) olarak sıraladılar.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çerçevede, TRSM’ye düzenli katılımı etkileyen faktörler dikkate alınarak hastaların TRSM programlarına düzenli katılım sıklığını artırmaya yönelik çalışmaların yapılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study was conducted to examine the frequency of regular participation in the Community Mental Health Center (CMHC) program of patients with the diagnosis of psychotic disorders and to evaluate related all factors.
METHODS: The cross-sectional study included 105 patients, diagnosing with schizophrenia and other psychotic disorders according to the DSM-5, who were registered at the CMHC in İstanbul. Inventory tools included a Socio-demographic Information Form, A Questionnaire on Clinical Characteristics of Patients Registered to the CMHC and their Opinions on CMHC, Medication Adherence Rating Scale (MARS), Internalized Stigma in Mental Illness (ISMI), Turkish Version of the World Health Organization Quality of Life (WHOQOL-BREF TR) and the Clinical Global Impression Scale (CGI).
RESULTS: The frequency of regular participation in the CMHC program was found to be 13.8%. Three quarters of the patients with regular participation in the CMHC program were males and the patients with social insurance had a higher frequency of regular participation (p<0.05). Those having regular participation had a history of illness for more than 17.5 years and history of hospitalization (p<0.05). Regular participation in the CMHC program was also associated with a higher family support (p<0.05). Most affecting factors that encouraged the patients to visit the CMHC ranked in the following order: friendly relations of CMHC employees (100%), easy access to the counselor (95%), peaceful CMHC environment (92.5%), and easy access to a psychiatrist (92.5%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this context, attempts to increase the participation of patients in CMHC programs should consider the factors that improve regular participation.

6.Cognitive profiles of children with attention deficit hyperactivity disorder: Differences between those with and without comorbid psychiatric diagnoses
Herdem Aslan Genç, Romina Markaroğlu, Serra Muradoğlu, Işıl Necef, Tuba Mutluer
doi: 10.5505/kpd.2023.92255  Pages 272 - 281
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklar için Wechsler Zeka Ölçeği–Dördüncü Baskı (WISC-IV), dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan çocuklarda bilişsel yetenekleri ölçmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada DEHB ve eşlik eden psikiyatrik bozukluğu olan çocukların bilişsel profillerinin sadece DEHB olan çocuklardan farklı olup olmadığının, özellikle işlem hızı indeksi puanlarının iki grup arasında farklılık gösterip göstermediğinin incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Katılımcılar, DEHB tanısı almış ve WISC-IV testini tamamlamış, yaşları 6-17 arasında değişen 245 çocuktan oluşuyordu. Katılımcılar psikiyatrik ek hastalığı olan (n=52) ve olmayan (n=193) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İki grup arasında tıbbi kayıtlarından geriye dönük olarak elde edilen yaş, cinsiyet, WISC-IV tam ölçek IQ ve alt test puanları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Psikiyatrik ek hastalığı olan gruptaki katılımcıların yaş ortalaması (11,56 + 3,25) ek hastalığı olmayan gruptan (10,08 + 2,78) anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,004). Ek hastalığı olan grubun işlemleme hızı puanları (81,69 + 21,52) ek hastalığı olmayan grupla (89,88 + 19,105) karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,008).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar, DEHB ve eşlik eden psikiyatrik bozuklukları olan çocukların bilişsel profillerinin yalnızca DEHB olan çocuklardan farklı olduğu hipotezini desteklemektedir. Bu bulgular, DEHB'nin değerlendirilmesi ve tanısının yanı sıra DEHB olan çocuklarda olası psikiyatrik ek hastalıkların belirlenmesinde bilişsel değerlendirmelerin rolü hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır.
INTRODUCTION: The Wechsler Intelligence Scale for Children – Fourth Edition (WISC-IV) is widely used to measure cognitive abilities of children with attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD). In this study, we aimed to investigate whether the cognitive profiles of children with ADHD and comorbid psychiatric disorders differ from those of children with a diagnosis of ADHD only. Specifically, the study aimed to examine whether the processing speed index (PSI) scores differed between the two groups.
METHODS: The participants were 245 children aged between 6 and 17 years old, who had been diagnosed with ADHD and completed the WISC-IV test. The participants were divided into two groups, one with a psychiatric comorbidity (n=52) and one without (n=193). The two groups were compared regarding age, sex, WISC-IV full scale IQ, and subtest scores which were retrospectively collected from medical records.
RESULTS: The results showed that the mean age of the comorbidity group (11.56 + 3.25) was higher than the group without comorbidities (10.08 + 2,78, p=0.004). Furthermore, the group with comorbidities had lower PSI scores (81.69 + 21.518) compared to the group without comorbidities (89.88 + 19.105, p=0.008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results support the hypothesis that the cognitive profiles of children with ADHD and comorbid psychiatric disorders differ from those of children with ADHD only. These findings provide important insights for the assessment and diagnosis of ADHD, as well as the role of cognitive assessments in identifying potential comorbidities in children with ADHD.

7.Decision-making under ambiguity in patients with social anxiety disorder
Hasan Demirci, Efruz Pirdoğan Aydın, Bekir Alp Kamazoğlu, Ömer Akil Özer
doi: 10.5505/kpd.2023.82713  Pages 282 - 292
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) hastalarının belirsiz durumlar altında karar verme işlevlerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırması amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 79 SAB tanılı hasta (47 yaygın tip ve 32 yaygın olmayan tip) alındı. Hasta grubu ile yaş, cinsiyet, eğitim açısından eşleştirilmiş 72 kişi sağlıklı kontrol grubu olarak alındı. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (DSKÖ), Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği (LSAÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11-KF) ve Iowa Kumar Testi (IKT) uygulandı
BULGULAR: SAB hastalarının karar verme performansları sağlıklı kontrol grubuyla benzerdi. SAB alt tiplerinde ise yaygın tip, yaygın olmayan tipe göre IKT görevinde düşük performans göstermiştir. Yaygın olmayan tip, ilk 20 kart seçiminden sonra avantajlı destelerden daha çok seçim yaparak performanslarını arttırmıştır ve öğrenme etkisi göstermeyi başarmıştır. Buna karşın yaygın tip ise sadece beşinci blokta öğrenme etkisi göstermiştir, diğer bloklarda ise dezavantajlı kartlardan seçim yapmaya devam etmiştir
TARTIŞMA ve SONUÇ: SAB tanılı hastalar, sağlıklı kontrol grubu gibi avantajlı desteleri tercih etmiş ve dezavantajlı destelerden kaçınmayı öğrenmiştir. Alt tiplerde yaygın tipin karar verme performansı bozuktu. Yaygın alt tipteki karar verme süreçlerinde bozulmanın kısa vadede kazandıran ama uzun vadede kaybettiren seçimler ve geribildirimden yararlanamamakla ilgiliydi. SAB alt tipler arasında karar verme süreçlerindeki bu ayrışmanın tiplerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
INTRODUCTION: The study aimed to compare the decision-making functions of patients with social anxiety disorder (SAD) under ambiguity with healthy controls
METHODS: Seventy-nine patients with SAD (47 with generalized subtype, and 32 with nongeneralized subtype) were included in the study. The healthy control group consisted of 72 individuals who were matched with the patient group in terms of age, sex, and education. Sociodemographic Data Form, Beck Depression Inventory (BDI), State-Trait Anxiety Inventory (STAI), Liebowitz Social Anxiety Scale (LSAS), Barratt Impulsiveness Scale-Short Form (BIS-15), and Iowa Gambling Test (IGT) were administered to all participants
RESULTS: The decision-making performance of patients with SAD was similar to healthy control group. In SAD subtypes, the generalized type performed poorly in the IGT compared with the nongeneralized subtype type. Participants with nongeneralized subtype increased their performance by choosing more advantageous decks after the first 20 card selections and showed a learning effect. Those with generalized type showed a learning effect only in block 5 and continued to choose from disadvantageous cards in the other blocks
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with SAD preferred advantageous decks like healthy control group and learned to avoid disadvantageous decks. The decision-making performance of the generalized type was impaired. The generalized subtype made choices that won in the short run but lost in the long run and did not benefit from feedback. We believe that this separation in decision-making processes among SAD subtypes will contribute to a better understanding of the types.

8.Assessment of suicide risk among newly diagnosed cancer patients
Osman Hasan Tahsin Kilic, İhsan Aksoy, Umut Varol, Murat Anil, Ahmet Alacacioglu, Afra Sevde Çetin
doi: 10.5505/kpd.2023.48902  Pages 293 - 299
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye'de yeni tanı almış kanser hastalarında intihar eğiliminin klinik (kanser tip ve evresi, semptom, yaşam kalitesi), demografik ve psikolojik (sosyal destek, anksiyete ve depresyon) risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya yeni tanı almış (0-1 ay) 122 kanser hastası dahil edildi ve Sosyodemografik Form, İntihar Olasılığı Ölçeği (SPS), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS), Avrupa Araştırma ve Tedavi Kurumu (EORTC) yaşam kalitesi anketi (QLQ-C30), Edmonton Semptom Değerlendirme Sistemi (ESAS) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) ile değerlendirildi.
BULGULAR: SPS puanları ile yaş, cinsiyet, metastatik kansere sahip olmak, dindar olmak, medeni durum, sağlık sigortasına sahip olmak veya çalışmak arasında ilişki yoktu. EORTC QLQ-C30 bilişsel işlev (p= 0.003, r= -0.267) ve duygusal işlev (p= 0.006, r= -0.249) ve sosyal işlev (p= 0.019, r= -0.212) negatif yönde zayıf olarak SPS ile korele bulundu. ESAS değişkenleri arasında yalnızca şiddetli uykusuzluk yüksek SPS puanları ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (p= 0.012). SPS puanları ile HADS anksiyete (p=0.110) ve depresyon (p=0.591) seviyesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmedi. SPS ve MSPSS puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeni tanı almış Türk kanser hastalarında intihar riski ile çeşitli klinik ve sosyodemografik özellikler arasındaki ilişkiyi değerlendiren literatürde yayınlanmış bir çalışma bulunmamaktadır. Sonuçlarımıza göre, şiddetli uykusuzluğu olan ve bilişsel, duygusal ve sosyal işlevselliği zayıf olan kanser hastalarının değerlendirilmesinde intihar riskine dikkat edilmelidir.
INTRODUCTION: We aimed to assess clinical (type, grade, symptom, quality of life), demographical, and psychological (social support, anxiety, and depression) risk factors of suicidality among newly diagnosed cancer patients in Turkey.
METHODS: 122 cancer patients within their first month of diagnosis were enrolled in the study. Sociodemographic Form, Suicide Probability Scale (SPS), Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS), European Organization for Research and Treatment (EORTC) quality of life questionnaire (QLQ-C30), Edmonton Symptom Assessment System (ESAS), and Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS) were given to the patients.
RESULTS: There were no relationships between SPS scores and age, gender, having metastatic cancer, being religious, marital status, having health insurance or employment. The EORTC QLQ-C30 cognitive function (p= 0.003, r= -0.267) and emotional function (p= 0.006, r= -0.249) and social function (p= 0.019, r= -0.212) were found to be negatively and weakly correlated with SPS. Among ESAS variables, only severe insomnia was significantly correlated with high SPS scores (p= 0.012). There were no statistical significance between SPS scores and having anxiety (p=0.110) or depression (p=0.591). There was no statistically significant relationship between SPS and MSPSS scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There have been no study published in the literature that assesses the correlation between suicide risk and a variety of clinical and sociodemographic characteristics among Turkish cancer patients who have just received a diagnosis. According to our results, special attention must be given to cancer patients with severe insomnia and poorer cognitive, emotional, and social functioning.

9.Evaluation of dynamic thiol/disulfide balance and oxidative metabolism in obsessive compulsive disorder patients
Ömer Furkan Yılmaz, Fatma Kartal, Şükrü Kartalcı
doi: 10.5505/kpd.2023.98853  Pages 300 - 308
GİRİŞ ve AMAÇ: OKB tanılı hastalarda ve sağlıklı kontrollerde hem plazma hem de eritrosit de Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), Tiyol/Disülfid düzeyleri, Plazmada Malondialdehit (MDA) düzeyini değerlendirirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Obsesif Kompulsif bozukluk tanılı 47 hasta ve 49 sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, klinik global izlem ölçeği, Yale Brown obsesyon kompulsiyon ölçeği dolduruldu. Total Antioksidan Seviyesi (TAS), Total Oksidan Seviyesi (TOS) ölçümleri hem plazma hem eritrosit içinde, Malondialdehid (MDA), Tiyol/Disülfit ölçümleri ise sadece plazmada yapıldı.

BULGULAR: Çalışmaya alınan hastalar ve kontrol grubu plazma TAS, TOS, OSİ ve MDA değerleri açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenemedi. Ancak hasta grubunda TAS-Eritrosit düzeyleri sağlam kontrollere göre düşük (p<0.05), OSI- Eritrosit düzeyleri ise yüksekti (p<0.05). Hasta grubunda Plazma Total Tiyol düzeylerinde sağlam kontrollere göre bir değişiklik gözlenmezken, Plazma Native Tiyol düzeyleri anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.001). Hasta grubunun Plazma Disülfit düzeyleri ise anlamlı derecede daha düşüktü (p<0.05).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Plazmada antioksidan bir molekül olan Native Tiyol düzeyinin OKB hastalarında artmış olması eritrosit içinde azalan antioksidan kapasiteyi kompanse etme çabası olarak yorumlanabilir. Bu sonuçlara göre OKB gibi psikiyatrik hastalıklarda oksidatif stres parametreleri değerlendirilirken plazma total oksidan kapasite yanında tiyol/disülfit oranının da çalışılmasının önemli olduğu ayrıca sadece plazma değil eritrosit içinde de bu parametrelerin ölçülmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to analyze Total Oxidant Status (TOS), Total Antioxidant Status (TAS), Oxidative Stress Index (OSI) are determined in plasma and erythrocyte and thiol/disulfide and malondialdehyde (MDA) levels are determined in the plasma and erythrocyte of OCD patients and healthy controls.
METHODS: Our study was conducted with 47 obsessive compulsive disorder patients and 49 healthy controls. All participants completed the sociodemographic data form, clinical global follow-up scale, and Yale Brown obsession-compulsion scale. Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status (TOS) are determined in the plasma and erythrocyte, and malondialdehyde (MDA) and thiol/disulfide levels are determined in plasma.

RESULTS: The comparison of the patient and control group plasma TAS, TOS, OSI and MDA levels revealed no statistically significant difference between these parameters. However, erythrocyte TAS was lower in the patient group (p<0.05) and erythrocyte OSI was higher (p<0.05) when compared to healthy controls. While there was no difference between patient and control group plasma total thiol levels, plasma-native thiol levels were significantly higher in the patient group (p<0.001). Plasma disulfide levels were significantly lower in the patient group (p<0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The analysis of various oxidation marker findings in plasma and erythrocyte revealed that the differences between oxidative stress parameters could have started in the erythrocyte. The elevation in plasma native thiol levels in patients with OCD patients suggested an adaptive mechanism that compensated for the low erythrocyte antioxidant capacity.


REVIEW
10.Earthquake and mental health of healthcare workers: A systematic review
Şeyma Sehlikoğlu, Imran Gökçen Yilmaz Karaman, Cennet Yastıbaş Kaçar, Mustafa Emin Canakci
doi: 10.5505/kpd.2023.70845  Pages 309 - 318
Bu sistemik derleme, depremin sağlık çalışanları üzerindeki ruhsal etkilerini ve bunu etkileyen değişkenleri incelemeyi amaçlamaktadır. İncelemeye dahil edilen 11 araştırma makalesi, depremin sağlık çalışanları üzerindeki ruhsal etkilerini farklı ruh sağlığı çıktıları altında kategorize ederek değerlendirmiştir. Veri tabanlarının anahtar kelimeler aracılığıyla taranması neticesinde sağlık çalışanlarının travma sonrası stres bozukluğu, tükenmişlik, depresyon, stres, yaşam kalitesinde bozulma yaşadıkları görülmüştür. Deprem sonrası sağlık çalışanlarının ruh sağlığını etkileyen cinsiyet, mesleki ve deprem ilişkili faktörler, kişilik özellikleri ile sosyal destek, baş etme stratejileri, psikolojik dayanıklılık, kişisel ihtiyaçların karşılanması yer almaktadır. Derleme çalışması, deprem sonrası sağlık çalışanlarında olumsuz ruh sağlığı etkilerini azaltmaya yönelik uygulanabilecek müdahaleler için önemli ipuçlarına işaret etmektedir.
This systematic review aims to examine the psychological effects of earthquakes on healthcare workers and the related variables influencing these psychological effects. This study includes 11 research articles that assessed the psychological effects of earthquakes on healthcare workers by categorizing them under various mental health outcomes. Through keyword searches in databases, it was observed that healthcare workers experienced posttraumatic stress disorder, burnout, depression, stress, and decline in quality of life. Factors affecting the mental health of healthcare workers after earthquakes include gender, professional and earthquake-related factors, personality traits, social support, coping strategies, psychological resilience, and meeting personal needs. The review study provides important clues for interventions that could reduce negative mental health effects on healthcare workers following earthquakes.

LookUs & Online Makale