ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 17 (1)
Cilt: 17  Sayı: 1 - 2014
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Stres Veren Yaşam Olayları, Bilişsel Duygu Düzenleme Stratejileri, Depresif Research Papers Belirtiler ve Kaygı Düzeyi Arasındaki İlişkiler
Relationships Among Stressful Life Events, Cognitive Emotion Regulation Strategies, Depressive Symptoms and Anxiety Levels
Ece Temizel Ataman, İhsan Dağ
Sayfalar 7 - 17
Amaç: Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin stres veren yaşam olayları, kullandıkları bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve bilişsel başa çıkma tarzları ile depresif ve kaygı belirti düzeyleri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu amaçla öncelikle Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği'nin Türkçe'ye uyarlaması, geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Yöntem: ilk aşamada Hacettepe Üniversite- si'nin farklı bölümlerine devam eden 203 öğrenciye ulaşılarak uyarlanan ölçeklerin geçerlik- güvenirlik kont- rolleri yapılmış, ikinci aşamada 215 öğrenciye daha ulaşılarak toplam 418 katılımcı ile çalışma son- landırılmıştır. Araştırmada Demografik Bilgi Formu, Yaşam Olayları Listesi, Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri uygulan- mıştır. Bulgular: Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği'nin tüm test ve alt ölçeklerinin iç tutarlılıklarının tatmin edici düzeyde olduğu görülmüştür. Ölçeğin alt boyutlarının, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği alt boyutlarıyla örtüştüğü gözlenmiştir. Sonuç: Regresyon analizlerine göre, depresif belirtileri ve kaygı düzeyini "çaresiz yak- laşım", "kendine güvenli yaklaşım" ve "iyimser yaklaşım"ın açıkladığı görülmüştür. "Kabul" ve "olumlu yeniden odak- lanma" stratejileri depresif belirtilerdeki azalmayı, "rumi- nasyon" ve "felaketleştirme" stratejileri kaygı belirti- lerindeki artışı açıklarken, "kabul" stratejisinin, depresif ve kaygı belirti düzeylerinin her ikisinde de azalmayı açık- ladığı görülmüştür.
Objectives: In this study, the relationships among stress- ful life events, cognitive emotion regulation strategies, cognitive coping styles and the level of depression and anxiety symptoms are examined. Firstly, reliability and validity of The Turkish version of Cognitive Emotion Regulation Questionnaire was examined. Method: The study was conducted in two steps. For the validity and reliability study, sample was 203 university students from various departments of Hacettepe University, and main study sample consisted of 418 university students by adding 215 students from the same university to the initial sample. The subjects were administered Turkish version of Cognitive Emotion Regulation Questionnaire, Demographic Information Form, State-Trait Anxiety Inventory, Beck Depression Inventory, Ways of Coping Inventory. Results: Results revealed that internal consis- tency of Cognitive Emotion Regulation Questionnaire and it's subscales were satisfactory. Dimensions of both of Cognitive Emotion Regulation Questionnaire and Ways of Coping Inventory were consistent. Conclusion: Based on the regression analyses, it is found that "help- less", "self confident" and "optimist " approaches explained depressive symptoms and anxiety levels. Beside this, "Acceptance" and "Positive Refocusing" were predicted the decline in depressive symptoms, while "Rumination" and "Catastrophizing" predicted the rise in anxiety scores. "Acceptance" strategy explained the decrease in the level of anxiety as it does in explaining the decrease in the level of depressive symptoms.

2.
Malatya İlinde 2005 Yılında İntihar Girişiminde Bulunan Bireylerde Klinik ve Sosyodemografik Özellikler
Socio-Demographic Characteristics of Suicidal Individuals Living in Malatya
Hayriye Dilek Yalvaç, Burhanettin Kaya, Süheyla ÜNAL
Sayfalar 18 - 27
Amaç: Bu araştırmada Malatya ilinde, 2005 yılında inti- har girişimiyle başvuran olguların bazı sosyodemografik değişkenler açısından değerlendirilmesi ve bazı risk etkenlerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın evreni Ocak - Mayıs 2005 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi Acil Servisi veya diğer servislere intihar girişimiyle başvuran, ayaktan ya da yatırılarak izle- nen ve araştırmaya katılmayı kabul eden 50 olgudan oluşmuştur. Psikotik bulguları olan, deliryum tablosunda olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Veri toplama aşa- masında, psikiyatrik görüşme yapıldıktan sonra, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ) ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Bulgular: Olguların %64'ünü kadın, %36'sını erkek bireyler oluşturmaktaydı. Kadın olguların yaş ortalaması 25.9±7.6, erkeklerin 32.3±13.7 idi. Çalış- mamızda intihar girişimi evli kadınlarda (%59.4) ve bekâr erkeklerde (%55.6) daha sık görülmüştür. Bekarlarda ruh- sal hastalık daha erken yaşlarda (p=0.001), dul ve boşan- mış olanlarda ise daha geç yaşlarda (p=0.025) başlamıştır. Olguların %36'sı uyum bozukluğu, %32'si depresyon tanısı alırken sadece %20'si herhangi bir tanı almamıştır. Olguların %32'sinin öyküsünde intihar girişi- mi mevcuttu. %90'ı şiddet içermeyen yöntemlerle intihar girişiminde bulunmuştu. Olguların %54'ünün intihar giri- şiminden üç ay öncesinde psikososyal stresörleri mevcut- tu ve bunların büyük çoğunluğunu ailesel sorunlar oluş- turmaktaydı. Sonuç: Çalışmamız; intihar girişimlerini önleme açısından psikiyatrik bozuklukların tedavi edilme- si, intihar girişimi ile ilişkili klinik ve sosyodemografik özelliklerin dikkate alınması gerekliliğini ortaya koymuş- tur.
Objectives: The aim of this study was to investigate the risk factors and determine the socio demographic vari- ables of patients who attempted suicide in Malatya, in 2005. Method: The sample group of this research con- sisted of 50 patients who attended to the Emergency Department or other medical departments of Turgut Özal Medical Center with suicide attempt between January and April 2005 and were followed up either in or outpatient setting, and agreed to participate in the study. Patients who had psychotic symptoms and deliri- um were in the exclusion criteria. The socio-demograph- ical data sheet, Beck Depression Inventory (BDI), Beck Anxiety Inventory (BAI), Beck Hopelessness Scale (BHS) were applied following the clinical interview. Results: Of all patients, 64% were female. The mean ages of women and men were 25.9 ± 7.6 and 32.3 ± 13.7, respectively. In our study, suicide attempts were more common among married women (59.4%) and single men (55.6%). Mental disorders had started at an earlier age in singles (p=0.001), and at a later age in widows and divorced (p=0.025). While 36% of the patients were diagnosed as adjustment disorder, 32% was diagnosed as depression and only 20% did not receive any specific diagnosis. A history of suicide attempts was determined in 32% of the cases and 90% of our patients had suicide attempts with non-violent methods. Psychosocial stressors were present in 54 % of patients three months prior to the sui- cide attempt and the majority of these were family prob- lems. Conclusion: It is essential to recognize some clinic and socio-demographic characteristics related to suicide attempts and psychiatric disorders have to be treated in order to prevent suicide attempts.

3.
Yetişkinlerde Obezite: Biyolojik ve Psikolojik Tedaviler için Genel Bir Gözden Geçirme
Adulthood Obesity: A General Review for Biological and Psychological Treatment
Melis Sedef KAHRAMAN, Seher Olga Güriz, Kadir Özdel
Sayfalar 28 - 40
Bu gözden geçirmenin amacı biyolojik, psikolojik ve sosyal bileşenleri olan bir bozukluk olarak kavramsal- laştırılan obezitenin tedavisiyle ilgili biyolojik, ağırlıklı olarak da psikolojik yaklaşımlara dair genel bir çerçeve çizmek ve Türkçe yazında bu alanda görünen boşluğu doldurmaktır. Bu amaçla PubMed, Web of Science ve GoogleScholar veri tabanları esas alınarak alandaki yazın taranmıştır. Taramada "obezite", "diyet", "cerrahi", "tedavi", "bilişsel", "davranışçı" ,"ilaç" ve "psikoterapi" anahtar sözcükleri ve bu sözcüklerin İngilizce karşılıkları çeşitli kombinasyonlarda kullanılmıştır. Tarama sonucun- da güncel yayınlar ve tekrar edilebilirliği olan veriler göz- den geçirmeye dahil edilmiştir. Birçok yöntemin obezitenin tedavisinde anlamlı bir düzeyde yararlı olduğu söylenebilir. Ancak obeziteyle mücadelede tek bir yöntemin tüm kişilerde başarılı olması mümkün gözük- memektedir. Özellikle morbid obezler gibi bazı hasta gru- plarında farmakolojik ve cerrahi tedavilerin uygulan- abilirliği ve etkinliği tespit edilmiştir. Ancak bu gruba girmeyen hastaların birçoğunda psikolojik yöntemler başta olmak üzere birden fazla yöntemin bir arada kul- lanılması gerekmektedir. Her ne kadar bu tedavi kombi- nasyonlarından olumlu sonuçlar alındığı gözlenmiş olsa da özellikle diyetle sağlanan başarının devam etti- rilmesinde daha etkin psikolojik yöntemlerin geliştirilme- sine ihtiyaç vardır. Tedavinin uzun süreli etkisinin göreceli başarısı göz önüne alındığında toplumsal düzeyde yapılacak önleyici çalışmaların obezitenin görülme sık- lığını azaltmak adına umut verici olabileceği düşünülebilir.
The objective of the review is to provide general infor- mation about approaches for biological and mostly psy- chological treatments of obesity conceptualized as a dis- order which has biological, psychological and social components. Another aim of the current review is to fill the gap in the literature regarding these approaches. In order to find out the relevant literature, the search was conducted based on the Pub Med, Web of Science and Google Scholar data bases. The combination of key words consisting of "obesity", "diet", "surgery", "treat- ment", "cognitive", "behavioral", "pharmacological", and "psychotherapy" and their Turkish counterparts were used during the literature search. Up to date papers and re-testable data were included in this article. It can be concluded that various treatment modalities in treat- ment of obesity are significantly beneficial. However it does not seem to be the case that one obesity treatment is useful for everyone. It is reported that pharmacother- apy and surgical interventions were effective especially for some patient sub-groups such as the people with morbid obesity. Rather than the people with morbid obesity, the other sub-groups need multi-treatment methods. In this regard, the foremost approach which is the psychological method is required to be integrated into the treatment of obesity. Although these kind of combined interventions show favorable results, further psychological interventions should be improved for pre- vention of relapse of obesity after desired results achieved with the help of diet. When relatively long term effects of interventions are considered, public based pre- vention studies may be more promising in terms of decreasing the prevalence of obesity.

4.
Dissosiyatif Bozuklukta Tanı ve Ayırıcı Tanı: Olgu Sunumu
Diagnosis and Differantial Diagnosis of Dissociative Disorder
Merve Çıkılı Uytun, Rabia Durmuş, Didem Behice Öztop
Sayfalar 41 - 48
Çocukluk çağı travma öyküsünün, bir çok psikiyatrik hastalık ile ilişkisi olduğu bilinmektedir. Dissosiyatif bozukluklar, en çok üzerinde durulan bozukluklardandır. Dissosiyatif bozukluklarda paylaşılan ortak tema geçmişe ait belleğin, kimliğin farkında oluşun ve bedenden gelen duyumlarla bedensel hareketlerin kontrolü arasındaki normal entegrasyonun kısmi veya tam kaybıdır. Bu hastalık grubunda bir organik hastalık ya da patofizyolo- jik bozukluğa ait kanıtlar da yoktur ve belirtiler beden veya akıl işlevinin nasıl bozulacağı veya işlev görmeye- ceğine ilişkin hastanın düşüncelerine karşılık gelir. Dissosiyatif bozuklukların en önemli özelliği neredeyse her ruh fonksiyonunu etkileyebilmesidir. Dissosiyatif amnezi, depersonalizasyon, derealizasyon, kimlik bocala- ması ve kimlik değişikliği dissosiyatif psikopatolojinin temel özellikleridir Dissosiyatif bozukluklar kişilik bozuk- lukları dahil bir çok psikiyatrik bozukluğa eşlik edebilir veya psikiyatrik bozuklukların belirtileri içinde bulunabilir. Bu nedenle doğru tanının konulması ve ayırıcı tanının dikkatle yapılması önemli bir konudur. Dissosiyatif bozukluklara tanı koymakta ise Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (ICD-10) ve Psikiyatride Hastalıkların Tanısal ve istatistiksel Sınıflandırması El Kitabı (DSM-lV- TR) kullanılmaktadır. ICD-10 ve DSM-lV-TR' de nozolojik durum açısından farklılıklar olmakla birlikte temel temalar değişmemiştir. Bu çerçevede çocukluk çağında yaşadığı bir travma sonrası dissosiasyon semptomları olan hasta üzerinden dissosiyatif bozuklukta ayırıcı tanı anlatılacaktır.
It is known that there is a relationship between many psychiatric disorder and childhood trauma history. Dissociative disorders are most often investigated disor- ders. The common theme shared by dissociative disor- ders is a partial or complete loss of normal integration between memories of the past, awareness of identity, and immediate sensations and control of bodily move- ments. This group of illnesses also lacks the evidence of proximate organic illness or pathophysiological distur- bance, and the symptoms correspond to the ideas of the patient about how parts of body or mind malfunction or fail to function. The most important feature of dissco- ciative disorders that these disorders can affect almost every psychological function. The main features of this psychopathology includes that dissociative amnesia, depersonalization, derealization, confusion of identity and changing of identity. A number of psychiatric disor- ders, including personality disorders, either have disso- ciative disorder comorbidity or contain dissociative symptoms in their diagnostic criteria. Therefore, It is important that diagnose and diffreantial diagnose with dissociative disorders should make carefully. International Classification of Diseases (ICD-10) and Diagnostic and Statistical Manual of Mental DisordersIt is known that there is a relationship between many psychiatric disorder and childhood trauma history. Dissociative disorders are most often investigated disor- ders. The common theme shared by dissociative disor- ders is a partial or complete loss of normal integration between memories of the past, awareness of identity, and immediate sensations and control of bodily move- ments. This group of illnesses also lacks the evidence of proximate organic illness or pathophysiological distur- bance, and the symptoms correspond to the ideas of the patient about how parts of body or mind malfunction or fail to function. The most important feature of dissco- ciative disorders that these disorders can affect almost every psychological function. The main features of this psychopathology includes that dissociative amnesia, depersonalization, derealization, confusion of identity and changing of identity. A number of psychiatric disor- ders, including personality disorders, either have disso- ciative disorder comorbidity or contain dissociative symptoms in their diagnostic criteria. Therefore, It is important that diagnose and diffreantial diagnose with dissociative disorders should make carefully. International Classification of Diseases (ICD-10) and Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-IV-TR) can be use for diagnose of dissociative dis- orders. In spite of the differences between nosological status, the basic themes remain unchanged. In this con- text, our patient who after a trauma experienced in childhood and we confused about this patient's current diagnosis are explained. (DSM-IV-TR) can be use for diagnose of dissociative dis- orders. In spite of the differences between nosological status, the basic themes remain unchanged. In this con- text, our patient who after a trauma experienced in childhood and we confused about this patient's current diagnosis are explained.

5.
Risperidon Kullanımına Bağlı Pulmoner Tromboemboli: Olgu Sunumu
Pulmonary Thromboembolism Associated With Risperidone: A Case Report
Ebru Altıntaş, Nazan Şen, Nilgün Taşkıntuna
Sayfalar 49 - 53
Venöz tromboemboli (VTE) gelişiminde ileri yaş, sigara kullanımı, travma, hareketsizlik gibi bazı kazanılmış ve protein C, S ve antitrombin III eksikliği, disfibrinojenemi gibi kalıtımsal risk faktörleri rol oynamaktadır. Konvansiyonel antipsikotik (AP) kullanımı ile VTE gelişme riskinin arttığına ilişkin bazı çalışmalar ve olgu sunumları yayınlanmıştır. Özellikle düşük güçlü antipsikotiklerin kul- lanımına bağlı olarak venöz tromboemboli geliştiği bilin- mektedir. Günümüze kadar VTE gelişimi için risk klozapin ile sınırlıyken, günümüzde olanzapin ve risperidon ile VTE ilişkisi olgu sunumları ve sınırlı sayıda çalışma ile bildirilmiştir. Atipik AP'lerin kullanımına bağlı gelişen VTE'nin sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, bu ilaçların kullanımına bağlı gelişen kilo artışı, yüksek beden kitle indeksi (BKİ), hareketsiz yaşam biçiminin VTE için risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Atipik anti- psikotikler son yıllarda başta şizofreni olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde yaygın olarak kullanıl- maktadır ve yan etkilerin oluşum riskinde artış bildirilmiştir. Bu olgu sunumu ile atipik AP'ler ve kimi zaman ani ölüme yol açabilen VTE arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istedik.
There are acquired risk factors such as age, smoking, trauma, immobilation and genetic risk factors such as protein C, S and antitrombin III deficiency, disfibrinogen- emy playing role in the development of Venous Thromboembolism (VTE). Association between conven- tional antipsychotic medications and VTE has been strengthened as a result of the published studies and case reports. Specially it is known that low potency antipsychotic drugs were more associated with VTE develops than high potency antipsychotics (8). Uptill now, the risk of development VTE was limited by clozap- ine, contemporarily the association between other sec- onder generation antipsychotics especially with olanza- pine and risperidone was reported by case reports and limited studies. The biological mechanism antipsycotic induced VTE is unkown, also it is thought that putting on weight , high body mass index (BMI), sedative life style developing with the use of these drugs could be the risk factors. Atypical antipsychotics are widely used for mental disorders firstly as schizophrenia and an increased risk of adverse effects have been reported. With this case report, we wanted to draw attention to the relation between atypical APs and VTE -which some- times can cause sudden death.

6.
Tek Doz Kas İçi Haloperidol ve Klorpromazin Uygulanması ile Gelişen Miksödem Koması
Myxedema Coma Associated with Single Dose Intramuscular Haloperidol and Chlorpromazine Therapy
Süleyman Gündüz, Hatice İmer Aras, Fatih Doğu Geyik
Sayfalar 54 - 58
Tek doz kas içi haloperidol ve klorpromazin uygulanması ile gelişen miksödem koma (MK) olgusu sunulmuştur. Miksödem koma, nadir görülen fakat ölümcül seyir izleyebilen, hipotiroidizmin (HT) en önemli formudur. Olgumuzda, miksödem koma tablosunu tetiklediği bili- nen sebeplerin dışlanmasıyla, kas içi uygulanan tedavi olası sebep haline gelmiştir. Literatürde belli antipsikotik- ler ve antidepresanlar ile gelişen miksödem koma olgu- ları mevcuttur, fakat tek doz kas içi haloperidol ve klor- promazin uygulanması ile gelişen miksödem koma olgusu bildirilmemiştir.
To describe a case of myxedema coma (MC) associated with single dose of combination of intramuscular haloperidol and chlorpromazine. Myxedema coma, the most significant form of hypothyroidism (HT), is a rare but potentially fatal condition. The known precipitating causes of myxedema coma were ruled out in this patient, which left intramuscular medications as the likely cause. Cases of hypothyroidism caused by certain atypical antipsychotics and antidepressants are found in the lit- erature, but none was reported with single dose of intra- muscular haloperidol and chlorpromazine therapy.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale