ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 8 (3)
Cilt: 8  Sayı: 3 - 2005
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Doğal ve Cerrahi Menopozda Depresyon ve Anksiyete Düzeyleri ile Cinsel Doyum ¦ Arasındaki İlişki
The Relationship Between Depression and Anxiety Levels and Sexual Satisfaction for Natural and Surgical Menopause
Gülfizar Sözeri Varma, Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu, Filiz Karadağ, Osman Özdel, Tarkan Amuk
Sayfalar 109 - 115
Amaç: Bu çalışmada, doğal ve cerrahi menopozlu kadınların; depresyon ve anksiyete düzeyleri ile cinsel doyum açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 36 doğal, 35 cerrahi menopoz olmak üzere toplam 71 kadın çalışmaya alınmıştır. Doğal menopoz için en az bir yıldır adet görmeme, cerrahi menopoz için en az 3 ay önce bilateral ooferektomi yapılma koşulu aranmıştır. Değerlendirmede sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon (HAM-D) ve Hamilton Anksiyete (HAM-A), Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Her iki grupta hafif düzeyde depresyon (doğal ve cerrahi menopoz sırasıyla 7.91 5.83, 8.11 6.88) ve anksiyete (doğal ve cerrahi menopoz sırasıyla 14.93 10.36, 13.49 10.58) tespit edilmiştir. Doğal ve cerrahi menopoz grupları arasında depresyon, anksiyete düzeyleri ile cinsel doyum puanları açısından farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Korelasyon analizinde cerrahi menopoz grubunda cinsel doyumun depresyon ve anksiyete düzeylerinin olumsuz olarak etkilendiği belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Hem doğal hem de cerrahi menopoz kadınlarda hafif şiddette depresyon ve anksiyete ile cinsel doyum sorunları ortaya çıkarmakta ve cerrahi menopozda cinsel doyum psikolojik değişkenlerden daha fazla etkilenmiştir. Sonuçlar, bu dönemin psikiyatrik değerlendirme gereğini düşündürmektedir.
Objective: The aim of this study was to compare depression and anxiety levels and the effects of psychiatric variables on the sexual satisfaction in natural and surgical menapause. Method: Thirty six natural menapause and 35 surgical menapause women attended to this study in Department of Gynecology and Obstetrics, Pamukkale University. Psychological outcome was measured by using the Hamilton Depression Scale (HAM-D), Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A) and satisfaction of sexual assesment using the Golombock Rust Inventory of Sexual Satisfaction (GRISS). Results: Hamilton depression test results were (natural and surgical menopause) 7.91 5.83, 8.11 6.88; Hamilton anxiety test scores (natural and surgical menopause) 14.93 10.36, 13.49 10.58). The two groups did not differ in HAM-D, HAM-A and GRISS (p>0.05). We found a correlation between anxiety-depression levels and sexual satisfaction in surgical menopause (p<0.05). Conclusion: This study suggested that menapause associated with mild level anxiety and depressive symptoms may lead to sexual dissatisfaction and this relationship was more prominent in surgical menapause group. Our results implied that the clinicians may consider the presence of psychological distress and sexual dissatisfaction of menopausal women.

2.
Psikiyatri Servisinde Yatan Hastalar için Etkileşimsel Gözlem Ölçeği: Güvenirlik, ¦ Geçerlik ve Faktör Yapısını İnceleyen Bir Çalışma
The Reliability, Validity and Factor Structure of Interactive Observation Scale of Psychiatric Inpatients
Şenay Mısırlı, Emre Bora, Kadriye Gültekin, Sevinç Elçi, Gülden Gülen
Sayfalar 117 - 122
Objective: The utilization of interactive observation scales can be beneficial for the psychiatric care by improving the quality of care and also by increasing the staff-patient interaction time in psychiatric inpatient settings. In this study, the interrater reliability and validity of Interactive Observation Scale of Psychiatric Inpatients was investigated. Method: Thirty-four psychiatric inpatient were observed by four teams of nursing staff. While one member of the team observed the patients daily, the other member assessed the patient two or three times a week. A total of 717 scales were obtained. The patients were evaluated by BPRS weekly by a psychiatry resident. The study sample consisted of 9 manic patients with bipolar disorder, 10 M. depression (or bipolar depression), 7 patients with schizophrenia and schizoaffective disorder and 8 patients with alcohol dependence. Results: The interclass correlation coefficient of the scale for the interrater reliability of the scale was 0.84. The correlation of the total score of the scale with BPRS was 0.55. The scale had predictive validity for the patients except for the patients with alcohol dependence (Cut off score=3, Sensitivity= % 73.7, Specificity= % 73.9). The positive predictive value of the scale was % 64.6 and the negative predictive value was % 80.8. The Turkish version of the scale consisted of there factors; Social interest, irritability/psychomotor agitation and psychotism. Conclussion: The Turkish form of the Interactive Observation Scale of Psychiatric Inpatients is a reliable scale to observe the treatment responses of affective and psychotic inpatients.
Amaç: Psikiyatri servisinde yatan hastaların izleminde etkileşime dayalı standardize ölçeklerin kullanılması bir yandan hizmet kalitesini, bir yandan da hastalara ayrılan zamanı artırabilir. Bu çalışmada tüm maddelerinin etkileşimle doldurulmasıyla diğer standardize ölçeklerden ayrılan Psikiyatri Servisinde Yatan Hastalar için Etkileşimsel Gözlem Ölçeği'nin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır. Yöntem: Otuz dört yatan hasta dört tane hemşire ekibi tarafından bir ay boyunca izlenmiştir. Ekibin bir üyesi hastayı günlük olarak izlerken, diğer üye haftanın belli günleri hastayı değerlendirmiştir. Toplam 717 adet ölçek doldurulmuştur. Hastalar bir psikiyatri hekimince haftada bir BPRS (Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Ölçeğin görüşmeciler arası güvenirliğini değerlendiren sınıf içi korelasyon katsayısı 0.84 olarak bulunmuştur. Ölçek toplam puanının BPRS puanıyla korelasyonu 0.55'dir. Ölçeğin alkol bağımlılığı olan hastalar dışında öngörücü geçerliliğe sahip olduğu gösterilmiştir (Kesim noktası=3, Duyarlılık= % 73.7, Özgüllük= %73.9). Bu kesim noktasında pozitif öngörme gücü %64.6 olarak bulunurken negatif öngörme gücü %80.8 olarak hesaplanmıştır. Ölçeğin Türkçe formunun sosyal ilgi, psikotizm ve irri- tabilite/psikomotor ajitasyon olarak adlandırılan üç faktöre sahip olduğu gösterilmiştir. Sonuç: Psikiyatri Servisinde Yatan Hastalar İçin Etkileşimsel Gözlem Ölçeği'nin affektif ve psikotik hastalığı olan bireylerin psikiyatri servisinde yatışları sırasında tedavilerinin izlenmesi ve tedaviye yanıtlarının değerlendirilmesinde kullanılabilecek güvenilir bir ölçek olduğu söylenebilir.

DERLEME
3.
Depresyon Araştırmalarında Kullanılan Hayvan Modelleri
Animal Models in Depression Research
Koray Başar, Aygün Ertuğrul
Sayfalar 123 - 134
Depresyon patofizyolojisi ve antidepresanların etki mekanizmaları ile ilgili artan bilgi birikimine rağmen, hastalığın tedavisine yüksek oranda yanıt alınamaması ve yanıtın gecikmeyle görülmesi gibi klinik sorunlar nedeniyle, bu alanda yapılan preklinik çalışmalar önemini korumaktadır, insanda yürütülmesi güç olan birçok çalışmada kullanılan hayvan modelleri, yeni tedavi araçlarının saptanması ve sınanmasında da önemli bir yere sahiptir. Bu yazıda depresyonla ilgili çalışmalarda sık kullanılan hayvan modellerinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Depresyon modelleri, diğer psikiyatrik hastalıkların hayvan modellerinde olduğu gibi, geçerlikle ilgili önemli sorunlar içermektedir. Bu modellerin bir kısmı insanda görülen depresyon belirtilerini oluşturmayı hedeflemekte, bir kısmı ise yeni moleküllerin antidepre- san etkinliklerini değerlendirmede kullanılmaktadır. Kuyruktan asma testi, zorunlu yüzme testi, öğrenilmiş çaresizlik modelleri, psikostimulan yoksunluğu modellerinin yanısıra, depresyon etiyolojisinde rolü vurgulanan stresin etiyolojik etken olarak kullanıldığı, kronik hafif stres, sosyal stres gibi modeller de bu yazıda gözden geçirilmiştir. Sıklıkla kemirgen kullanılan bu modeller, genetik müdahalelerle ilgili teknolojinin de ilerlemesiyle birlikte depresyon ve tedavisiyle ilgili anlayışımıza önemli katkılarda bulunmuştur. Modellerin yetkinliklerinde artışla, insanlarda yapılacak çalışmalara ve antidepresan tedavi çalışmalarına yön verecek bulgulara ulaşılması olası görünmektedir.
In spite of our increasing knowledge about the pathophysiology of depression and the mechanisms of antidepressant treatments, there are some unmet clinical needs like the high rate of lack of response to antidepressants, and the time lag before the action of conventional therapeutics. Thus, preclinical studies still have primary importance in this area of research. Animal models are widely used in medical studies which are impractical or impossible to be carried on human, and they have significant implications in search of new and better antidepressant treatment strategies. In this article, animal models of depression which are widely used in preclinical studies are reviewed. These models have certain issues to be resolved about validity, like many other animal models for other psychiatric disorders. Some of these models are solely used for screening new molecules for antidepressant action, while some are designed to model certain aspects, symptoms, of depression in human. In this article tail suspension test, forced swimming test, models of learned helplessness and psychostimulant drug withdrawal are reviewed. In addition, few etiological models like chronic mild stress and social stress which are based on the theoretical role of stress in pathophysiology of depression are discussed. For practical reasons, rodents are preferred in most of these models. With the advances in genetic technologies, animal models have made important contributions in our insights on depression and its treatment. Refinement of better animal models may result in findings which will inspire further preclinical and clinical studies in depression.

OLGU SUNUMU
4.
Yönelimli Psikoterapi İlkelerinin Bir Olgu Eşliğinde Tartışılması
Discussion of Psychoanalytic Psychotherapy Strategies of Borderline Personality Disorder by Means of a Patient
Aslıhan Sayın, Dilşad Özdemir, Selçuk Aslan, Leyla Zileli
Sayfalar 135 - 140
1940-60'h yıllar arasında sınır kişilik bozukluğu olan hastalara daha çok preşizofrenik gibi bakılmaktaydı ve dolayısıyla bu tanıyı alan hastalarda psikanalizden kaçınmak, destekleyici psikoterapi uygulamak önerilmekteydi. 1970'li yıllarda Kernberg'in "Sınır Kişilik Organizasyonu" tanımıyla, tedavi yaklaşımında araştırıcı yöne doğru bir kayış oldu. 1980'li yıllardan itibaren eski görüşlere bir dönüş oldu. Terapiden olumsuz etkilenecek hasta profilleri çıkarılmaya çalışıldı. Sınır Kişilik Bozukluğu'nda psikoterapi etkinliğine dair tartışmalar bir çok nedenden kaynaklanmaktadır. Öncelikle bu hastaların heterojen bir grup olduğu gerçeğini kabul etmek önemlidir. DSM kriterlerinin bile halen tartışmalı olduğu bu hasta grubunda, geniş bir spektrum söz konuşundur. Çelişkili sonuçların diğer nedenleri de; terapistlerin farklı kuramların destekleyicileri olmaları ve çalışmalarda farklı hasta kriterleri, farklı tedavi ortamları ve ölçme yöntemlerinin kullanılması olabilir. Bu olgu sunumunun amacı, 3,5 yıl süren psikanalitik yönelimli psikoterapiyle görülmüş ve görüşmeler için süpervizyon alınmış, Sınır Kişilik Bozukluğu tanısı olan bir hastanın terapi süreci eşliğinde, bu hasta grubuyla uğraşan terapistlerin karşılaşabilecekleri durumları tartışmaktır.
In 1940-60s patients diagnosed with borderline personality disorder were considered as "preschizophrenic" and so, impossible to be treated with psychoanalysis, rather a more supportive approach was recommended. Kernberg's seminal theoretical work in 1970s that defined borderline personality organization marked a watershed in the approach to treatment and interpretative techniques came back to the ascendancy. In 1980s, there was a return to the old idea and even a tentative list of criteria describing the types of patients who are at the greatest risk for a negative or lack of response to treatment was made. There are few reasons for the discussions about the efficacy of psychotherapy for borderline personality disorder. Firstly, it is extremely important to note that these patients form a heterogenic group so it seems wiser to talk about a 'borderline spectrum', rather than the strict criteria of DSM system. The studies about the efficacy of psychotherapy for borderline patients have contradictionary results. The main reason for this is that; studies have used different treatment settings and measuring methods, and clinicians prefer to use their own psychodynamic view. The purpose of this report is to summarize the psychoanalytically oriented psychotherapy of a borderline patient and discuss some important issues about psychotherapy with this group of patients in the light of recent literature.

5.
Cinsel Kimlik Disfori Sendromu: Olgu Sunumu
Gender Dysphoria Syndrome: Case report
Bülent Kayahan, Erol Ozan, Nuri Doğan Atalay, Hayriye Elbi Mete
Sayfalar 141 - 145
Cinsiyet değiştirme ameliyatlarını talep eden hastalar iki gruba ayrılır. Birinci grupta transseksüel hastalar vardır, ikinci grup hastalar ise daha büyük ve sınırları belirsiz bir gruba ait olan cinsel kimlik disfori sendromu olan hastalardır. Transseksüalite; kişinin anatomik cinsiyetini reddederek karşı cinsin birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerine sahip olmak istemesi olarak tanımlanabilir. Transseksüalitede karşı cinsiyet özdeşimi süreklidir. Transseksüalite çocuklukta başlayan bir bozukluktur. Transseksüel hastalar nadirdir. Cinsel kimlik disfori sendromu da transseksüalizm gibi kişinin anatomik cinsiyeti ile cinsel kimliği arasında uygunsuzluğun olduğu bir klinik durumdur. Transseksüalizm cinsel kimlik disfori sendromunun en ağır formudur, en aşırı uçta bulunur. Cinsel kimlik disfori sendromunun tek başına ve kalıcı olarak görülmesi nadir görülen bir durumdur. Cinsel kimlik disfori sendromu olgularının çoğu DSM-lVe göre birinci eksen tanısı alır (psikotik bozukluklar, affektif bozukluklar). Ayrıca psikozun eşik altı formları, karakter patolojileri, majör gelişimsel problemler sıklıkla cinsel kimlik disfori sendromuna eşlik etmektedir. Cinsel kimlik disfori sendromu klinik gidiş olarak dalgalanmalar gösterir (remisyon ve alevlenmeler). Cinsel kimlik disfori sendromunda birincil psikiyatrik hastalığın tanısı ve cinsel kimlik disfori sendromunun bu hastalık ile bağlantısı uygun tedavi ve prognoz için önemlidir. Bu yazıda obsesif kompulsif bozukluğun eşlik ettiği ve sertralin ve risperidon tedavisi ile tam düzelme gösteren bir cinsel kimlik disfori sendromu olgusu bildirilmiştir.
The patients who request sex change operations separates two groups. There are transsexual patients in the first group. The patients in the second group are gender dysphoria patients. The second group is larger and has indefinite borders. Transsexualism can be defined as refusing one's anatomical gender and desiring to have primary and secondary gender characteristics of the opposite sex. The identification with the opposite gender is constant in transsexualism. The onset of transsexualism is in childhood. Transsexual patients are rare. Gender dysphoria syndrome is a clinical syndrome like transsexualism in which there is an impropriety between the anatomical gender and identity gender of a person. Transsexualism is the most serious form of gender dysphoria syndrome and it is in the most extreme point of the syndrome. It is an infrequent case to see gender dysphoria syndrome alone and permanent. Most of gender dysphoria patients have axis I diagnoses of DSM-IV (psychotic disorders, affective disorders). Besides, subthreshold forms of psychosis, psychopathologies of character, major developmental problems frequently associate with gender dysphoria syndrome. The course of the syndrome fluctuates (exacerbations and remissions). In this syndrome, the diagnosis of primer psychiatric disorder and the relation of the syndrome with this disorder is important for the appropriate treatment and prognosis. In this report a gender dysphoria patient with comorbid obsessive-compulsive disorder who responded to sertraline and risperidone treatment is presented.

6.
Alkolik Halüsinozis
Alcoholic Hallusinosis
Murat Erdem, Mehmet Ak, Tunay Karlıdere, Nahit Özmenler
Sayfalar 146 - 149
Şizofrenik bireylerde normal populasyonun dört katı oranında alkolizm saptanması, alkol bağımlılarının %43'ünde geçici varsam ve sanrıların tespit edilmesi nedeni ile alkol bağımlılığı ve psikotik bozukluk yakından ilişkili görünmektedir. Alkol halüsinozisi genellikle canlı varsanılarla seyreden klinik bir tablodur, işitme varsanıları bireyi tehdit eden, korkutan, ürküten niteliktedir. Üçüncü bir kişinin konuşması şeklinde algılanırlar. Alkolik halüsinozis alkol bağımlılığı erken yaşta başlayan, alkol tüketimi diğer alkol bağımlılarına göre daha fazla olan, alkole bağlı yaşam sorunları ile daha sık karşılaşan bireylerde ortaya çıkmaktadır. Muhtemel patofizyolojik mekanizmaları arasında nöronal membranlarda dopaminerjik transmisyon ve diğer nörotransmitter değişiklikleri, artmış beta karbolin seviyeleri, işitme sistemi bozuklukları bulunmaktadır. Bu tablonun seyri iyi olarak belirtilmekle birlikte olguların %10-20'sinin süregenleştiği bildirilmektedir. Alkolik halüsinozis nadir görülen, patofizyolojik mekanizmaları tam olarak tespit edilememiş olan ve ayırıcı tanısının iyi yapılması gereken bir klinik tablo olarak dikkati çekmektedir. Klinik pratikte seyrek karşılaşıldığı düşünülen bir alkolik halüsinozis olgusu sunulmuştur.
There is a close relationship between alcohol dependency and psychotic disorder since alcoholism was found in schizophrenic individuals four times more than the normal population, and temporary hallucinations and delusions were detected in 43% of alcohol dependent individuals. Alcoholic hallucinosis is a clinical process, which continues generally with live hallucinations. Auditory hallucinations are the ones, which are threatening, frightening and scaring the individual in quality. They are perceived as talking of a third person. Alcohol hallucinosis arises in individuals whose alcohol dependency was started at early ages, alcohol consumption is more than other alcohol dependents and in the ones who face more frequently alcohol related life difficulties. In the possible pathophysiological mechanisms, there are dopaminergic transmission and other neurotransmitter changes, increased beta carbolin level, and auditory system deficits. Despite the good prognosis of the picture, 10-20% of the cases were stated as becoming chronic. Alcohol hallucinosis takes attention as a clinical picture, which is seen rarely, has pathophysiological mechanisms that are not detected exactly, and whose differencial diagnosis must be well done. An alcohol hallucinosis case, which is thought to be seen rare in clinical practice, was presented.

 
 
Copyright © 2021 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale