ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 9 (4)
Cilt: 9  Sayı: 4 - 2006
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Depresyon Hastalarında Tıp Dışı Yardım Arama Davranışı: Aleksitimi Bir Etken Olabilir mi?
Extra Medical Ways of Help-seeking Behaviour in Patients with Depression: Can Alexithymia be a Contributing Factor?
Evrim Özkorumak, Hüseyin Güleç, Samet Köse, Jeffrey Borckardt, Kemal Sayar
Sayfalar 161 - 169
Amaç: Aleksitimi, duyguların sözel ifade ve iletilmesinde zorluk, imgelem yeteneğinde zayıflık, soyutlama ile belirgin düşünce ve duygularla bedensel duyumlar arasında ayrım yapamama ile belirgin çok boyutlu bir yapıdır. Bu çalışmanın amacı, tıp dışı yardım arama davranışında bulunan major depresif bozukluk (MDB) tanısı almış hastaların aleksitimik olup olmadığının araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışma, Trabzon ve Rize'de beş ayrı hastanede MDB tanısı konulan 100 hasta ile yürütülmüştür. Çalışmaya katılan hastalara Hamilton Anksiyete Ölçeği ve Hamilton Depresyon Ölçeği, Yirmi Soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği, Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği ve Belirti Semptom Tarama Check Listesi bedenselleştirme alt ölçeği ve sosyodemografik veri formu verilmiştir. Bulgular: Hastaların %24'ünün (n=24) tıp dışı yardım arayışında bulunduğu saptandı. Tıp dışı yardım arayışında bulunan hastalar, psikiyatrist dışı diğer doktorlara daha fazla başvurdukları ve Toronto Aleksitimi Ölçeğinin Duygularını Söze Dökme alt-ölçeğinin diğer gruba göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı. Eğitim süresi kovaryat olarak alınınca, Dışa Dönük Düşünme dışında tüm Toronto Aleksitimi ölçeklerinin de tıp dışı yardım arayışında bulunan grupta, diğer gruptan yüksek olduğu görüldü. Lojistik regresyon analizinde, tıp dışı yardım arama davranışı üzerinde yalnızca Duygulan Söze Dökmede Güçlük altölçeğinin istatistiksel olarak anlamlı yüklemede bulunduğu saptandı. Sonuç: Tıp dışı tedavi arama davranışı ile duygularını söze dökmede güçlük çekme ve psikiyatri dışında diğer doktorlara gitme arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır. Aleksitimik olan depresif hastalar beklenenin dışında hastalık davranışı gösterebilir ve belirtilerini aktarmakta zorluk çekebilirler. Anahtar Sözcükler: Tıp dışı yardım arama, depresyon, aleksitimi.
Objective: Alexithymia refers to a specific disturbance in emotional processing that is manifested by difficulties in identifying and verbalizing feelings, a paucity of fantasy and dreams, and a tendency to think in a concrete, utilitarian way, and by an inability to discriminate between feelings and physical sensations. The objective of this study is to investigate whether there is any difference of alexithymia construction in the patients seeking extramedical help. Method: The sample consisted of 100 patients who were diagnosed as major depressive disorder (MDD) according to the DSM-IV criteria in five State Hospitals of Trabzon and Rize, Turkey. Participants were administered a sociodemographic questionnaire form, the Hamilton Anxiety Scale, the Hamilton Rating Scale for Depression, the 20 Item Toronto Alexithymia Scale, the Somatosensory Amplification Scale and the somatization subscale of the SCL-90R. Sociodemographic data and psychometric measures were compared among the patients who sought extramedical help and who did not. Results: Twenty-four of 100 participants sought extramedical help. Patient seeking extramedical help had significantly higher scores on the second dimension of the TAS-20 and more frequently asked help from other medical doctors. When the duration of education was controlled for, there was a significant difference on the measures of all alexithymia tests except Externally Oriented Thinking between the groups. Only Difficulty in Expressing Feelings significantly added variance in predicting extramedical help seeking behavior. Conclusion: Patients seeking extramedical help were found to have more difficulty in describing feelings and tendency to consult other medical doctors. MDD patients with alexithymia may show abnormal illness behavior and difficulty in expressing their complaints.

2.
Obezitede Tedaviye Yanıt ve Aleksitimi
The Response to Obesity Treatment and Alexithymia
Artuner Deveci, M. Murat Demet, Bilgin Özmen, Sabriye Özkay Kafesçiler, Erol Özmen, Zeliha Hekimsoy, Feyzullah Güçlü
Sayfalar 170 - 176
Amaç: Obezite kronik ve ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Aleksitimi emosyonel işlevsellikte kısıtlılık, fantezi yaşantısında yetersizlik ve duygulan ifade etmek için uygun söz bulamama şeklinde bir kişilik özelliğini tanımlamak üzere kullanılmıştır. Bu araştırmada, obezite tedavisindeki başarıya göre aleksitimi düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma grubunu Endokrinoloji polikliniğine başvuran hastalardan obezite tanısı alan ardışık 64 hasta oluşturmuştur Bu hastaların %53.1 (n=34)'inin obezite tedavisi başarılı, %46.9'unun (n=30) başarısız olduğu saptanmıştır. Başlangıçta hastalara DSM-IV I. eksen bozuklukları araştırmak için yapılandırılmış klinik görüşme çizelgesi klinik versiyonu (SCID-I) uygulanmıştır. Hastalarda Sosyodemografik Bilgi Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği kullanılmıştır. Ölçek puanı ile beden kitle indeksi (BKİ) ilişkisi için t-testi uygulanmıştır. Bulgular: Beden kitle indeksi ortalaması 37.9 6.0 kg/m2 bulunmuştur Hastaların ortalama yaşı 42.4 12.1 olarak saptanmıştır. Hastaların %92.2'si (n=59) kadın, %59.4'ü (n=38) ev kadını, %42.2'si (n=27) ilkokul mezunu, %78.1'i (n = 50) evli olarak saptanmıştır. Hastaların 22'sinde (%34.4) DSM-IV'e göre psikiyatrik tanı saptanmıştır. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası aleksitimi puanlan açısından hem tedavide başarılı grup (p=0.096) hem de tedavide başarısız grupta (p=0.138) istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Bu araştırmada, obezite tedavisi başarısı ile aleksitimi düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Obezitede tedavi ve aleksitimi arasındaki ilişkiyi belirleyebilmek için daha fazla araştırmanın yürütülmesine gereksinim vardır.
Objectives: Obesity is a chronic disorder and a serious public health problem. Alexithymia may be considered as a personality feature characterized by poorness of imaginary life, speech focused on actual facts and physical sensations, general inaccuracy in or paucity of the words used to express emotions, and recourse to acting out to avoid intrapsychic conflicts. In this study, it is aimed to investigate levels of alexithymia in a group of obese patients according to the success of obesity treatment. Method: The sample was consisted of 64 obese persons consecutively admitted to the Celal Bayar University Hospital Endocrinology Department. Of the whole patients, 53.1 % (n=34) was successful treatment. At the first, the trained clinical psychiatrists interviewed the patients with the Structural Clinical Interview for DSM-IV (SCID). The patients were applied to the Sociodemographic Data Form, Toronto Alexithymia Scale. The influence of body mass index (BMI) of the patients on scales scores were investigated by t-test. Results: The mean BMI was 37.9 6.0 kg/m2. The mean age was 42.4 12.1. Of the whole patients, 92.2% (n = 59) was women. 59.4% (n=38) of the patients were housewife. 42.2% (n=27) of the patients were graduated from primary school. 78.1% (n = 50) of the patients were married. Twenty-two patients (34.4%) had a current DSM-IV diagnosis. It wasn't statistically a significant difference both the succesful treatment group (p=0.096) and the unsuc- cesful treatment group (p=0.138) according the alexithymia scores in pre-treatment and post-treatment. Conclusion: In this sudy, it wasn't a significant association between success of obesity treatment and levels of alexithymia. More studies is necessary to indicate between alexithymia and treatment in obesity.

3.
Yaşlılarda Depresif Belirtiler ve Bilişsel Bozukluğu Etkileyebilecek Etkenler
Factors Influencing Depressive Symptoms and Cognitive Disorders Among Elderly
Mustafa İlhan, Işıl Maral, Mehmet Kitapçı, Selçuk Aslan, Nuri Çakır, M.Ali Bumin
Sayfalar 177 - 184
Amaç: Yaşlılarda depresif belirtiler ve bilişsel bozuklukları etkileyebilecek yaş, cinsiyet, eğitim, sosyal güvence, kronik hastalık etkenleri ile tiroid hormonları, vitamin B12, folik asit gibi hormonal ve esansiyel etkenleri bir arada değerlendirerek depresif belirtiler ve bilişsel bozukluklar için risk etkenlerini saptamaktır. Yöntem: Ankara'da iki huzurevinde yaşayan 191 kişi üzerinde yapılan araştırmada demografik bilgi anketi, Eğitimsizler için Standardize Mini Mental Test (SMMT-E), Yaşlılar için Depresyon Ölçeği (YDÖ) kullanıldı. Venöz kan örneklerinden ST3, ST4, TSH, Vitamin B12 ve Folik Asit çalışıldı. Depresif belirtiler ve bilişsel bozukluğu etkileyebilecek etkenler lojistik regres- yon ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 76.5±8.3'tür, %60.7'si kadın, %39.3'ü erkektir. Yaşlıların %48.2'sinde depresif belirtiler, %50.8'inde bilişsel bozukluk vardır. Depresif belirti olasılığı, fiziksel kronik hastalığı olanlarda olmayanlara göre 3.75; sosyal güvencesi olmayanlarda olanlara göre 3.84; son bir ayda yaşamı olumsuz etkileyen olay yaşayanlarda yaşamayanlara göre 9.77; bilişsel bozukluğu olanlarda olmayanlara göre 3.01 kat fazladır. Huzurevinde geçirilen süre 1 yıldan fazla olanlarda 0.4 kat azdır Bilişsel bozukluk riski, 75 yaş ve üzerinde olanlarda 6.30; ilkokul mezunu olmayanlarda 6.80; depresyonu olanlarda 3.23 kat fazladır. Sonuç: Yaşlılara verilecek sağlık hizmetlerin planlanmasında belirlenen risk etkenleri dikkate alınmalıdır.
Objectives: The objective is to determine the risk factors for depressive symptoms and cognitive disorders among elderly evaluating essential and hormonal factors such as age, gender, educational status, health insurance, chronic disease and thyroid hormones, vitamin B12, folic acid. Method: 191 elderly living in two nursing homes in Ankara were included into the study. The demographic information questionnaire, Mini Mental State Examination test for Illiterate (MMSE) and Geriatric Depression Scale (GDS) were used for the data collection. Serum TSH, FT3, FT4 levels, vitamin B12 and folic acid levels in venous blood samples were investigated Factors which could influence depressive symptoms and cognitive disorder were evaluated with multivariate logistic regression analysis. Results: The mean age of the subjects was 76.5±8.3; 60.3% of them were female and 39.7% were male. 48.2% of the subjects had depressive symptoms and 50.8% had cognitive disorder. The depressive symptom risk was 3.75 times higher in those who had any chronic disease; 3.84 times in those who had not health insurance; 9.77 times for those who had any life event fluenced negatively his/her life; 3.01 times for those with cognitive disorder. There was 0.4 times decreased risk for the subjects living in nursing home more than a year. Cognitive disorder risk was 6.30 times higher for 75 and over age group; 6.80 times higher for those who were illiterate or not completed the primary school and 3.23 times in those with depression. Conclusion: It is required to take into consideration the determined risk factors to plan the elderly health services.

DERLEME
4.
Kanser Tedavisi Gören Çocuk ve Gençlerde Uzun Süreli İzlem Sürecinde Psikososyal ¦¦ Özelliklerin Tanımlanması ve Genel Yaklaşım ¦ İlkeleri
Psychosocial Characteristics of Children and Adolescents on Long-Term Follow-Up Treatment of Cancer and General Principles
Burcu Özbaran, Serpil Erermiş
Sayfalar 185 - 190
Son 30-40 yıl içerisinde ilerleyen tedavi yöntemleriyle birlikte, çocukluk çağı kanserleri ölümcül olmaktan çıkıp kronik hastalıklar haline gelmeye başlamıştır. Sağ kalım oranlarının artmasıyla birlikte başa çıkılması gereken sorunlar da değişmektedir. Kanser hastalığı olan çocuk ve gençlerin uzun süreli izleminde bilişsel ve duygusal alanda çeşitli psikiyatrik belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Bu derleme yazısında, kanser hastalığı olan çocuk ve gençlerin yoğun tedavi süreci sonrasında gelişebilecek psikiyatrik bozuklukların, normal yaşama uyum sürecinde karşılaşabileceği psikososyal sorunların, aile düzeninde ve aile bireyleri arasındaki dinamiklerdeki değişikliklerin incelenmesi amaçlanmış, Pubmed arama motoru kullanılarak ulaşılabilen 45 adet kaynak taranmış, 34'ünden yaralanılmıştır. Kanser hastalığı olan çocukların uzun süreli izleminde duygusal ve bilişsel alanlarda etkilenmeler yaşadıkları belirlenmiştir. Normal yaşama geri dönüş, sosyal ortama uyum sağlama gibi aşamalarda zorlukları olabildiği görülmüştür. Özellikle aile ile işbirliği içinde çalışmanın, çocukların uzun dönem sekelleriyle başa çıkmada yararlı olduğu vurgulanmıştır. Çocukların hastalıktan duygusal etkilenme durumları üzerine yapılmış araştırmalardaki farklı sonuçların daha ileriki çalışmalarla netleştirilmesi gerektiği dikkati çekmiştir. Sonuç olarak, çocukluk ve gençlik dönemindeki kanser hastalığı, tüm yaşamı etkileyen bir durumdur. Örselenmenin olumsuz etkilerini azaltabilmek için, çocuğun bireysel desteklenmesi dışında, aile ile de çalışmak, psikososyal etmenleri göz önünde bulundurmak yararlı olacaktır.
Childhood cancers can be defined as chronically diseases related to new treatment strategies in recent 30-40 years. Problem areas have also changed depending on increasing survival rates. Cognitive and emotional symptoms can be revealed by children and adolescents with cancer on long-term follow-up period. In this review it's aimed to investigate the psychiatric disorders, psychosocial problems of children by adaptation period to normal daily life after intensive cancer treatment. For this review 45 studies were evaluated and 34 of them were used. Pubmed search engine was used for this purpose. Cancer has long-term impacts on children by emotional and cognitive states. Children with cancer may have difficulties by adaptation to daily life and to social environment after hospitalization period. Working with the family may be helpful by coping with long-term sequels of cancer disease and its treatment. Challenging results about emotional effects of cancer on children by various studies could be made clearer by future planning researches on this area. That the cancer has effects on whole life by children and adolescents, for decreasing the negative impacts of trauma, working with the family instead of working with the child alone and realize the psychosocial factors may be very helpful.

OLGU SUNUMU
5.
Cinsellikten Tiksinti Duyma Bozukluğu: Davranışçı Tedaviye Olumlu ve Hızlı Yanıt Veren Bir Olgu
Sexual Aversion Disorder: A Case of Favourable Outcome and Rapid Response to Behavioral Therapy
Sultan Doğan
Sayfalar 191 - 197
Cinsellikten tiksinti duyma bozukluğu, sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, bir cinsel eş ile genital cinsel ilişki kurmaktan aşırı tiksinti duyma ve bundan tümüyle (ya da hemen tümüyle) kaçınma ile karakterize bir cinsel işlev bozukluğudur. Seyrek rastlanan ve tedavisi zor olan bir hastalık olarak bilinmektedir, ilk kez 1987'de DSM sınıflandırmasına girmiş olmasına karşın cinsel işlev bozuklukları ile ilgili kitaplarda bağımsız bir başlık olmaktan çok cinsel isteksizlik, vajinismus, disparoni ile birlikte ya da cinsel tacizin bir sonucu olarak ele alınmaktadır. Kadınlarda daha sık görüldüğü ve tedavide en etkin yöntemin davranışçı duyarsızlaştırma yöntemi olduğu konusunda görüş birliği vardır. Bu yazıda 24 yaşında, 4 yıllık evliliği boyunca eşine dokunmayan, kendisine dokunulmasına izin vermeyen ve çıplak olarak sevişmeyi reddeden bir kadın cinsellikten tiksinti duyma bozukluğu olgusu sunulmuştur. 8-9 yaşlarındayken cinsel tacize uğrayan hasta, eşiyle çok nadiren cinsel ilişkiye giriyordu. Eşiyle birlikte terapiye alınan olgu şaşırtıcı derecede kısa sürede tamamen düzelmiştir. "Davranışsal duyarsızlaştırma" ve genel cinsel terapi ilkelerinin uygulandığı tedavi süreci toplam 3 oturumda tamamlanmıştır. Yazıda hastalığın klinik özellikleri, tanı, tedavi süreci ve tedaviye olumlu yanıtta etkili olabilecek etmenler tartışılmıştır. Ayrıca cinsellikten tiksinti duyma bozukluğunun uygun bilgilendirme ve terapi teknikleriyle bazen şaşırtıcı olabilecek kadar kısa sürede düzelebileceği vurgulanmıştır.
Sexual aversion disorder is a sexual dysfunction characterized with persistent or recurrent extreme aversion to, and avoidance of, all (or almost all) genital sexual contact with a sexual partner. It is known that it is a rare disorder and it is hard to treat. Although it entered DSM's classification in 1987, in books about sexual disorders it is not placed under its own title but discussed with sexual desire disorder, vaginusmus, dyspareunia or as a result of sexual abuse. There is a common opinion that it is seen more frequently with women and the most efficient treatment technique is the behavioral desensitization. This case report presents a 24-year-old woman, who had not touched her husband in her 4-year marriage and had not let him touch her and refused having sex naked. The patient, who was sexually abused when she was 8 or 9, had rarely had sex with her husband. The patient who was admitted to thearpy with her husband improved in a surprisingly short time. Treatment process, where "systematic desensitization" and general sexual therapy principles applied, was completed in 3 sessions. In this paper, clinical characteristics, diagnosis, treatment process of sexual aversion disorder, and factors that affected the treatment process positively were discussed. Moreover, it is emphasized that sexual aversion disorder could be treated in a surprisingly short time with proper therapy techniques and when patients are informed well.

6.
Klozapin Kullanımıyla İlişkili Miyokloni: Bir Olgu Sunumu
Clozapine-Induced Myoclonus: A Case Report
Aybala Sarıçiçek, Leyla Gülseren
Sayfalar 198 - 202
Klozapin dirençli şizofreni olgularının tedavisinde kullanılan, tipik antipsikotik ilaçlara göre daha az ekstrapi- ramidal yan etkisi olan güçlü bir atipik antipsikotik ilaçtır. Postsinaptik D2 reseptörlerine düşük affinitesi olması ve Di, D4 ve 5HT2 reseptörleri üzerinden etki etmesi ile tipik antipsikotiklerden ayrılır. Başlıca yan etkileri agranülositoz, epileptik nöbetler, ortostatik hipotansiyon, sedasyon ve hipersalivasyondur. Nöbetlerin yanısıra, miyokloni oluşmasını tetikleyebileceği bildirilmiştir. Miyokloni, bir kas ya da kas grubunda birdenbire ortaya çıkan, kısa süreli, düzensiz çekilmeler olarak tanımlanabilir. Birçok psikotrop ilaç miyokloni oluşmasını tetikleyebilir. Klozapin kullanımına bağlı olarak geliştiği bildirilen miyokloni olguları ile ilgili sınırlı sayıda yayın bulunmaktadır. Çeşitli araştırmacılar miyokloni oluşumunda, başta serotonin olmak üzere dopamin ve norad- renalinin yer aldığı monoaminerjik sistemin rolüne dikkat çekmişlerdir. Miyoklonik kasılmalar grand mal nöbetin habercisi olabilir. Bazı olgularda klozapinin düşük dozda kullanımıyla miyokloni geliştiği bildirilmiştir. Klozapin tedavisinin başlangıç dönemi miyokloni ve epileptik nöbetlerin görülmesi açısından en riskli dönemdir. Doz artımının yavaş yapılması nöbet görülme sıklığını azaltabilir. Klozapine bağlı miyokloni ortaya çıktığında ilacı tamamen kesmek, dozu azaltmak ya da antiepileptik ajanlarla birlikte tedaviye devam etmek önerilen seçenekler arasındadır. Bu yazıda klozapin tedavisi ile miyokloni ve düşme atağı gözlenen şizofreni tamlı bir olgu sunulacak ve bulgular ilgili yazın eşliğinde tartışılacaktır.
Clozapine is a potent atypical antipsychotic drug being used to treat treatment-refractory schizophrenia and has fewer extrapyramidal side effects in comparison to conventional antipsyhotic drugs. It has a weaker affinity for post-synaptic D2 receptors and exhibits its actions via D1, D4 and 5HT2 receptors. Side effects of major clinical importance include agranulocytosis, seizures, orthostasis, sedation and, hypersalivation. In addition to generalized seizures, clozapine may also produce myoclonus. Myoclonus can be defined as spontaneous, paroxysmal and irregular contractions of a muscle or muscle group. It can be focal or multi-focal. Many psychotropic drugs can induce myoclonus. There has been limited amount of scientific publications on clozapine-induced myoclonus. Several researchers have emphasized the role of monoaminergic system including especially serotonin, dopamine and noradrenalin in myoclonic activity. The GABA-ergic system has also been investigated because clonazepam and valproic acid sometimes alleviate this phenomenon. It is thought that myoclonic events could be precursors of generalized seizures. Clozapine-induced miyoclonus has been reported to occur at low doses in some cases. The time of initiation of treatment with clozapine appears to be a period of greater risk for myoclonus and seizures. Slower titration may reduce seizure rates. Discontinuation of drug, lowering of dosage, addition of anticonvulsant are recommended when clozapine-induced myoclonus occurs. We present here a schizophrenia patient treated with clozapine who experienced myoclonic jerks and drop attacks and we discuss these symptoms with the related literature.

 
 
Copyright © 2021 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale