ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 11 (2)
Cilt: 11  Sayı: 2 - 2008
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Beyin Kan Akımı ve Elektriksel Beyin Aktivasyonunun Değerlendirilmesi
Evaluation of Cerebral Blood Flow and Electrical Activity in ADHD
Özlem Yıdız Öç, Belma Ağaoğlu, Fatma Berk, Sezer Komsuoğlu, Ayşen Coşkun, Işık Karakaya
Sayfalar 53 - 60
Amaç: Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hipeaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı alan çocuklarda beyin kan akımının ve elektriksel beyin aktivasyonunun SPECT ve EEG yöntemleri ile incelenmesi, elde edilen sonuçların bozukluğun davranışsal belirtiler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: DEHB tanısı almış 21, kontrol grubu olarak yıkıcı davranış bozukluğu tanısı almayan 12 çocuk çalışmaya alınmıştır (yaş aralığı 9-13 (yaş ortalaması 10,24 1,69). Tüm çocuklar Wechsler Çocuklar için Zeka Testi (WISC-R), EEG ve beyin SPECT işlemi ile değerlendirilmiştir. Anne, baba ve öğretmenlerine Conners Anababa Dereclendirme Ölçeği (CADÖ-48), Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ-28), Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-lVe dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği doldurtulmuştur. SPECT çekiminden 30 dakika önce, ECD enjeksiyonu esnasında aktivasyon yöntemi olarak Stroop testi uygulanmıştır. Bulgular: SPECT sonuçlarında DEHB grubunun sağ frontal bazal ve sağ total frontal lob kan akımında sola göre varolan azalma, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. DEHB grubundaki çocukların EEG'lerinde değişik şiddetlerde paroksismal anomaliye rastlanmıştır. DEHB grubunda EEG'si patolojik olan çocukların anne baba ve öğretmenlerinin doldurdukları formlara göre klinik belirtilerinin EEG'si normal olan çocuklardan daha şiddetli olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda DEHB'nin, beynin işlevsel ve elektrofizyolojik anormalliklerinin bu bozukluğun etyolojisinde ve belirti şiddetinde rol oynadığı nöropsikiyatrik bir bozukluk olduğu düşünülebilir. Anahtar Sözcükler: DEHB, SPECT, EEG.
Objective: The objective of this study was to investigate the cerebral blood flow and the electrical activity by measuring SPECT and EEG findings in children with ADHD and to evaluate their relation with behavioral symptoms and cognitive functions. Method: Twenty-one children with ADHD and 12 children who did not have a diagnosis of disruptive behavior disorder were included in the study (age: 9-13; mean SD: 10.24 1.69). All of the children were evaluated by using WISC-R, EEG, and SPECT. The parents and the teachers filled the Conner's Rating Scale for Parents (CPRS), the Conner's Rating Scale for Teachers (CTRS), and the DSM-IV Based Behavior Disorders Screening and Rating Scale. During the ECD injection Stroop Test was applied as an activation method before 30 minutes of SPECT procedure. Results: The reduction of blood flow in the right frontal basal and the right total frontal lobe compared to the left side of children with ADHD was statistically significant in comparison with controls. EEG findings in the ADHD group showed paroxysmal abnormalities in varying degrees. The ADHD children with pathological EEG results showed more severe symptoms than children with normal EEG findings according to the scales filled by the parents and the teachers. Conclusion: The results indicated that ADHD is a neuropsychiatric disorder in which the functional and the electrophysiologic abnormalities of the brain may play a role in the etiology and symptom severity.

2.
Yineleyici ve Tek Dönem Major Depresif Bozukluğu Olan Hastaların Kişilik ve Affektif ¦¦ Mizaç Özellikleri
Affective Temperaments and Personality Features of Patients with Recurrent and Single Major Depressive Disorder
Selçuk Aslan, Esra Yancar Demir
Sayfalar 61 - 71
Amaç: Bu çalışmada, tek ve yineleyici major depresif bozukluk olan hastalarda, kişilik bozukluğu ve mizaç tiplerinin sıklığı incelenmiştir. Yöntem: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran SCID-I ile major depresif bozukluk tanısı verilmiş 136 hasta çalışmaya alınmış 83 hasta çalışma sürecini tamamlamıştır. Sosyodemografik ve klinik özellikleri değerlendirilen hastalar en az 8 hafta etkili dozda antidepresan tedavi altında izlenerek remisyona girme ya da Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeğine (HDDÖ) göre tedaviye en az %50 yanıt alındıktan sonra mizaç özellikleri TEMPS-A ölçeği ile, II. eksen kişilik bozuklukları DSM- lll-R SCID-II ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Yineleyici major depresif bozukluk olgularında tek dönem major depresif bozukluk olgularına göre fazla sayıda baskın mizaç bozukluğu ve depresif mizaç varlığı bulunmuştur. Ayrıca tek, yineleyici depresyon grubunda hastaların ortalama mizaç puanları karşılaştırıldığında yineleyici depresyon dönemi olan hastalarda depresif ve irritabl mizaç ortalamaları, tek depresyon dönemi geçirenlere göre daha yüksektir. II. eksen kişilik bozukluğu tanısı olan hastalarda ise depresif, irritabl, siklotimik ve anksiyeteli mizaç ortalamaları II. eksen tanısı olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma yineleyici major depresif bozukluğu olan olgularda tek dönem geçirmiş olgulara göre mizaç bozukluklarının daha fazla olduğunu göstermiştir. Bunun yanı sıra kişilik bozukluğu varlığında affektif mizaç ortalama puanları artmaktadır.
Objective: In this study, we studied affective temperaments and comorbid axis II personality disorder prevalence in single and recurrent major depressive disorder patients. Method: 136 patients who had been diog- nosed as major depression were included, 83 patients completed the study. Patients1 axis I diagnoses were evaluated by Structured Clinical Interview for DSM Disorders (SCID-I). Patients1 temperaments and axis II personalities were evaluated with TEMPS-A (Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris and San Diego) and SCID-II. Questionnaire and interview were applied after patients completed 8 weeks effective antidepressant treatment and response was measured by least % 50 improvement in Hamilton Depression Rating Scale (HDRS). Results: Patients with recurrent major depression had more dominant temperaments and dominant depressive temperament compared to those with single episode. Furthermore, we compared the mean temperament scores for single or recurrent type depressive disorder, and existence of axis II personality disorder. According to the results, the mean scores of depressive and irritabl temperaments were higher in recurrent depressive disorder, besides the mean scores for depressive, cychlothymic, irritable and anxious temperaments were significantly higher in patients with comorbid axis II personality disorder. Conclusion: The results of this study supports that patients with recurrent major depression have more affective temperaments than patients with single major depressive episode. Besides, mean score of affective temperaments level was higher in patients with comorbid axis II personality disorder.

3.
Duygudurum Bozukluğunda Beş Yıl içinde İlaç Reçeteleme Eğilimlerinde Değişme
Drug Prescription Pattern Change in Mood Disorder in Five-Years
Akfer Karaoğlan Kahiloğulları, Sibel Örsel, Uğur Hatıloglu, A. Emre Sargın, M. Hakan Türkçapar, Asena Akdemir
Sayfalar 72 - 76
Amaç: Bu çalışmada 1999 ve 2004 yıllarında bipolar bozukluk tanısı almış yatan hasta grubunda duygudurum düzenleyici, antipsikotik ve antidepresanların kullanımındaki değişikliklerin tanımlanması amaçlanmıştır. Yöntem: 1999 ve 2004 yıllarında erişkin psikiyatri ünitesinde yatırılarak izlenen 1218 hastanın verileri, duygudurum bozukluğu tanısı alan hastalarda ilaç reçetelendirme eğilimlerini ortaya koymak amacı ile geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların demografik bilgileri kullandıkları ilaçlar ve geçmiş hastalık öyküleri standart bir forma kaydedilerek değerlendirilmiş; istatistiksel analizler için ki-kare ve t-testleri kullanılmıştır. Bulgular: 1218 hastanın verileri incelendikten sonra DSM-IV'e göre duygudurum bozukluğu tanısı almış 1999 yılı için 64 ve 2004 yılı için 82 olmak üzere 146 hasta çalışmaya alınmıştır. 1999 yılında kullanılan antipsikotik- lerin %40'ını tipik antipsikotikler oluştururken 2004 yılında bu oran %8.8'e düştüğü, atipik antipsikotik reçeteleme oranı ise %60.0'dan %91.2'ye çıktığı; duygudurum bozukluğu tamlı hastalarda antipsikotik ilaç reçeteleme oranlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız duygudurum bozukluğu tanısı ile izlenen hastaların tedavisinde tedavi rehberlerine uygun olmasa da literatürde bildirilen değişikliklerle uyumlu bir klinik pratiğimiz olduğunu ortaya koymuştur. Tedavi rehberleri ve kanıta dayalı çalışmalardan sapmalara neden olabilecek etkenlerin belirlenmesi için daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara gereksinim vardır.
Objective: The aim of this retrospective study was to estimate changes in the prescription patterns for inpatients diagnosed with mood disorders between 1999 and 2004. Method: A total of 1218 consecutive admissions to the general hospital adult psychiatry unit as inpatients in 2004 and 1999 were examined. The demographic characteristics of patients and the prescribed drugs including antipsychotics, antidepressants and mood stabilizers were evaluated. Chi-square and t-tests were used for analysis. Results: The patients diagnosed as mood disorders according to the criteria of DSM-IV of this inpatient group comprised 146 patients (64 patients for 1999 and 82 patients for 2004). The findings from this study showed that antipsychotic drug prescription rates and atypical antipsychotic prescription rates increased significantly from 60.0% to 91.2% between 1999 and 2004 while typical antipsychotic prescription rates decreased from 40% to 8.8% within this period. Antidepressant and mood stabilizer prescription rates were not different between 1 999 and 2004. Conclusion: The results of this study showed that changes in prescription patterns of patients with mood disorders in this study are similiar to literature. Further studies are required to determine the factors effecting prescription patterns that are not recommended by current practice guidelines or evidence based studies.

4.
Manyetik Rezonans ve Bilgisayarlı Tomografi Öncesi Hastalarda Anksiyete ve Depresyon
Anxiety and Depression in Patients Before Magnetic Resonance and Computer Tomography
Gülten Karadeniz, Serdar Tarhan, Emre Yanıkkerem, Özden Dedeli, Erkan Kahraman
Sayfalar 77 - 83
Amaç: Tanımlayıcı tipteki araştırma, hastaların manyetik rezonans ve bilgisayarlı tomografi öncesi, anksiyete ve depresyon düzeylerini belirlemek amacıyla uygulanmıştır. Yöntem: Araştırma, Nisan 2006-Nisan 2007 tarihleri arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim, Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Radyoloji ünitesine başvuran 116 hasta ile yapılmıştır. Veriler, işlem öncesinde hastalardan, sosyodemografik soru formu ve Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS for Windows version 10.0 istatistik programı ile yapılmıştır, istatistiksel analizlerinde ortalama, yüzde dağılımları, ANOVA, t testi ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Örneklemin yaş ortalaması 41.36 14.78 olup, %64.3 kadın hastalardır. Manyetik rezonans ve bilgisayarlı tomografi öncesi hastaların anksiyete ölçeği Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği-Anksiyete) ortalaması 8.2 3.8 olup (en düşük=0, en yüksek=20) olarak bulunmuştur. 10 kesme noktasına göre örneklemin büyük çoğunluğu (%63.7) anksiyete yönünden risk altında olduğu görülmüştür. Hastaların Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği- Depresyon ortalaması 7.7 2.5 olup (en düşük= 0, en yük- sek= 21) olarak belirlenmiş ve 7 kesme noktasına göre örneklemin %12.5'inin depresyon yönünden risk altında olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen bulgular, Manyetik rezonans ve bilgisayarlı tomografi gibi, hastaların ileri tetkik olarak algıladıkları endişe ve korku yaratan tanı işlemlerinin anksiyete ve depresyon düzeylerini etkilediğini göstermiştir.
Objective: The aim of this descriptive study was to determine anxiety and depression level of patients before Magnetic Resonance and Computer Tomography procedures. Method: The study has been done between April 2006 and April 2007. We used the radiology unit of Training and Research Hospital of The University of Celal Bayar Medical School, which is located in Manisa province of Turkey as the research setting. There were 116 patients in the study. Data has been collected by using questionnaire which included sociodemographics and Hospital Anxiety Depression Scale. Data was analysed by SPSS 13.0 version. Medium, percentage, Independent sample t test, ANOVA and correlation analysis were used for statistical analysis. Results: Mean age was 41.36±14.78. The majority of the patients in the study sample was female ( 64.3%). The mean score of Hospital Anxiety Depression Scale before Magnetic Resonance and Computer Tomography was 8.2±3.8 (0- 20). Taking 10 as cutting point, 63.7% of patients had anxiety. Mean score was 7.7±2.5 (0-21). Taking 7 as cutting point depression was present among 12.5 % of patients. Conclusion: The results in this study suggest a role for Magnetic Resonance and Computer Tomography on anxiety and depression levels of patients. The Magnetic Resonance and Computer Tomography procedures effected anxiety and depression level of patients in this study. This negative effect was caused by the anxiety and fear, the patients felt before Magnetic Resonance and Computer Tomography procedures.

DERLEME
5.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Nörogörüntüleme Yöntemleri
Neuroimaging Methods in Attention Deficit Hyperactivity Disorder
Esra Güney, Selahattin Şenol, Şahnur Şener
Sayfalar 84 - 94
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) temel olarak dikkatsizlik, hareketlilik ve dürtüsellik belirtileriyle seyreden çocukluk çağının en yaygın nöropsikiyatrik bozukluklarından biridir. Etiyolojide biyolojik ve psikososyal faktörlerin birlikte rol oynadığı düşünülmektedir. Bozukluğun altında yatan özgül faktörleri belirlemeye yönelik pek çok çalışma yapılmış olmasına karşın özgül nedenleri henüz kesin olarak bilinememektedir. Nörogörüntüleme tekniklerinde son dönemde gözlenen ilerlemeler ADHD gibi nörogelişimsel bozuklukların etiyo- lojisini belirlemeye yönelik yapılan çalışma sayısında artışa neden olmuştur. Yapısal görüntüleme çalışmalarının bir çoğunda tüm beyin hacminde azalma yanında, prefrontal korteks, özellikle kaudat nükleus ve globus pallidus olmak üzere bazal gangliyonlar ve sere- bellum hacminde azalma ve arka beyin bölgelerinin hacminde artış saptanmıştır. Bölgesel serebral kan akımı ve glukoz metabolizması hakkında bilgi sağlayan fonksiyonel nörogörüntüleme çalışmalarında dinlenme sırasında prefrontal ve serebellar bölgelerde bölgesel serebral kan akımı ve glukoz metabolizmasının azaldığı, pariyeto- oksipital kortekste ise bölgesel serebral kan akımı ve glukoz metabolizmasının arttığı fakat psikostimülan tedavi sonrasında bu bulguların normal düzeylere gerilediği saptanmıştır. Benzer şekilde nöropsikolojik testler sırasında prefrontal korteks, anteriyor singulat korteks ve striatum aktivasyonunda farklılıklar saptanmıştır. Nörogörüntüleme yöntemleri henüz tanı aracı veya tedaviye yanıtı belirleyici olarak kullanılamıyor olmalarına karşın bozukluğun etiyopatojenezini anlama çabamızda önemli bir rol oynamaktadır. Bu yazıda ADHD ile ilişkili yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin araştırıldığı nörogörüntüleme çalışmalarının gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
Attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD) is the most common neuropsychiatric disorder characterized with mainly inattention, hyperactivity and impulsion in childhood. Recent data suggests that biological and psychosocial factors act together in the etiology of ADHD. Despite the studies investigating etiological factors, specific reasons have not been identifed yet. Advances in brain imaging techniques, together with increasing number of the etiological studies about neurodevelop- mental disorders like ADHD, provided comparision of the findings with genetic studies, response to therapy and neurophyscological test results. Decrease of entire brain volume, and prefrontal cortex, basal ganglia, especially caudate nucleus and globus pallidus, cerebellum, and increase in volume of posterior region of brain found in most of the structural imaging studies. In the functional brain imaging studies about local cerebral blood flow and glucose metabolism, during resting decreased local blood flow and glucose metabolism was reported in the prefrontal cortex and cerebellar regions and also an increase in local blood flow and glucose metabolism was reported in parieto-occipital cortex but after phsycostimulant therapy these findings tend to return normal levels. Similar to these findings during neurophyscological tests, differences are determined in the activation of prefrontal cortex, anterior cingulate cortex, and striatum. Despite brain imaing techniques are not used as a diagnostic tool or determiner of treatment response, these techniques have an important role to understand the etiopathogenesis of this disorder. In this study we aimed to analyse brain imaging studies investigating structural and functional changes related to ADHD.

OLGU SUNUMU
6.
Epileptik Psikoz: Bir Olgu Sunumu
Psychosis of Epilepsy: A Case Report
Esra Güney, Tuğba Hirfanoğlu, Ayşe Serdaroğlu, Şahnur Şener, Elvan İşeri
Sayfalar 95 - 100
Epilepsi 16 yaş altı çocukların %0.5-1'ini etkileyen çocukluk çağının en yaygın nörolojik bozukluğudur. Bilişsel ve davranışsal değişikliklerin eşlik edebildiği epilepsi, önemli psikiyatrik hastalıklarla ilişkilidir. Epileptik hastalarda psikiyatrik belirtilerdeki artmış risk oranı biyolojik, farmakolojik, çevresel veya psikososyal faktörlere bağlı olabilir. Epilepsiye eşlik eden psikiyatrik hastalıklar epilepsiden önce başlayabilir, eşzamanlı bulunabilir veya epilepsi tanısı sonrası ortaya çıkabilir. Bazen de klinik olarak epileptik nöbet olmadan, tanı psikiyatrik semptomlarla konulabilir. Epileptik psikoz, epileptik nöbetlerle yakından ilişkili bir grup bozukluğu içerir. İnteriktal psikoz, postiktal psikoz, iktal psikoz ve altenatif psikoz bu tanı grubu içinde yer almaktadır. Tekrarlayan bazı epileptik psikoz formlarının, nöbetlerin aktivasyonuyla yakından ilişkili olabileceği ileri sürülmüştür. İktal ve postiktal psikoz nöbetlerin kontrolüyle önlenebilirken, epileptik psikozun tüm formları çok yönlü müdahale gerektirir. Psikotik belirtilerin erken tanı ve tedavisi, bozukluğun yaşamboyu yol açabileceği olumsuz etkileri azaltabilir. Bu yazıda epizodik görsel ve işitsel halusinasyonları ve elek- troensefalogramında (EEG) aktif parsiyel başlangıçlı epilepsi ile uyumlu bulguları olan epileptik psikoz olgusunun tanı ve tedavi süreci tartışılacaktır. Olgudan yola çıkarak, epileptik psikozun klinik görünümlerinin sunulması ve organik etyolojiden şüphelenilen tüm olgularda ayrıntılı hastalık öyküsünün alınması, fizik ve nörolojik muayenenin yapılması ve bulguların uygun testlerle birleştirilmesinin tanı sürecindeki öneminin vurgulanması amaçlanmıştır.
Epilepsy is the most common childhood neurologic disorder, affecting 0.5% to 1% of children younger than the age of 16 years old. It can be accompanied by changes in cognition and behaviour and can be associated with psychiatric disorders.The increased risk for psychiatric symptoms in epilepsy can be related to biological, pharmacological, environmental or psychosocial factors. Pychiatric disorders associated with epilepsy may precede, co-occur with or follow a diagnosis of epilepsy. Sometimes diagnosis of epilepsy is made according to psychiatric symptoms without clinic epileptic seizures. Psychosis of epilepsy includes a group of disorder that are associated with epileptic seizures. This diagnosis comprise interictal psychosis, postictal psychosis, ictal psychosis and altenative psychosis. It is suggested that recurrence of some forms of psychosis of epilepsy may be closely linked to seizure exacerbation. Although ictal and postictal psychosis can be prevented with seizure control, all forms of epileptic psychosis require multidisciplinary intervention. Early recognition and treatment of psychotic symptoms can reduce lifelong negative impact of these symptoms. In this report, we present an psychosis of epilepsy case who report episodic visual and auditory hallucinations and have active focal epilepsy detected by electroencephalogram. The purpose of this report to discuss clinic aspect of psychosis of epilepsy with the related literature and to emphasize that in all psychiatric patients who were suspected for organic etiology, complete history, physical and neurological examinations and appropriate testing are essential for identify primer diagnosis.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale