ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 16 (3)
Cilt: 16  Sayı: 3 - 2013
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Bellek İşlevselliği Anketi'nin Türkçe Geçerlik ve Güvenilirlik Çalışması
Validity and Reliability of Turkish Version of The Memory Functioning Questionnaire
Selda Şahin, Nevzat Yüksel, Çisem Utku, Nurdan Eren Bodur, Özgün Karaer Karapıçak, Nurhak Çağatay Birer, Duygu Kaya
Sayfalar 135 - 147
Amaç: Öznel bellek yakınması, nesnel veriler normal olmasına karşın kişinin bellek sorununun olduğunu öne sürmesidir. Öznel bellek yakınmalarının orta yaş ve üzeri yetişkinlerin neredeyse %50'sinde yaşandığı bildirilmiştir. Öznel bellek yakınmalarının demans riski ile ilişkili olduğu ve öznel bellek yakınmaları olan bireylerin yakınmaları olmayanlara oranla daha küçük hipokampal hacimlerinin olduğu bildirilmiştir. Öznel bellek yakınmalarının nesnel nöropsikolojik testlerle karşılaştırıldığı çalışmalarda aralarındaki ilişkiye dair çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bellek işlevselliği Anketi (Memory Functioning Ouestionnaire; BİA) yetişkinlerin günlük bellek işlevlerini ölçmek amacıyla geliştirilmiş bir ankettir. Bu çalışmanın amacı Gilewski ve arkadaşları tarafından 1990'da geliştirilen Bellek işlevselliği Anketi'nin Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirlik incelemesinin yapılmasıdır. Yöntem: Anket 112 sağlıklı gönüllüye bir ay arayla uygulanmıştır. Ölçeğin içtutarlığını ölçmek için Cronbach alfa katsayısına bakıldı. Güvenirlik uygulaması için ise test- tekrar test tekniği kullanılmıştır. Bulgular: Anketteki alt boyutlardaki alpha değerleri 0.859 ile 0.938 arasında değişmekte olup, tüm alt boyutların yüksek derecede güvenilir olduğu saptanmıştır. Sonuç: Elde edilen verilere dayanılarak Bellek işlevselliği Anketi için iyi derecede geçerlik ve güvenilirlik elde edilmiştir. Anketin tarama ve takip amaçlı kullanılabileceği düşünülmektedir.
Objectives: Subjective memory impairment (SMI) refers to conditions in which people complain of memory problems despite intact cognition. Subjective memory complaints (SMCs) are experienced by a large proportion of middle-aged and older adults, with some estimates being as high as 50%. One of the purposes of studying the relations between subjective cognitive complaints and neuropsychological tasks is to clarify the assertion that subjective cognitive complaints are a risk factor for dementia. Subjective cognitive failures are associated with lower hippocampal volume, even in subjects without objective cognitive impairment. Although some studies concluded that subjective memory complaints by healthy people were not in parallel with the results of objective neuropsychological tasks or were not early evidence of future cognitive deficits, some other studies concluded the opposite. The Memory Functioning Ouestionnaire (MFQ) has been used to investigate several major questions on the usefulness of assessing selfappraisals of memory functioning. The aim of this study is to investigate the validity and reliability of Memory Functioning Questionnaire developed by Gilewski et al. in 1990 that assesses memory perception in Turkish population. Method: The study group consisted of 112 healthy volunteers. The reliability of the MFQ was evaluated by testing its internal consistency and test-retest reliability. Results: Cronbach's alpha coefficient and intraclass correlation coefficients of the MFQwere 0.859 and 0.938, respectively. Conclusion: According to the present study the MFQ Turkish version showed to be valid and reliable. The questionnaire can be used for screening and follow up.

2.
Lise Öğrencileri Arasında Patolojik İnternet Kullanımının Yaygınlığı: Kocaeli Örneği
Prevalence of Pathological Internet Use Among High School Students: Kocaeli Sample
Mehmet Şahin, Uğur Çakır, Emine Demirbaş Çakır, Aslıhan Özlem Polat
Sayfalar 148 - 156
Amaç: Bu çalışmada Kocaeli bölgesindeki lise öğrencileri arasında patolojik internet kullanımının yaygınlığının belirlenmesi ve patolojik internet kullanım ölçeğinin (PİKÖ) Türkçe formunun doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ile test edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tarama modelinde tasarlanan bu çalışmanın örneklem grubunu basit tesadüfi örnekleme yöntemiyle belirlenen farklı liselerden 857 öğrenci oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında sosyodemografik veri formu ve patolojik internet kullanım ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada bulgular temel olarak 4 aşamada toplanmıştır. Birinci aşamada gerçekleştirilen doğrulayıcı faktör analizi sonucunda patolojik internet kullanım ölçeğinin Türkçe formunun güvenirlik için iç tutarlılık katsayısı (a 0.89) olarak tespit edilmiştir. İkinci aşamada patolojik internet kullanımı puanlarının normal dağılım göstermediği belirlenmiştir (pcO.OOI). Üçüncü aşamada örneklem grubundaki 9 (%1.1) öğrenci patolojik internet kullanıcısı olarak tespit edilmiştir. Son aşamada ise erkek cinsiyetin, internet ortamında kendisini özgür hissetmenin, kimlik gizlemenin ve internet kullanımından sonra pişmanlık hissetmenin patolojik internet kullanımına yatkınlıkla daha ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda elde edilen bulgular, patolojik internet kullanımının önlenmesi ve tedavisi üzerine çalışan eğitimci, akademisyen, klinisyen ve araştırmacılara yol gösterici olabilir. Aynı zamanda bu tür bulgular, patolojik internet kullanımı ve zararları konusunda öğrencileri, öğretmenleri ve velileri bilgilendirme çalışmalarında kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: İnternet, yaygınlık, kullanım.
Objectives: The aim of this study is to investigate the prevelance of pathological Internet use of high school students in Kocaeli and to test Turkish form of pathological Internet use scale (PIUS) with confirmatory factor analysis (CFA). Method: The study was designed in survey study model and 857students from different high schools constituted the sample group of the study which was determined by simple random sampling of probability sampling method. A sociodemographic form and pathological Internet use scale were used in order to collect data. Results: Results of the study were basically obtained in 4 phases. In the first phase, coefficient of internal consistency for reliability of Turkish form of PIUS was determined as (a 0.89). In the second phase, a nonnormal distribution in the scores of PIUS was determined (p< 0.001). In the third phase 9 (%1.1) high school students in the sample group were determined to be pathological Internet user. In the last phase male gender, feeling free, hiding identity during online and feeling regret after Internet use was determined to be associated with pathological Internet use. Conclusion: The findings of this study can guide academicians, educators, clinicians and researchers who study on preventing pathological Internet use. In addition these findings can be used in informing students, teachers and parents.

3.
Erişkin Enürezis Nokturna Tamlı Hastalarda Psikiyatrik Ek Hastalıklar
Psychiatric Comorbidity in Patients with Adult Enuresis Nocturna
Şükrü Kumsar, Neslihan Akkişi Kumsar, Hasan Salih Sağlam, Osman Köse, Salih Budak, Öztuğ Adsan
Sayfalar 157 - 163
Amaç: Çocukluk çağının en sık karşılaşılan üriner sistem sorunlarındandır. Enürezis nokturna etiyolojisine yönelik yapılan araştırmalarda birçok faktör araştırılmış ve çeşitli teoriler öne sürülmüştür. Erişkin gruptaki enürezis ile ilgili olarak ise yapılan çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmanın amacı üroloji polikliniğine başvuran erişkin enüretik olgularda psikiyatrik ek hastalıkları değerlendirmek ve bu hastalardaki benlik algısı ve sosyal kaygı düzeylerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya alınan 36 erişkin enürezis nokturna tamlı hasta, DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ) ile değerlendirilmiştir. Kontrol grubu, hasta grubu ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından benzer olan 32 sağlıklı gönüllüden oluşturulmuştur. Bulgular: Enürezis grubunda, kontrol grubuna göre psikiyatrik morbidite sıklığı anlamlı olarak daha yüksek, benlik saygısı belirgin olarak daha düşük saptanmıştır. Ayrıca sosyal kaygı, kontrol grubun- dakinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bulgular, enürezis olgularında psikiyatrik morbidite sıklığının sağlıklı kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğunu göstermektedir. Üroloji polikliniklerine başvuran enürezis olguları psikiyatrik açıdan değerlendirilmeli, gerekli durumlarda hastaların psikiyatrik destek alması sağlanmalıdır.
Objectives: Enuresis Nocturna is the most common urinary tract problem of childhood. Etiological factors had been researched and several theories are suggested. But study on adult nocturnal enuresis is limited. The aim of this study is to determine the frequency of psychiatric comorbidity in adult enuresis patients treated at the urology outpatient clinic and to investigate the its relation with social anxiety, and selfesteem levels. Method: Thirty-six adult enuretic patients are assessed with Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I), Hospital Anxiety Depression Scale (HADS), Rosenberg Self-Esteem Scale (RSES) and Liebowitz Social Anxiety Scale (LSAS). Control group included subjects matched to patients in terms of age, sex and education level. Results: In comparison to healthy controls, the rate of psychiatric morbidity is higher and mean selfesteem scores in the enuresis group are lower. There is also a significant difference between groups in terms of social anxiety. Liebowitz Social Anxiety scores are higher in the enuresis group. Conclusion: These findings suggest that the rate of psychiatric morbidity is higher in patients with enuresis than healthy control subjects. Adult patients with enuresis should be assessed in regard of mental disorders and psychiatric interventions may become necessary in the course of illness.

4.
Boşanmış ve Evli Ailelerden Gelen Çocukların Algıladıkları Ebeveyn Kabul-Red Düzeyleri ile Psikolojik Uyum Düzeylerinin Karşılaştırılması
The Comparison of Parental Acceptance-Rejection and Psychological Adjustment of Children in Divorced and Married Families
Nilgün Öngider
Sayfalar 164 - 174
Amaç: Bu araştırmanın temel amacı, boşanmış ve evli ailelerden gelen ilköğretim çağı çocuklarını algıladıkları ebeveyn kabul-reddi ile psikolojik uyum düzeyleri açısından karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Araştırmanın örnekle- mi, İzmir ilini temsil edecek şekilde devlet ilköğretim okullarında öğrenim gören çocuklar arasından seçilmiştir. Örneklem, anne-babası boşanmış 124 çocuk ve anne- babası evli olan 138 çocuk olmak üzere toplam 262 kişiden oluşmaktadır. Verilerin toplanması için Bireysel Bilgi Formu, Ebeveyn Kabul-Red Ölçeği (EKRÖ) ve Kişilik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Elde edilen bulgulara göre, evli ailelerde çocukların annelerinden algıladıkları kabul-red ile babalarından algıladıkları kabul-red arasındaki ilişkinin oldukça yüksek olduğu bulunurken (r=.69); boşanmış ailelerdeki çocukların anne ve baba kabul-reddi arasında benzer yönde bir ilişki bulunamamıştır (r=.01). Bunun yanı sıra, çocukların anne ve baba kabul-reddi algıları ile genel psikolojik uyumları arasındaki ilişki incelendiğinde, evli ailelerde çocukların genel psikolojik uyum puanları hem anne hem de baba kabul-reddi puanları ile oldukça yüksek düzeyde ilişkili bulunurken (r=.63 ve r=.65); boşanmış ailelerde, anne kabul-red (r=.55) puanlarının, baba kabul-red (r=.31) puanlarına göre psikolojik uyum ile daha fazla ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç: Araştırmanın sonucunda, evli ailelerde babaların çocuğun psikolojik uyumu üzerinde en az anneler kadar etkili olduğu; ancak boşanmış ailelerde, babaların çocukları üzerindeki etkisinin evli ailelere göre oldukça azaldığı ve çocuğun yaşamında annenin rolünün daha fazla olduğu görülmektedir. Literatürde de bu yönde benzer bulgular vardır.
Objectives: The aim of this study is to compare the parental acceptance-rejection and psychological adjustment of elementary school children which in divorced and married families. Method: The sample of the study consisted of 138 children from married families and 124 children from divorced families, adding up to a total of 262 respondents of those were sampled from an elementary school in City of Izmir. Parental Acceptance- Rejection Questionnaire (PARQ), Personality Assessment Questionnaire PAQ), and individual data questionnaire were administered to both of the groups of children. Results: Result of this study showed a high correlation between Mother PART and Father PART in married families' children group (r=.69); but there was no such correlation in divorced families' children group (r=.01). According to the findings of the study, in married families, there is a high correlation between psychological adjustment of chidren and Parental acceptance-rejection, both Mother PART (r=.63) and Father PART (r=.65). But in divorced families, there is a higher correlation between psychological adjustment of children and Mother PART (r=.55) then Father PART (r=.31). Conclusion: According to the findings of the study, in married families fathers are as important as mothers for the children's psychological adjustment; whereas in divorced families the effects of fathers on children become less and mothers have a greater impact on their children's psychological well being. These findings are interpreted as the negative effect of divorce on father- child relationship. The results of our study are consistent with the literature.

DERLEME
5.
Yeme Bozukluğu ve Bipolar Bozukluk Birlikteliği
Comorbidity of Eating Disorders and Bipolar Disorder
Asena Akdemir, Bahar Sarı Narğis
Sayfalar 175 - 180
Yeme bozukluğu özellikle genç kadınlarda sık görülür. Yemenin kısıtlanması, tıkınırcasına yeme, kusma, laksatif kullanımı hastalığın tanı koydurucu özellikleridir. Toplumda görülme oranı genç kadınlarda Anoreksiya Nervosa için %0.3 ve Bulimia Nervosa için %1 olup obe- siteyi de bu grup içinde alırsak %5-10 olarak saptanmıştır. Bipolar yelpazesinde bu oran %1-5 arasında bildirilmektedir. Her iki hastalıkta yer alan depresif bulgular eş tanı ile ilgili araştırmaları başlatmıştır. Bipolar bozukluğu olan hastalardaki yeme bozukluklarının ve yeme bozukluklu hastalardaki bipolar bozukluğun yaşamboyu yaygınlık oranlarının toplum örneklemlerinde ve klinik çalışmalarda, kısmen eşikaltı ve bu bozuklukların spektrum belirtileri de dahil olmak üzere bu hastalıkların komorbiditesinin yüksek oranda olduğu gösterilmiştir. Bulimik davranışlar, dürtüsellik ve affektif bozukluklar genetik yatkınlık veya erken yaşam travmasının sonucu olarak serotonerjik nörotransmisyondaki bozuklukla ilişkili olabilir. Bipolar bozukluk ve beraberinde yeme bozukluğu olan hastalara farmakolojik tedavi yaklaşımları her sendromun tedavisinin diğeri üzerindeki olası yan etkilerinin incelenmesine ihtiyaç duyar ve her ikisine de yarayabilecek ajanlarla bazen her iki sendromun da tedavisi olasıdır. Bazı vakalarda, duygudurum düzenleyicilerinin monoterapi olarak kullanılması veya serotonerjik ilaçlara eklenmesi yardımcı olabilir. Bu da her iki hastalığın etiyolojik olarak benzer patofizyolojik mekanizmalarla ortaya çıktığının bir kanıtı olabilir.
Eating disorders are common disorders especially in young women. Food restriction, binge eating, vomiting, purging are diagnostic features of the disorder. The prevalence in young women is reported as %0.3 for Anorexia Nervosa and as %1 for Bulimia Nervosa while it reaches to %5-10 if obesity is included to the clinic. Eating disorders are common in bipolar patients so that the clinicians should be careful while treating these disorders. The prevalence rate is reported as %1-5 in bipolar spectrum disorders. Depressive symptoms that may be seen in both disorders led studies about comorbidity. Authors investigating the lifetime comorbidity of eating disorders in patients with BD and comorbidity of BD in patients with eating disorders in community surveys and in clinical studies showed that comorbidity of these disorders is high. Most of these studies include subtreshold clinical cases and all spectrum symptamotology. Bulimic behaviors, impulsivity and affective disorders may be due to serotonergic neurotransmission disorder as a result of genetic vulnerability or early life trauma. Pharmacologic treatment approaches to patients with BD and a comorbid eating disorder require examination of the possible adverse effects of the treatment of each syndrome on the other. Both disorders may be managed with agents that might be beneficial to each at the same time. Use of mood stabilizers alone or as adjunct to serotonergic agents may be beneficial in some of the cases. This may be due to the similar pathophysiological mechanisms of both of the disorders.

OLGU SUNUMU
6.
Paliperidon Kullanımına Bağlı Gelişen Parkinsonizm Olgusu
Parkinsonism Developed by Paliperidon Usage: A Case Report
Musa Şahpolat, Önder Kavakçı, Nesim Kuğu
Sayfalar 181 - 184
Şizofreni tedavisinde 1 950'li yıllardan itibaren tipik antip- sikotik ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar dopamin (D2) reseptörlerini bloke ederek hiperprolaktinemi, negatif semptomlarda kötüleşmeye distoni, parkinsonizm, aka- tizi, tardiv diskinezi gibi ekstrapiramidal sistem (EPS) yan etkilerine neden olmaktadır. Sonraki yıllarda ise tipik antipsikotiklere kıyasla daha az ekstrapramidal yan etkileri olan, D2 ve 5HT2A reseptör blokajı yapan atipik antipsikotikler geliştirilmiş ve kullanımları giderek yaygınlaşmıştır. Antipsikotiklere bağlı parkinsonizm "psödo parkinsonizm" olarak da adlandırılır ve kaslarda sertlik, yürürken ayağını sürüme, düşme, maske yüz, kilo kaybı ve oturduğu yerden kalkmada güçlük ile başlar. Atipik antipsikotik kullanımı ile ilgili çalışmalarda, atipik antipikotiklerin ilaca bağlı parkinsonizm gelişiminde tipik antipsikotiklere göre düşük risk taşıdığı gösterilmiştir. Paliperidon, risperidonun aktif metaboliti olan 9- hidroksi risperidon'un ozmotik kontrollü salım oral uygulama sistemi (OROS) teknolojisi ile birleştirilmesi sonucu elde edilen bir atipik antipsikotiktir. Paliperidon santral yoldan aktif bir D2 ve 5HT2A reseptörleri antagonisti olmakla birlikte alfal ve alfa2 adrenerjik ve H1 histamin- erjik reseptörler üzerinde de antagonist etkilidir. Paliperidonun ekstrapiramidal sistem yan etkileri açısından özellikle 9 mg/günden düşük dozlarda plasebodan anlamlı farklılık bulunmamıştır. Bu olgu sunumunda şizofreni tanısıyla takip edilmiş, tedavisi paliperidon (6 mg/gün) ile düzenlenmiş ve paliperidon tedavisinin altıncı gününde parkinsonizm tablosu gelişen bir olgu sunulmuştur.
Typical antipsychotic medications are used to treat schizophrenia since 1950s.These drugs may cause side effects over extrapyramidal system (EPS) such as hyperprolactinemia, worsening of negative symptoms and dystonia, parkinsonism, akathisia and tardive dyskinesia by blocking dopamine (D2) receptors. In recent years, atypical antipsychotics managing D2 and 5HT2A receptor blockage with fewer extrapyramidal side effects compared to typical antipsychotics have been developed and their use has progressively increased. Antipsychotic- induced Parkinsonism is also called as "pseudo- Parkinsonism" and starts with symptoms such as muscle stiffness, foot-walking, drop, mask face, weight loss and difficulty in getting up from the seat. In studies regarding the use of atypical antipsychotics, atypicals have been shown to have lower risk profile versus typical antipsychotics on development of drug-induced Parkinsonism. Paliperidone is an atypical antipsychotic obtained by combining 9-hydroxy risperidone,which is an active metabolite of risperidone, with oral administration technology of osmotic controlled release systems (OROS). Paliperidone is a D2 and 5HT2A receptor antagonist, which is active by central path, and also has antagonist effects on alphal and alpha2-adrenergic and histamine HI receptors. There is no significant difference from placebo especially at lower doses than 9 mg / day in terms of extrapyramidal side effects. In this case report, a patient who was followed with diagnosis of schizophrenia is presented. After six days of paliperidone treatment (6 mg/day), the patient developed parkinsonism.

7.
Antidepresan Tedaviye Risperidon Eklenmesi ile İlişkili Anjiyoödem: Olgu Sunumu
Angioedema Associated with Addition of Risperidone to Antidepressant Treatment: A Case Report
Nalan Kara
Sayfalar 185 - 190
Anjiyoödem, derin cilt ve cilt altı dokuların ödemidir. İlaçlara bağlı anjiyoödemin mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Pro-enflamatuar modülatörlerin, özellikle immünglobülin E (IgE) ile ilişkili tip 1 hipersensitivite reaksiyonunun anjiyoödeme yol açtığı düşünülmektedir, ilaca bağlı anjiyoödem, ürtiker eşlik eden ya da etmeyen, alerjik/ non-allerjik şeklinde sınıflandırılabilmektedir. Alerjik anjiyoödem İmmünglobülin-E ile ilişkilidir. Non- alerjik anjiyoödem, herediter, kazanılmış, renin-anjiy- otensin-aldosteron sistemi (RAAS) blokörleriyle ilişkili, psödoallerjik veya idyopatik olabilir. Literatürde, ven- lafaksin, mirtazapin ve risperidonun tek başına ya da birlikte kullanımı ile ilişkili anjiyoödem olguları bildirilmiştir. Olgumuz, 41 yaşında, evli, kadın hasta psikiyatri polikliniğine depresyon yakınmaları ile başvurdu. Hasta 2 aydır fluoksetin 20 mg /gün ve mirtazapin 30 mg /gün kullanmaktaydı. Almakta olduğu fluoksetinin etkisiz olduğu düşünülerek fluoksetin kesildi, mirtazapine ek olarak venlafaksin 75 mg /gün ve ajitasyonuna yönelik olarak risperidon 0.5 mg /gün başlandı. Hastada anjiyoödem gelişmesi üzerine risperidon kesildi. Risperidonun kesilmesinin ardından hastanın anjiyoödem yakınmalarında gerileme oldu. Anjiyoödemin antidepresan tedaviye risperidon eklenmesi ile ilişkili olduğu düşünüldü. Hipotansiyon gibi sistemik bir bulgunun olmaması, normal serum IgE düzeyi ve anjiyoödeme ürtikerin eşlik etmemesi, non-allerjik anjiyoödemi düşündürdü. Anjiyoödem psikotrop ilaçların yan etkisi olarak hekimlerin karşısına çıkabilmekte ve bazen yaşamı tehdit eden sonuçlara yol açabilmektedir. Bundan dolayı alerjik reaksiyon öyküsü olan hastalarda özellikle birden fazla ilaç kullanılacaksa çok dikkatli olunması gerekmektedir.
Angioedema is an edema of the skin and subcutaneous tissues. The exact mechanism of medication induced angioedema is not known well. Pro-inflammatory modulators, especially IgE-related type-1 hypersensitivity reactions are thought to cause angioedema. Medication- induced angioedema can be classified as angioedema with / without urticaria or allergic / non-allergic angioedema. Allergic angioedema is related with immünglobülin E. Non-allergic angioedema can be seen as hereditary, acquired, renin-angiotensin-aldosteron system (RAAS) blockers related, pseudoallergic or ido- pathic. Cases of angioedema induced by venlafaxine, mirtazapine and risperidon were reported in the literature. In our case, a 41 years old, married female patient with depressive symptoms was brought to psychiatry outpatient unit. The patient had been on 20 mg/day fluoxetine and 30 mg/day mirtazapine for 2 months. Fluoxetine had been stopped for it was thought to be ineffective. Venlafaxine 75 mg/day was added to mirtazapine as combination treatment and risperidone was given 0.5 mg /day for agitation. We stopped risperidone immediately after the occurrence of angioedeme and angioedema disappeared consequently. Angioedema was thougth to be related with addition of risperidone to antidepressant treatment. Angioedema was not shown to be associated with any systemic signs such as hypotension, serum IgE level was normal and no urticaria was detected at the time of angioedema. As a result it was considered to be a non-allergic angioedema. Clinicians may encounter with angioedema due to psychotropic drugs and it may have fatal results. Due to these findings clinicians should prescribe multiple medications with caution, especially in cases with history of allergy.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale