ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 16 (4)
Cilt: 16  Sayı: 4 - 2013
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Çocuk ve Ergenlerde Cinsel İstismarın Psikiyatrik Sonuçlarını Etkileyen Faktörler
The Factors of Affecting Psychiatric Consequences of Sexual Abuse in Children and Adolescents
Yasemin Yulaf, Funda Özer Gümüştaş
Sayfalar 197 - 205
Amaç: Bu çalışmanın amacı, adli rapor istemiyle çocuk psikiyatrisi polikliniğine yönlendirilen, cinsel istismara uğramış çocuk ve ergenlerde istismarı takiben gelişebilecek psikiyatrik bozukluklara çocuğun kendisi, ailesi ve istismar ile ilgili değişkenlerin etkisini araştırmaktır. Yöntem: Tekirdağ Devlet Hastanesi çocuk psikiyatri polikliniğine Ocak 2011- Eylül 2013 tarihleri arasında adli rapor için getirilen cinsel istismara uğramış 77 olgunun dosya bilgileri geriye dönük olarak incelendi. Olguların sosyodemografik özellikleri, ruhsal bozukluk tanıları ve istismarla ilgili değişkenler belirlendi. Bulgular: İstismara uğramış çocuk ve ergenlerdeki eksen 1 psikiyatrik tanı varlığı ile mağdurun yaşı, anne-babalarının eğitim düzeyleri, cinsel istismarın türü ve istismarcı-mağdur yakınlığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Bu değişkenlerin hepsinin birden psikiyatrik tanı varlığı üzerine etkisini inceleyen regresyon analizi sonucunda, babanın eğitim düzeyi dışındakiler anlamlı etkisini yitirdi. Sonuç: Çalışmamız tüm faktörlerin etkisinden bağımsız bir şekilde cinsel istismarın psikiyatrik tanı varlığı açısından tek başına bir risk faktörü olduğunu desteklemektedir. Çocuk cinsel istismarı ruhsal hastalıkların ve davranışsal bozuklukların en önlenebilir nedenlerinden biridir. Bu konuda toplum çapında çocuk ve ergenlerin, ebeveynlerin bilgisinin arttırılması cinsel istismarın görülme sıklığını azaltmaya yardımcı olacaktır.
Objectives: The aim of this study was to investigate the effects of child himself, his/her family and abuse related variables on psychiatric disorders that can occur following sexual abuse in children and adolescents who were referred for forensic examination to child and adolescent psychiatry outpatient clinic. Method: File informations of 77 cases of sexual abuse who referred to Tekirdağ State Hospital, child psychiatry clinic between January 2011 and September 2013 were reviewed retrospectively. Sociodemographic characteristics, mental disorders and abuse-related variables were determined. Results: It was found that there was a significant relationship between presence of Axis 1 psychiatric diagnosis and the victim's age, parents' level of education, type of sexual abuse and perpetrator-victim closeness. As a result of regression analysis which examining the effect of all of these variables on psychiatric diagnosis, other variables except for father's education level has lost its significance. Conclusion: Our study supports that sexual abuse is a risk factor alone for the precence of psychiatric diagnosis independent from the effects of all other factors. Child sexual abuse is one of the most preventable causes of mental illness and behavioral disorders. Increasing the knowledge of children and adolescents and their parents will help to reduce the incidence of sexual abuse throughout the community.

2.
Tipik, Atipik Antipsikotik, Elektrokonvulsiv Tedavi ya da Birlikte Kullanımları ile Taburcu Edilen Şizofreni Tamlı Hastaların Altı Ay ¦ İçinde Tekrarlayan Yatış Oranları
Rehospitalization Rates of Patients with Schizophrenia Discharged on Typical, Atypical Antipsychotics. Electroconvulsive Therapy or Combination Treatment During Six Months
Bülent Kadri Gültekin, Jülide Güler, Sermin Kesebir
Sayfalar 206 - 213
Amaç: Bu çalışmada yatarak tedavi gören şizofreni tamlı hastalarda antipsikotik kullanımının (tipik, atipik, ya da her ikisi birlikte, uzun etkili ya da depo form ile birlikte ve EKT ile birlikte olmak üzere) tekrarlayan yatış üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Bu amaçla, 01 Nisan 2011- 30 Eylül 2011 tarihleri arasında Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatarak tedavi görmüş ve taburcu edilmiş, şizofreni tamlı 292 hasta çalışmaya dahil edildi. Tekrarlayan yatışın süresi, Kaplan-Meier sağkalım analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Tekrarlayan yatışı olan ve olmayan hastalar arasında, tipik, atipik ya da her iki grup antipsikotiğin birlikte kullanımı yönünden (p=0.175), uzun etkili ya da depo formda antipsikotik kullanımının olup olmadığı yönünden (p=0.624) ve son yatışta EKT uygulanıp uygulanmaması yönünden (p=0.239) fark bulunmadı. Yeniden yatışa kadar geçen süre, tipik, atipik ya da her iki grup antipsikotiğin birlikte kullanıldığı hastalar arasında (p=0.413), uzun etkili ya da depo formda antipsikotik kullanan ve kullanmayan hastalar arasında (p=0.084) ve son yatışta EKT uygulanan ve uygulanmayan hastalar arasında (p=0.708) farklı değildi. Sonuç: Bulgularımız, tekrarlayan yatışı önlemede sadece tedavi seçiminin etkili olmayacağını göstermiştir.
Objectives: In this study, it was aimed to investigate the influence of antipsychotic drug use (typical/atypical or both, together with long acting or depot form and ECT or not) on re-hospitalizations in schizophrenic patients. Method: For this purpose, 292 schizophrenic patients who had been hospitalized in Erenköy Training and Research Hospital for Psychiatric and Neurological Diseases between April 1th 2011 and September 30th 2011 and discharged thereafter were included in the study. Drugs of the patients on discharge were recorded. Whether the patients were re-hospitalized within 6 months after discharge was learned through interviews with the patients or their relatives. These data were verified using medical records. Duration of re-hospitaliza- tion was evaluated using Kaplan-Meier survival analysis. Results: No difference was found between the patients who were re-hospitalized or not in terms of using typical, atypical or both groups of antipsychotics (p=0.175), using long acting or depot form antipsychotics (p=0.624) and applying ECT on the last hospitalization (p=0.239). Duration until re-hospitalization was not different between patients who used typical, atypical or both groups of antipsychotics together (p=0.413), long acting or depot form antipsychotics (p=0.084) and who were applied ECT or not on the last re-hospitalization (p=0.708). Conclusion: Our results indicated that treatment selection alone is not effective for prevention of rehospitalization.

3.
Kalp Hastalarında Psikososyal Uyum, Depresyon, Anksiyete ve Stres Düzeylerine Bir Bakış
An Overview on Psychosocial Adaptation, Depression, Anxiety and Stress Levels in Patients with Heart Disease
Etem Erdal Erşan, Meral Kelleci, Berna Baysal
Sayfalar 214 - 224
Amaç: Bu çalışmada farklı kalp hastalığı tanılarına sahip hastaların yaşadığı psikososyal sorunları ve bunu etkilediği düşünülen bazı değişkenler arasındaki ilişki incelenmiştir. Yöntem: Araştırma bir üniversite hastanesinin Kardiyoloji Merkezi'nde yapıldı. Araştırmanın örneklemini yatarak tedavi gören, çalışmaya katılmayı kabul eden 150 hasta oluşturdu. Verilerin toplanmasında sosyo- demografik bilgi formu, Psikososyal Uyum Öz-Bildirim Ölçeği ve Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği kullanıldı, istatistiksel olarak veriler SPSS 14.0 programı aracılığıyla değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda psikososyal uyum-öz bildirim ölçeğinin aile çevresi alt boyutu açısından; kadınların erkeklere göre, ev hanımlarının diğer meslek gruplarına ve ekonomik durumu çok iyi olanların kötü olanlara göre; cinsel ilişkiler yönünden; herhangi bir işte çalışmayanların çalışanlara göre; geniş aile ilişkileri yönünden; ekonomisi kötü olanların iyi olanlara göre psikososyal uyumlarının yetersiz olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Toplam depresyon puanları; dul olanlarda, herhangi bir işte çalışmayanlarda ve yalnız yaşayanlarda; Toplam depresyon ve anksiyete puanları; kadın hastalarda, ekonomik durumu kötü olanlarda ve ev hanımlarında; toplam anksiyete ve toplam stres puanlarının okuryazar olmayan grupta daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Çalışmada, kalp hastalıklarında psikososyal uyumun bozulduğunu, depresyon, anksiyete ve stresin arttığını belirledik. Bu tablonun düzelmesi için psikososyal anlamda yapılması gerekenler önem taşımaktadır.
Objectives: The relation between psychosocial problems and some variables in the patients with various heart disease was examined in this study. Method: This study was held Cardiology Unit of University Research Hospital in Sivas. The study was realized on 150 hospitalized patients who accepted to participate in the study. In the collection of data, socio demographic data form, Psychosocial Adjustment to Illness Scale-Self-Report and Depression Anxiety Stress Scale were used. The data were statistically evaluated with SPSS 14.0 software, Results: In our study, in terms of family environment of psychosocial adaptation scale, compared to males, females, and compared to professionals those housewives and compared to those persons with insufficient income, those with good economic status and In terms of sexual relations, those unemployed compared to the employed ones, and in terms of great familial relations, those having insufficient economic status compared to those good economic status had insufficient psychosocial adaptation (p<0.05). Total depression scales were detected to be higher in those persons who are widow, and those unemployed, as well as those living alone (p<0.05). Total depression and anxiety scores were detected to be higher in females, those with insufficient economic income and housewives (p<0.05). Total anxiety and stress scores were detected to be higher in illiterates (p<0.05). Conclusion: In this study we found out that psychosocial adaptation was deteriorated, and depression, anxiety as well as stress were enhanced. To remediate this table studies on psychosocial perspective is important.

4.
Şizofreni Hastalarında Tekrarlayan Yatış Sıklığı ve Ongörücüleri
Frequency and Predictors of Recurrent Hospitalizations of Schizophrenic Patients
Bülent Kadri Gültekin, Jülide Güler, Sermin Kesebir, Abdülhalik Gülücü, Mine Ergelen
Sayfalar 225 - 231
Amaç: Bu çalışmada, yatarak tedavi gören şizofreni tamlı hastalarda, taburculuk sonrası 6 ay içerisinde yeniden yatış sıklığının ve bunu etkileyen sosyodemografik ve klinik değişkenlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu amaçla, 01 Nisan 2011- 30 Eylül 2011 tarihleri arasında, hastanemizde yatarak tedavi görmüş ve taburcu edilmiş, şizofreni tamlı 292 hasta çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Taburculuk sonrasındaki 6 aylık süre içinde 292 hastanın 50'si (%17.1) yeniden hastaneye yatmıştır. İlk kez hastane yatışı olan hastaların hiç biri bu süre içerisinde yeniden hastaneye yatmamıştır. Tekrarlayan yatışı olan hastaların ortalama yeniden yatış zamanı 85.6±52.1 gündür. Tekrarlayan yatış riski ailede psikoz öyküsü olanlarda 2.3 kat daha fazla görülürken hastalığın başlangıç yaşının küçülmesiyle arttığı, yatış sayısının artışıyla birlikte arttığı, yatış ve taburculuk PANSS puanlarının artışıyla birlikte arttığı görüldü. Sonuç: Yatarak tedavi gören şizofren hastaların izleminde, ailede psikoz öyküsü, hastalığın başlangıç yaşı, önceki yatış sayısı ve hastalığın şiddeti yeniden yatışı etkileyen etkenlerdir.
Objectives: In this study, it was aimed to investigate the frequency of re-hospitalizations within 6 months after discharge and sociodemographic and clinical variables affecting it in schizophrenic patients who were treated at the hospital. Method: For this purpose, 292 schizophrenic patients who were hospitalized, treated at our hospital and discharged from the hospital between April 10th 2011 and September 30th 2011 were included in the study. Sociodemographic and clinical data (positive and negative syndrome scale: PANSS) were obtained from medical records. Results: Fifty (17.1%) of 292 patients were re-hospitalized within 6 months after discharge. None of the patients who had been hospitalized for the first time were re-hospitalized during this period. Mean duration of re-hospitalization is 85.6±52.1 days. While re-hospitalization risk was 2.3 fold greater among the patients who had the family history of psychosis, it was seen to decrease as the age of onset got smaller, increase as the number of hospitalizations and PANSS scores on hospitalization and discharge increased. Conclusion: Family history of psychosis, age of onset of the disease, number of previous hospitalizations and disease severity are the factors which affect re-hospitalization in follow up of schizophrenic patients who are hospitalized.

DERLEME
5.
Dopaminerjik Reseptör Aşırı Duyarlılığı, Aşırı Duyarlılık Psikozu ve Antipsikotiklerle Tedavide Etkinlik Kaybı
Dopamine Receptor Supersensitivity, Supersensitivity Psychosis and Therapeutic Failure of Antipsychotic Treatment
Vesile Altınyazar, Nevzat Yüksel
Sayfalar 232 - 243
Şizofreni farmako tedavisinde önemli sorunlardan birisi alevlenmelerdir ve her zaman nedenleri açık değildir. Olasılıklardan birisi beynin uzun süreli antipsikotik (AP) tedavisine adaptasyon göstermesi ile tolerans ve yoksunluk belirtilerinin gelişmesi ve sonucunda antipsikotiklerde terapötik etkinlik kaybının gözlenmesidir. Aşırı duyarlılık psikozu olarak tanımlanan bu durumun nörobiyolojik nedenleri arasında postsinaptik dopaminerjik reseptörlerin up-regülasyonu, dopamine karşı aşırı duyarlı hale gelmeleri ve sinaptik ileti sonrası gen ifadesinde nöroad- aptif değişikliklerin bunu izlemesi sayılabilir. Klinik vakalarda dopamin aşırı duyarlılığının belirtileri olarak, anormal istemsiz hareketler, devam eden kalıntı belirtiler ve küçük yaşam olaylarına duyarlılık artışı gözlenebilir. Günlük uygulamada aşırı duyarlılık psikozu çoğunlukla hastalığın alevlenmesi olarak yorumlanmakta ve AP dozlarının arttırılması yoluna gidilmektedir. Fakat bu sadece kısa süreli ve geçici bir yarar sağlamaktadır. Antipsikotik sürdürüm tedavisinin mümkün olan en düşük dozda tutulmasının aşırı duyarlılık psikozu gelişimine karşı koruyucu olabileceği düşünülmektedir. Aşırı duyarlılık psikozu gelişen olgularda farmakotedavi yaklaşımlarında ise, farklı etki düzeneği olan ve dopaminerjik D2 reseptörlere daha düşük afinite gösteren bir antipsikotik ilaca geçmek, 2 adrenoseptör blokaj etkisi olan ilaçların tedaviye eklenmesi veya antiepileptiklerin (valproik asit, lamotrijin, topiramat) faydalı etkilerinin olduğu saptanmıştır.
One of the major problems in the treatment of schizophrenia is relapse, the reasons for which are not always clear. One of the possibilities is adaptation of the brain to long-term antipsychotic treatment, and the development of tolerance and withdrawal symptoms and subsequent observation of the loss of therapeutic efficacy of antipsychotics. Among the neurobiological causes of this condition, known as supersensitivity psychosis, are up- regulation of post-synaptic dopaminergic receptors, a progressive hypersensitivity to dopamine, and post- synaptic neuroadaptive changes in gene expression. Dopamine supersensitivity is observed as abnormal involuntary movements, increased sensitivity to minor life events and ongoing residual symptoms in clinical cases. In daily practice, supersensitivity psychosis is often interpreted as an exacerbation of the disorder, and is treated with increasing doses of AP. However, this only provides a short-term, temporary benefit. Keeping antipsychotic maintenance treatment at the lowest possible dose is thought to be protective against the development of supersensitivity psychosis. Among therapeutic approaches in patients who develop supersensitivity psychosis, switching to an antipsychotic drug with a different mechanism of action and a lower affinity for the D2 receptor, adding 2-adrenoceptor blocking drugs to the treatment, or treatment with antiepileptic drugs (valproic acid, lamotrigine, topiramate) were found to be of benefit.

OLGU SUNUMU
6.
Farklı Klinik Semptomlarla Ortaya Çıkan Narkolepsi Olguları
Narcolepsy Cases with Different Clinical Symptoms
Pınar Güzel Özdemir, Adem Aydın, Yavuz Selvi
Sayfalar 244 - 248
Narkolepsi, nadir görülen ve az tanınan ve atlanan bir durumdur. Aşırı gündüz uykululuğu, katapleksi, uyku paralizisi, hipnogojikve hipnopompik varsanılarla karak- terize bir bozukluktur. Gündüz aşırı uykululuğu narkolepsinin en önemli belirtisidir ve diğer psikiyatrik bozukluklarla karışabilir. Hastalığın katapleksi ile birlikte olan ve katapleksi ile birlikte olmayan şeklinde, birincil veya tıbbi duruma ikincil formları vardır. Çevresel ve genetik faktörlerin karmaşık bir etkileşimi neticesinde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Narkolepsi tanısı klinik olarak konmaktadır. Bununla birlikte son zamanlarda narkolepsi tanısında uyku bozuklukları tıbbı alanında önemli gelişmeler olmuştur. Stimülanlar, modafinil ve antidepresanlar narkolepside tedavide kullanılan ilaçlardır. Narkolepsinin farklı klinik belirtileri diğer psikiyatrik hastalıklarla örtüşebilir. Bu yazıda iki olgu sunumu yapılmıştır. İlk olgu, klinik belirtileri açısından epilepsi tanısını düşündüren, antiepileptik tedavi başlanan ancak tedaviden yanıt alınamayan, ayrıntılı incelemelerle narkolepsi tanısı konduktan sonra başarılı şekilde tedavi edilen bir olgudur. İkincisi ise depresif semptomlarla başlayan ve depersonalizasyon, derealizasyon semptomları olup antidepresan tedaviden fayda görmeyen bir olgudur. Hasta narkolepsi tanısı konulduktan sonra stimülan ajanlarla başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir. Narkolepsi belirtilerini tanıma ve farkındalık, bu hastalığa uygun zamanda tanı konmasını ve uygun tedavinin uygulanmasını sağlar. Dolayısıyla, klinisyenler narkolepsinin farklı klinik görünümleri konusunda dikkatli olmalıdırlar.
Narcolepsy is an uncommon disorder and it is an underrecognized and underdiagnosed condition. It is characterized by excessive daytime sleepiness, cataplexy, sleep paralysis, hypnagogic, and hypnopompic hallucinations. Excessive daytime sleepiness is the most important symptom and misdiagnoses other mental disorders. There are different groups of patients, those having narcolepsy with cataplexy and those having narcolepsy without cataplexy that can be primary or secondary due to medical condition. Narcolepsy is considered to be caused by a complex interaction of genetic and environmental factors. The diagnosis of narcolepsy is based primarily on clinical picture. On the other hand, recent years important developments occur in the sleep disorders medicine for narcolepsy. Stimulants, modafinil and antidepressants are the pharmacological agents used in narcolepsy for treatment. Different clinical symptoms of narcolepsy may overlap with other mental illnesses. In this article, we introduced two case reports. Our first case was clinically resembling epilepsy and it was non - responsive to antiepileptic treatment. The patient was diagnosed as narcolepsy after detailed investigations than treated successfully. And second one was manifested itself by depressive symptoms, depersonalization and derealization and non-responsive to antidepressant treatment. He was subjected to further investigation tests and he was treated with stimulants perfectly after the diagnosis of narcolepsy. The awareness of narcolepsy is important so that these cases could be identified timely and appropriately managed. Thus, clinicians should be careful about the different clinical characteristics of narcolepsy.

7.
Herpes Ensefaliti Sonrası Gelişen Klüver- Bucy Sendromu: Bir Olgu Sunumu
Klüver-Bucy Syndrome Induced by Herpes Encephalitis: A Case Report
Dursun Hakan Delibaş, Almila Erol, Levent Mete, Uğur Demir
Sayfalar 249 - 253
Herpes ensefaliti sporadik, ağırseyirli, fokal ensefalitin en sık etkenidir. Temporal ve frontal lobların inferomedial bölümlerinde nekrotizan lezyonlar yapar. Herpes ensefaliti tedavi edilmediği takdirde %40-70 ölümle sonuçlanır. Yaşayan hastaların çoğunda sekel görülür; amnezi, afazi, demans, Klüver-Bucy Sendromu gelişebilir. Klüver-Bucy Sendromu vizüel agnozi, azalmış vokal ve motor tepki, hipermetamorfoz, hiperoralite, hiperseksüalite ölçütlerinden en az 3'ünün bir arada görüldüğü bir sendrom- dur. Buna ek olarak afazi, demans, amnezi ve epileptik nöbetleri de içerebileceği ve klinik pratikte bu tür olguların az olduğu bildirilmiştir. Bu olgu sunumunda herpes ensefaliti sonrasında Klüver-Bucy Sendromu tanısı almış bir olgunun bildirilmesi planlanmıştır. Olgu 31 yaşında, kadın. Ateş yüksekliği ve baş ağrısının ardından jeneral- ize tonik klonik nöbet geçirmeye başlamış. Herpes ensefaliti tanısı almış. Sonrasında durgunluk, tepkisizlik, unutkanlık, geçmişini hatırlamama, aşırı uygunsuz yemek yeme ve su içme, yakınlarını tanımama, devamlı aynı kelimeleri tekrar etme şeklinde şikâyetleri nedeni ile polikliniğimize getirildi. Nörolojik muayenesinde apraksi, agnozi tespit edildi. Ruhsal durum muayenesinde yer, zaman, kişi yönelimi bozuktu. Anksiyöz duygulanım gözlendi. Düşünce içeriği fakir, çağrışımları dağınıktı, perseverasyonları vardı. Kayıt, anlık, yakın ve uzak bellek, soyut düşünmesi ve yargılaması bozulmuştu. Psikometrik testlerin sonucunda dikkat, konsantrasyon, planlama, kısa süreli bellek, görsel bellek ve öğrenme yeteneklerinde bozukluk saptandı. Hastaya Klüver-Bucy Sendromu tanısı konuldu.
Herpes encephalitis is the most common sporadic, severe, focal encephalitis. It causes necrotizing lesions on inferomedial sides of frontal lobes. Unless treated, mortality rate due to Herpes encephalitis may reach up to 40-70%. The ones who survive often experience sequeles such as amnesia, aphasia, dementia, or Kluver- Bucy syndrome. To diagnose Kluver-Bucy syndrome, at least three of the following criteria are required: visual agnosia, reduced vocal or motor response, hypermete- morphosis, hyperorality, hypersexuality. In addition, aphasia, dementia, amnesia and epileptic seisures may seldom accompany the syndrome but these cases are very rare in clinical practice. In this paper we aimed to present a case who had Kluver-Bucy syndrome following an Herpes encephalitis. 31 years old, female presented with fever and headache followed by generalised tonic clonic seisures. She was diagnosed as Herpes encephalitis. She was brought to the outpatient unit of department of psychiatry afterwards. At the time of her admission, she was quiete without any reactions towards anything, she had amnesia, negativism, hyperorality, and perseverations. Her norological examination revealed aphraxia, and agnosia. Mental state examination revealed disturbed time, place, and person identification. Anxious affect was observed. She had poor thought content, her associations were disorganised, and she had perseverations. She had both short term and long term memory deficits. Her abstract thinking abilities and judgement were disturbed. Psychometric tests pointed out to deficits on attention, concentration, planning, short term memory, visual memory, and learning abilities.This patient was diagnosed as Kluver-Bucy Syndrome.

 
 
Copyright © 2021 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale