ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 7 (1)
Cilt: 7  Sayı: 1 - 2004
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Postmenopozal Dönemdeki Estrojen Replasman Tedavisinin Bilişsel Süreçlere Etkisi
The Effects of Estrogen Replacement Therapy on Cognitive Processes in Postmenopausal Period
Murat Kurt, Belma Bekçi, Sirel Karakaş
Sayfalar 5 - 16
Amaç: Çalışmanın amacı, sağlıklı postmenopozal dönemdeki kadınlarda estrojen replasman tedavisinin bilişsel süreçler üzerindeki etkisini incelemektir. Yöntem: Çalışma, menopoz sonrası dönemde bulunan 61 gönüllü sağlıklı kadın üzerinde yürütülmüştür. Hormon replasman terapisi alan (ERT+) grupta 26 denek, hormon replasman terapisi almayan (ERT-) grupta ise 35 denek yer almıştır. ERT+ deneklerin yaş ortalaması 53.31, postmenopoz süre ortalaması 6.00 yıl; ERT- deneklerin yaş ortalaması 52.37, postmenopoz süre ortalaması 4.41 yıl olmuştur. Gruplar arasında eğitim, yaş ve menopoz süresi açısından benzer bir dağılım elde edilmiştir. Deneklerin bilişsel süreçleri, Türk toplumu üzerindeki psikometrik çalışmaları yapılmış olan Wechsler Bellek Ölçeği Geliştirilmiş Formu, işaretleme Testi, Raven Standart Progresif Matrisler Testi ve Çizgi Yönünü Belirleme Testinden elde edilen 44 puan aracılığıyla ölçülmüştür. Bulgular: Tek ve çok-değişkenli çok-faktörlü istatistiksel analiz teknikleri, ERT+ ve ERT- denekleri arasında, incelenen puanlar açısından bir fark olmadığını göstermiştir. Sonuç: Literatürde ERT'nin bilişsel etkileri konusunda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bazı çalışmalarda ERT'nin bilişsel süreçlere olumlu etkisi rapor edilmiştir. Gerekli deneysel kontrollerin yapıldığı mevcut çalışmada, bazı çalışmalarda ERT etkisi olarak elde edilen geniş kapsamlı bilişsel değişikliklerin, değişik vardamlı istatistik tekniklerin kullanılmasına rağmen gösterilmesi mümkün olamamıştır.
Objective: The aim of this study was to investigate that effects of ERT on cognitive processes in healthy postmenopausal women without dementia. Method: Sixty one volunteer postmenopausal women (26 in ERT group and 35 in nonERT group) took part in the study. ERT subjects were between 41-69 years of age (mean: 53.31, s.d.: 6.60); nonERT subjects were between 45-62 years of age (mean: 52.37, s.d.: 4.20). The groups were matched for levels of education, age, menapousal type, and postmenapousal period. Cognitive processes were measured through 44 scores obtained from Wechsler Memory Scale-Revised (WMS-R), Cancellation Test (CT), Raven Standard Progressive Matrices (RSPM) and Line Orientation Test (LOT) all of which had been studied with respect to psychometric properties by Karakaş and colleagues for the Turkish culture. The tests were individully administered to the subjects by experienced testers. Results: Univariate and multivariate multifactorial techniques did not reveal significant differences between the ERT and nonERT groups. Conclusion: Some studies report positive effect of ERT on cognitive processes. In spite of the usage of different techniques of inferential statistics, the present study could not demonstrate the pervasive cognitive changes that some studies found.

2.
Şizofreni ve İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu Olan Hastalarda Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklara Karşı Farkındalık ve Riskli Cinsel Davranışlar
Awareness of Sexually Transmitted Diseases and Risky Sexual Behavior Amongst Patients with Schizophrenia and Bipolar Mood Disorder
Figen Karadağ, Aytül Gürsu Hariri, Jülide Kenar
Sayfalar 17 - 25
Amaç: Bu çalışmada şizofreni ve iki uçlu duygudurum bozukluğu olan hastalarda hem cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkındaki bilgi düzeyleri hem de hastalıkları sırasındaki cinsel riskli davranışlarının saptanması ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Tüm hastalar tarafımızdan hazırlanan sosyo-demografik veri formu, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve cinsel riskli davranışlarla ilgili yarı yapılandırılmış bilgi formu doldurmuştur. Halen hipomanik, manik ya da depresif atak sırasında olan ya da akut psikotik alevlenme halinde olduğu saptanan ve mental retardasyonu olan hastalar çalışmadan dışlanmıştır. Bulgular: Çalışmaya iki uçlu duygudurum bozukluğu olan 80 hasta (48 kadın, 32 erkek, yaş ortalaması 31.9±8.9) ve şizofreni tanısı alan 42 hasta (23 kadın, 19 erkek yaş ortalaması 34.1 ±9.2) alınmıştır. Hastaların %47.5'nin cinsel yönden aktif durumda olduğu, şizofren hastaların anlamlı düzeyde daha fazla partnerle cinsel ilişkiye girdikleri, cinsel yolla bulaşan hastalıklar içinde en fazla AIDS'in adını bildikleri, iki uçlu duygudurum bozukluğu hastalarının hepatit B'den daha fazla haberdar oldukları belirlenmiştir. Sonuç: Her iki hastalık grubunda da cinsel riskli davranışlar birbirine benzer şekildedir ve genel anlamda cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkındaki bilgi düzeyleri de yetersizdir.
Objectives: This study aims to determine and compare both the level of information on sexually transmitted diseases and sexually risky behavior of patients with schizophrenia and bipolar mood disorders. Method: All patients were given a socio-demographic data form and a semi structured questionnaire developed by the authors on sexually transmitted diseases and risky sexual behavior. Patients with a current episode of hypomania, mania or depression, patients with a psychotic exacerbation and patients with mental retardation have been excluded. Results: The study group consists of 80 patients with bipolar mood disorder (48 female and 32 male, mean age 31.9±8.9) and 42 patients with schizophrenia (23 female and 19 male, mean age 34.1 ±9.2). It was found that 47.5% of patients were sexually active, number of sexual partners were significantly higher for patients with schizophrenia. AIDS was the most remembered sexually transmitted disease name. Patients with bipolar disorder were more likely to be aware of hepatitis B. Conclusion: Both groups had similar patterns of risky sexual behavior. Level of information on sexually transmitted diseases was not satisfactory.

3.
Süreğen Günlük Baş Ağrısında Psikiyatrik Komorbidite*
Psychiatric Comorbidity in Chronic Daily Headache
Nuray Atasoy, Tuğrul Atasoy, Aysun Ünal, Numan Konuk, Levent Atik
Sayfalar 26 - 31
Amaç: Süreğen günlük baş ağrısında az araştırılmış bir konu olan psikiyatrik komorbiditenin yaygınlığını araştırmayı amaçladık. Yöntem: Süreğen günlük baş ağrılı 115 hasta çalışmaya alındı. Psikiyatrik değerlendirme DSM-IV eksen I bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme kılavuzuna göre yapıldı (SCID-CV). Beck Anksi- yete ve Depresyon ölçekleri uygulandı. Bulgular: 55 hasta süreğen migren, 56 hasta süreğen gerilim tipi ve dört hasta yeni günlük sürekli baş ağrısı tanısı aldı. Süreğen migren hastalarının %45.5'inde komorbidite saptandı: 6'sı depresyon (%10.9), 11'i distimi (%20), 5'i panik bozukluğu (%9.0), 2'si yaygın anksiyete bozukluğu (%3.6) ve 1'i obsesif kompulsif bozukluk (%1.8) tanısı aldı. Süreğen gerilim tipi baş ağrısı hastalarının %55.4'ünde komorbidite vardı: 10'u depresyon (%17.8), 13'ü distimi (%23.2), 4'ü panik bozukluğu (%7.1), 3'ü yaygın anksiyete bozukluğu (%5.3) ve 1'i somatizasyon bozukluğu (%1.7) idi. İlaç fazla kullanımı oranı süreğen günlük baş ağrısında (%69.5) yüksek bulundu. İlaç fazla kullanımı olan süreğen gerilim baş ağrısı grubunda komorbidite oranı ilaç fazla kullanımı olmayan gruba göre yüksek bulundu (%70'e %38.5 p=0.018). Sonuç: Psikiyatrik komorbiditenin süreğen günlük baş ağrısı hastalarında yaygın olduğunu ve ilaç fazla kullanımı açısından risk etkeni olabileceğini düşünüyoruz. Baş ağrısı hastalarında psikiyatrik komorbiditenin dikkate alınması gerektiğine inanıyoruz.
Objectives: Psychiatric comorbidity in headache disorders has been studied rarely, therefore in this study we aimed to investigate the prevalence of psychiatric comorbidity in chronic daily headache. Method: We recruited 115 consecutive patients with chronic daily headache. Psychiatric evaluation of the patients was made according to Structured Clinical Interviewing for DSM-IV Axis I Disorders Clinical Version (SCID-CV). Anxiety and depression levels were scored with Beck anxiety and depression scale. Results: Chronic migraine was diagnosed in 55 patients, chronic tension type headache in 56 patients and new daily persistant headache in 4 patients. 25 patients (45.5%) with chronic migraine had psychiatric comorbidity; including major depression in 6 patients (10.9%), dystimia in 11 (20%), panic disorder in 5 (9.0%), obsessive compulsive disorder in 1 (1.8%), and generalized anxiety disorder in 2 (3.6%). 31 patients (55.4%) with chronic tension type headache had psychiatric comorbidity; including major depression in 10 patients (17.8%), dysthimia in 13 (23.2%), panic disorder in 4 (7.1%), generalized anxiety disorder in 3 (5.3%), and somatization disorder in 1 (1.7%). Medication overuse ratio was 69.5% in chronic daily headache patients. Psychiatric comorbidity ratio was significantly higher in chronic tension type headache with medication overuse patients than in patients without medication overuse (70% vs 38.5% p=0.018). Conclusion: We thought that these results demonstrate that psychiatric comorbidity is highly prevalent in chronic daily headache patients and may be a risk factor for medication overuse.

4.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Tanısı Konmuş Çocukların Ebeveynlerinde Psikiyatrik Yüklülük
Psychiatric Loading in Parents of Children with Attention Deficit Hyperactivity Disorder
Oya Güçlü, Murat Erkıran
Sayfalar 32 - 41
Amaç: Bu çalışmada, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı ile izlenen çocukların anne ve babalarındaki yaşam boyu psikopatolojinin DSM-IV ölçütlerine göre araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma grupları 118 dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve 11 5 enürezis nokturna (EN) tanıları ile izlenen çocukların ebeveynlerinden oluşturulmuştur. Değerlendirmeler için yarı yapılandırılmış sosyodemo- grafik form, Turgay DEHB ölçeği ve SCID-I kullanılmıştır. Bulgular: DEHB tamlı çocukların ebeveynlerde duygudu- rum bozukluğu (%12.3) ve anksiyete bozukluğu (%8.1) bulunma oranı EN tamlı çocukların ebeveynlerinde bulunma oranından (sırasıyla %4.8, %3.5) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. DEHB tamlı çocukların ebeveynlerinden onaltısı (%6.8) erişkin tip DEHB tanı ölçütlerini doldurmuştur. Erişkin DEHB tanısı alanların %62.5 i kadındır. Erişkin tip DEHB tanısı alanların %12.5'inde duygudurum bozukluğu ve %25'inde anksiyete bozukluğu (çoğunlukla panik bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk) eştanıları saptanmıştır. Sonuç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve eştanılı diğer psikiyatrik bozuklukların ailesel geçişindeki olası cinsiyet farklılıkları araştırmalarının planlanması gerektiği, erişkin tip dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve eştanılı durumların ayrı birer ailesel alt tip olabileceği; öyle ki, bunu desteklemeye yönelik ileri aile ve biyolojik çalışmalar yapılmasının uygun olacağı ve ayrıca dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, eştanılı bozukluk veya her ikisinin de zaman içinde sürekliliğini belirlemek için izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Dikkat eksikliği hiperaktivite
Objectives: The purpose of this study was to investigate the lifetime psychopathology according to DSM-IV criteria in mothers and fathers of children followed up with attention deficit hyperactivity disorder (ADHD). Method: The samples were consisted of the parents of 118 children with attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) and 11 5 children with enuresis nokturna (EN). For assesment semi-structured socio demographic form, Turgay ADHD scale and SCID-I were used. Results: The rates of mood (%12.3) and anxiety disorders (%8.1) in parents of ADHD children were found statistically significantly higher than the parents of EN children (respectively %4.8, %3.5).ln parents of children with ADHD, of sixteen (%6.8) have met criteria for adult attention deficit hyperactivity disorder. %62.5 of adult ADHD were female. Comorbidies of mood disorders (%12.5) and anxiety disorders (%25) (mostly; panic disorder and obssesive compulsive disorder) were determined in ADHD adults. Conclusion: We have concluded that; the investigations of possible gender differences in familial transmission of attention deficit hyperactivity disorder and comorbid other psychiatric disorders should be planned, adult attention deficit hyperactivity disorder and comorbidities might be a distinct familial subtype so that to support this, further family and biolgical studies supposed to be conducted and also we need follow- up studies to determine if attention deficit hyperactivity disorder, the comorbid disorder or both persist over time.

5.
Zihinsel ve/veya Bedensel Engelli Çocukların Annelerinin Anksiyete, Depresyon ve Stres Düzeylerinin Belirlenmesi
Assessment of Anxiety, Depression and Stres Levels of Mothers of Handicapped Children
Şükrü Uğuz, Fevziye Toros, Banu Yazgan İnanç
Sayfalar 42 - 47
Amaç: Bu çalışmanın amacı 13-22 yaşlan arasındaki bedensel veya zihinsel engelli çocukların sosyodemografik özelliklerini, annelerdeki depresyon, anksiyete ve stres düzeylerini belirlemektir. Yöntem: Bu amaç doğrultusunda 29 "Mental Retardasyon", 26 "otizm", 25 "Serebral Palsi" hastası olan çocuk ve anneleri hasta grubu olarak, 89 zihinsel veya bedensel engeli olmayan çocuklar ve anneleri kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Sosyodemografik bulgular standart olarak hazırlanmış sosyodemografik veri toplama formu ile anne-babalara sorularak elde edildi. Tüm çocukların annelerine Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Envanteri ve Holroyd'un geliştirdiği Stres ve Kaynakları Ölçeği'nin Bağımlılık ve Kendini Yönetme, Ailenin Yaşamına Getirdiği Sınırlılık, Aile İçi Uyumsuzluk ve Aileye Getireceği Zorluk alt ölçekleri uygulandı. Bulgular: Araştırma sonucunda hasta grubundaki annelerin Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Ölçeği ile Holroyd'un ölçeğinin Bağımlılık ve Kendini Yönetme, Aile Yaşamına Getirdiği Sınırlılıklar ve Aileye Getireceği Zorluk alt ölçeği puanları, kontrol grubundaki annelerin puanlarına göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak bedensel veya zihinsel engelli çocuğa sahip anneler, ruhsal olarak engelli çocuğa sahip olmayanlardan daha çok etkilenmektedir. Bu nedenle engelli çocuğa sahip olan annelere gerekli ve yeterli ruhsal destek sağlanması önerilmektedir. Anahtar sözcükler: Engelli çocuklar, anneler, depresyon, anksiyete, stres.
Objectives: The aim of this study is to determine sociodemographic properties of handicapped children and to compare their mother's depression, anxiety and stres levels with that of mothers with healthy children. Method: Participant mothers were divided into two groups. All mothers of handicapped children were called patient group. This group consisted of parents of 29 mentally retarded, 26 autistic children and 25 children with cerebral palsy. Control group consisted of 89 parents having healthy. Sociodemographic properties were gathered using a student sociodemographic form. This form was used during the interview with both group of parents. Beck Depression Inventory, Beck Anxiety Inventory and 4 subscales of Holroyd's Questionnaire on Resources and Stress was administered to all mothers. Results: Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory scores of patient group was statistically higher than Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory scores of control group mothers. Also three subscale scores of Holroyd's Questionnaire on Resources and Stress was significantly higher in patient group of mothers. These subscales were dependency and management limits on family opportunities and personal burden for respondent. Conclusion: In general mothers of handicapped children reported a greater level of depression, anxiety and stres than mothers of handicapped children. It was suggested that mothers of handicapped children should be given a regular psychological support.

6.
Postpartum Depresyon ve Serum Kolesterolü
Postpartum Depression and Serum Cholesterol Level
Yavuz Selvi, Rıfat İnci, Ümit Kemal Kıran, Mehmet Yücel Ağargün, Ömer Akil Özer, Buket Eryonucu
Sayfalar 48 - 50
Amaç: Duygudurum bozukluklarının ortaya çıkışı açısından doğum sonrası dönem riskli bir dönemdir. Ani hormonal değişimler psikopatolojinin ortaya çıkışında önemli bir etkiye sahip olabilir. Gebelik esnasında artan serum kolesterol düzeyleri doğum sonrasında ani bir düşüş gösterir. Bu çalışmanın amacı doğum sonrası başlangıçlı depresyon ile serum kolesterol düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem: DSM-IV'e göre doğum sonrası başlangıçlı major depresyonu olan 15 hasta ile yaş ve vücut ağırlığı açısından eşleştirilmiş doğum sonrası başlangıcı olmadan major depresyonu olan 15 hasta çalışmaya alındı. Her iki grubun serum kolesterol düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Doğum sonrası depresyonu olan hastaların serum kolesterol ve LDL değerleri doğum sonrası başlangıçlı olmayan depresyonlu hastalara göre anlamlı derecede daha düşük bulundu. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları düşük serum kolesterol düzeyleri ile doğum sonrası başlangıçlı depresif atak arasında bir ilişki olabileceğini düşündürmektedir Anahtar sözcükler: Postpartum depresyon, kolesterol. (Klinik Psikiyatri 2004;7: 48-50)
Objectives: Onset of major depressive disorder is often related with postpartum period. DSM-IV allows that major depressive episode is specified with postpartum onset. The onset of depressive episode at the postpartum period may be associated with sudden hormonal changes. The aim of the study was to investigate relationship between postpartum depression and serum cholesterol level. Method: Fifteen depressed patients with postpartum onset and 15 depressed patients without postpartum onset were included in the study. All the patients met DSM-IV criteria. Groups were matched for age and weight. Results: The patients with postpartum onset had lower serum total cholesterol and low-density lipoprotein levels than the patients without postpartum onset. Conclusion: Our results suggest that there may be an association between postpartum depression and low serum cholesterol level.

OLGU SUNUMU
7.
Erken Erişkinlikte Tanı Konan İki Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olgusu
Two Cases of Attention Deficit Hyperactivity Disorder Diagnosed in Early Adulthood
Ceyhan Balcı Şengül, Cem Şengül, Şükran Telci, Nesrin Dilbaz
Sayfalar 51 - 56
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) kalıcı ve sürekli olan dikkat süresinin kısalığı gibi dikkat sorunları, aşırı hareketlilik, dürtüsellik belirtileriyle karakterize, toplumda %3-5 oranı ile çocukluk ve ergenlik çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarındandır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar hastaların belirtilerinin yarısından fazlasında erişkinlik yaşamında da sürdüğü yönündedir. DEHB 20. yüzyılın başından beri dikkat çekmeye başlamış ve çocuklukta çok incelenmiş olmasına karşın, erişkin DEHB ilk kez Wood ve arkadaşları 1976'da çocuklardaki DEHB semptomlarına benzer semptomları olan bir grup erişkinde psikostimulanların etkisini göstermeleriyle literatürde yer bulmuştur. Erişkin DEHB bozukluğu tanısı koymada üç ana problemle karşılaşılmaktadır. Bunlar çocuklukta DEHB semptomlarının gerçekten varlığını araştırma zorluğu, ektanılar ve özgül olamayan yakınmalarla başvurulardır. Erişkin DEHB tanısı koymak için çocukluk öyküsü zorunlu olmakla birlikte belirgin semptomlar ve bozukluklar ortaya çıkmadığı sürece tüm çocukluk çağı DEHB için DSM-IV kriterlerinin karşılanmasına gerek yoktur. DEHB bozukluğu olan çocuklar erişkin olduklarında onların takibi psikiyatristler tarafından yapılmalıdır. Fakat psikiyatristlerin çoğu bu hastalığı yeterince tanımamakta ve tedavisini bilmemektedir. Bu da hastaların çoğunun doğru tanı alamamasına ve yaşadıkları güçlüklerin zeka ve motivasyon eksikliğine bağlanmasına neden olmaktadır. Biz bu yazıda ek psikiyatrik bozukluğu olmayan iki erişkin DEHB hastasını sunmayı amaçladık. Dikkat dağınıklığı, konsantrasyon güçlüğü, dürtüsellik, eğitim ve arkadaş ilişkilerindeki sorunlarla başvurmuş olan bu olgular mevcut literatür eşliğinde tartışıldı Anahtar sözcükler: DEHB, erken erişkinlik, tanı.
Attention deficit hyperactivity disorder which is characterized by inattentiveness overactivity and impulsivity is one of the most common disorders of childhood and adolescent affecting %3-5 of them. Recent studies show that the condition continues into adulthood higher than half percent. Although ADHD was first identified in children in the beginning of 20th century, adult ADHD was not described in the literature until 1976 when Wood and colleagues showed evidence of response to stimulants in a group of adults who presented with the same symptoms as children. ADHD in adults presents three major diagnostic problems. These are valid history of ADHD symptoms in childhood, comorbidity and presentation with unspesific features. A childhood history of ADHD is requisite for a diagnosis of adult ADHD, although full DSM-IV criteria for the childhood disorder need not be met as long as significant symptoms and impairment occurred. As individuals with ADHD become adults, the responsibility for their treatment should be transferred from child psychiatrists to psychiatrists who treat adults Unfortunately, many adult and general psychiatrists are unfamiliar with diagnosing and treating the disorder. Because of this many patients remain undiagnosed and their difficulties ascribed to lack of motivation or intelligence. We presented two cases of Adult ADHD without any comorbidity. Both of the cases have complaints of attention deficit, difficulties in concentration, impulsivity and problems in education and friendship. We discussed the two cases of Adult ADHD with recent literature. Keywords: ADHD, early adulthood, diagnose.

8.
Blefarospazm, Tourette Sendromu ve Obsesif Kompulsif Bozukluk: İki Olgu Sunumu*
Blepharospasm, Tourette Syndrome and Obsessive Compulsive Disorder: Two Case Reports
Pelin Kaplan Sayan, Volkan Topçuoğlu, Aylan Gımzal, Esat Oğuz Göktepe
Sayfalar 57 - 60
Blefarospazm orbikularis okuli kaslarının istemsiz kasılmalarıyla, gözkapaklarının sürekli veya aralıklı olarak kapandığı bir hareket bozukluğudur. Blefarospazm hastalarında, sağlıklı kontrollerle ve başka hareket bozukluğu hastalarıyla kıyaslandığında obsesif kompulsif belirtilerin daha sık görüldüğü bildirilmiştir. Bu yazıda, blefarospazmla obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) birlikte görüldüğü iki olgu sunulmuştur. Olguların değerlendirilmesi sırasında, OKB yanında Tourette sendromu (TS) belirtilerinin de olduğu görülmüştür. TS ve OKB özellikle de çocukluk başlangıçlı OKB, yüksek oranda birliktelik gösterirler. Blefarospazmın, TS'de en sık rastlanan oftalmik patololoji olduğu bildirilmiştir Beyin görüntüleme çalışmaları OKB'de bazal gangliyon yapılarının önemli bir rolü olabileceğini göstermektedir Bilateral bazal gangliyon lezyonları sonrası ortaya çıkan obsesif kompulsif davranışlar bildirilmiştir. Blefarospazm genellikle idiopatiktir, ancak bazı olgular beyin sapı ya da bazal gangliyon lezyonlarıyla ilişkilidir. Bu OKB, TS ve blefarospazm şeklindeki psiko-nöro-oftalmik birlikteliğe her üç bozuklukta da bazal gangliyon disfonksiyonunun rol oynaması neden oluyor olabilir. Blefarospazm olgularında, TS'nin ve OKB'nin görülebileceği akılda tutulmalı ve hastalar bu açılardan değerlendirilmelidir.
Blepharospasm is a movement disorder characterized by involuntary contractions of the orbicularis oculi muscles with continuous or intermittent eyelid closures. Obsessive compulsive symptoms are reported to be more frequent in patients with blepharospasm compared to healthy controls and patients with other movement disorders. In this paper, two cases of blepharospasm with obsessive-compulsive disorder (OCD) are presented. The assessment of the cases revealed that they had symptoms of Tourette syndrome (TS) as well as OCD. TS and OCD, especially childhood-onset OCD, can highly be seen together. Blepharospasm is the most common ophthalmic pathology in TS. The brain-imaging studies in OCD show that basal ganglia structures can play an important role in this disorder. Obsessive-compulsive behavior, which occurred after bilateral basal ganglia lesions, has been described. Blepharospasm is usually idiopathic, but some cases are associated with lesions in the brainstem or the basal ganglia. This psycho-neuro-ophtalmic combination, namely OCD, TS and blepharospasm, might be caused by the role of basal ganglia dysfunction in each of three disorders. It must be considered that TS and OCD may coexist in cases of blepharospasm and patients must be assessed in this point of view.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale