ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
Journal of Clinical Psychiatry - J Clin Psy: 25 (2)
Volume: 25  Issue: 2 - 2022
EDITORIAL
1.The death decree of a scientific paper: Retraction (tur, eng)
Mehmet Yumru, Oğuzhan Herdi
doi: 10.5505/kpd.2022.35545  Pages 136 - 139
Abstract | Full Text PDF

RESEARCH ARTICLE
2.Serum zonulin levels are correlated with symptom severity independent from body mass index and gender in children with attention deficit hyperactivity disorder (eng)
Miray Cetinkaya, Halil Kara, Burak Açıkel, Sibel Cigdem Tuncer
doi: 10.5505/kpd.2022.74317  Pages 140 - 147
GİRİŞ ve AMAÇ: Şizofreni, otizm spektrum bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi nörogelişimsel bozuklukların bağırsak-beyin ekseniyle ilişkili olabileceği son zamanlarda vurgulanmıştır. Zonulin, gastrointestinal mukoza hücreleri arasındaki sıkı bağlantıların bütünlüğünü değiştiren bir proteindir. DEHB'li çocuklarda serum zonulin düzeylerini ve semptom şiddeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 21 DEHB hastası ve 19 kontrol dahil edildi. Zonulin seviyeleri kan örneklerinden elde edildi. DEHB belirtilerinin klinik şiddeti, Conners’ Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş/Uzun Form (CPRS-R/L) ve Conners’ Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş/Uzun Form (CTRS-R/L) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) açısından anlamlı fark yoktu. DEHB grubunun ortalama serum zonulin düzeyi 13.45 ± 9.08 ve kontrol grubunda 21.32 ± 19.96 idi. Gruplar arasında anlamlı fark yoktu (t = 1.99, p = 0.51). DEHB grubunda serum zonulin düzeyleri ile CTRS-R / L skorları arasında anlamlı korelasyon (R = 0.82, p <0.01) bulundu. Bu korelasyon, VKİ ve cinsiyet değişkenleri kontrol edildiğinde de devam etti (R = 0.85, p <0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: DEHB semptom şiddeti ile serum zonulin düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmakla birlikte, DEHB olan çocuklar ve kontroller arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.
INTRODUCTION: It has been recently emphasized that neurodevelopmental disorders such as schizophrenia, autism spectrum disorder and attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) may be related to the gut-brain axis. Zonulin is a protein that changes the integrity of tight junctions between gastrointestinal mucosa cells. We aimed to investigate serum zonulin levels and its relationship with symptom severity in children with ADHD.
METHODS: 21 ADHD patients and 19 controls were included. Zonulin levels were obtained from blood specimens. Clinical severity of the ADHD symptoms was evaluated by Conner’s Parents Rating Scale-Revised/Long Form (CPRS-R/L) and Conner’s Teacher Rating Scale-Revised/Long Form (CTRS-R/L) in ADHD group.
RESULTS: There was no significant difference between the groups in terms of age, gender and body mass index. Mean serum zonulin level of the ADHD group was 13.45±9.08 and 21.32± 19.96 in the control group. There was no significant difference between groups (t=1.99, p=0.51). Significant correlation was found (R=0.82, p<0.01) between serum zonulin levels and CTRS-R/L scores in the ADHD group. This correlation persisted when BMI and sex variables were controlled (R=0.85, p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We have found significant correlation between ADHD symptom severity and serum zonulin levels, whereas there was no significant difference between children with ADHD and controls.

3.Investigation of the effect of comorbid psychopathologies on glycemic control in children and adolescents with type 1 diabetes mellitus (eng)
Burcu Kardaş, Ömer Kardaş, Meliha Demiral, Edip Ünal, Mehmet Nuri Ozbek
doi: 10.5505/kpd.2022.44712  Pages 148 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik hastalıklarda eşlik eden psikiyatrik durumların varlığı, hastalığın yönetimini zorlaştırmaktadır. Çalışmamızda Tip 1 Diyabetli çocuk ve ergenlerde psikiyatrik eştanı durumları ile glisemik kontrol arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda hasta sayısına bağlı olarak iyi ve orta kontroller tek grup olarak değerlendirildi, HbA1c düzeyi 8.5 ve altında olan olgular bu gruba dahil edildi. Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Çocuklarda Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ), Turgay Çocuk ve Ergen Davranış Bozuklukları DSM-IV'e Göre Tarama ve Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Olgu ve ebeveynleri K-SADS-PL ile değerlendirildi. Çocuk endokrinoloji polikliniğinde takip edilen 778 diyabetik hastadan 8-17 yaşları arasında düzenli takipleri yapılan, ek hastalığı olmayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 73 olgu psikiyatrik olarak değerlendirildi..

BULGULAR: Çalışmaya alınan 73 olgunun 29'u glisemik kontrolü iyi (HbA1c≤8.5 mg/dl), 44'ü glisemik kontrolü kötü (HbA1c> 8.5mg/dl) olarak kabul edildi. Glisemik kontrolü zayıf olan olgularda anne-baba eğitim düzeyi ve gelir düzeyi anlamlı olarak daha düşük, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, majör depresif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu ve psikopatoloji oranları anlamlı olarak daha yüksekti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, glisemik kontrolü etkileyen bir çok faktör olduğunu ve glisemik kontrol ve psikopatolojiler arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: The presence of comorbid psychiatric conditions in chronic diseases makes the management of the disease difficult. Our study, we aimed to examine the relationship between psychiatric comorbid conditions and glycemic control in children and adolescents with Type 1 Diabetes.
METHODS: In our study, depending on the number of patients, good and moderate controls were evaluated as a single group, and HbA1c levels of 8.5 and below were included in this group. Children for Depression Inventory (CDI), Screen for Child Anxiety-Related Emotional Disorders (SCARED), Turgay Child and Adolescent Behavioral Disorders Based on DSM-IV Screening and Evaluation Scale were applied. The case and parents were evaluated with K-SADS-PL.Among 778 diabetic patients who were followed up in the pediatric endocrinology clinic, 73 cases between the ages of 8 and 17 who were followed up regularly, who did not have any comorbidities and who accepted to participate in the study were evaluated psychiatrically.
RESULTS: Of the 73 cases included in the study, 29 were accepted as the patients with good glycemic control (HbA1c≤8.5 mg / dl), and 44 as with poor glycemic control (HbA1c> 8.5mg / dl). In cases with poor glycemic control, parents' education level and income level were significantly lower, while the rate of attention deficit and hyperactivity disorder, major depressive disorder, social anxiety disorder and psychopathology was significantly higher.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study revealed that there are many factors affecting glycemic control and there is a strong relationship between glycemic control and psychopathologies.

4.Relationship of clozapine serum levels with gender, smoking and symptom severity (tur)
Eren Yıldızhan, Eda Uzun, Nesrin Buket Tomruk
doi: 10.5505/kpd.2022.56688  Pages 155 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: İlaç metabolizmasına etkisi olan değişkenler olan cinsiyet ve sigara içme durumunun klozapin serum düzeyenlerine etkisini psikotik bozukluğu olan hastalarda incelenmeyi planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplum Ruh Sağlığı Merkezimizde (TRSM) şizofreni ve ilişkili psikotik bozukluklar tanıları olan hastaların dosyaları klozapin serum düzeyleri ve klinik özellikler açısından geriye dönük olarak incelendi. Klozapin düzeyi bakıldığı zamanki belirti şiddeti, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ), UKU Yan Etki Değerlendirme Ölçeği (UKU) ile; işlevsellik Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ) ile değerlendirildi. Sigara içme durumu ve cinsiyete göre, günlük klozapin dozu, klozapin düzeyi, UKU, KPDÖ ve BSPÖ sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Cinsiyete göre klozapin dozları, klozapin düzeyleri, KPDÖ, UKU ve BSPÖ puanları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. Erkeklerde sigara içme oranı kadınlardan daha yüksekti (p=0,008). Sigara içen hastaların ortalama klozapin dozlarının 310,0 ± 146,53 mg/gün, içmeyenlerin 360,0 ± 142,98 mg/gün olduğu (p>0,05) görüldü. Sigara içen hastaların klozapin düzeyleri (384,4 ± 226,80 ng/mL), içmeyenlerden (835,6 ± 444,95 ng/mL) daha düşüktü (p=0,003). Klozapin düzeylerinin içilen sigara miktarı ile negatif korelasyonu, günlük klozapin dozu ile pozitif korelasyonu olduğu saptandı. Klinik ölçek puanlarından sadece KPDÖ’nün aktivasyon alt ölçeği ile klozapin düzeyleri arasında korelasyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Klozapin düzeylerinin sigara içen hastalarda terapötik dozun altında, içmeyenlerde ise güvenli dozun üstünde olması olasılığı dikkate alınmalıdır.
INTRODUCTION: We planned to analyze the variations in clozapine levels with regard to gender and smoking which are variables with effects on drug metabolism in patients with psychotic disorders.
METHODS: The records of patients with the diagnosis of schizophrenia and related psychotic disorders, who were attending the Community Mental Health Center (CMHC) were investigated retrospectively for clozapine serum levels and clinical features. Symptom severity at the time of the clozapine level detection was evaluated by Brief Psychiatric Rating Scale (BPRS), UKU side effects rating scale (UKU) and Personal and Social Performance Scale (PSP). Clozapine daily dose, clozapine levels, and the scores of BPRS, UKU and PSP scales were compared according to smoking habits and gender.
RESULTS: There was no significant difference in clozapine dose, clozapine level and the scales of BPRS, UKU and PSP for the comparison of gender. Smoking was more frequent in males (p=0.008). Mean clozapine doses of the smoking patients were 318.1 ± 154.72 mg/day and non-smoking patients were 360.0 ± 142.98 mg/day (p>0.05). Clozapine levels of smoking patients (384.4 ± 226.80 ng/mL) were lower than non-smoking patients (835.6 ± 444.95 ng/mL) (p=0.003). The only clinical scale score which was correlated with the clozapine levels was the activation subscale of BPRS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The possibility of clozapine levels being lower than the therapeutic dose in smoking patients and higher than safety limits in non-smoking patients should be taken into consideration.

5.Are the illness severity and treatment efficacy of the patients followed in the child psychiatry inpatient service during the pandemic period different from the ‘’Normal’’ period? (eng)
Sezen Köse, Burcu Özbaran, Nurhak Doğan, İlayda Barankoğlu, Tezan Bildik
doi: 10.5505/kpd.2022.46872  Pages 168 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 pandemisi, sağlık sistemleri üzerinde ve yataklı servis tedavi birimleri üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Pandeminin boyutunun artmasıyla birlikte rutin tedavi hizmetlerini yürütebilmek zorlu bir süreç haline gelmiştir. Bu çalışmada; çocuk psikiyatrisi yataklı servisinde salgın döneminde tedavi gören hastaların genel klinik profili, hastalık şiddetleri ve yatış süreleri ile pandemi öncesi dönemde tedavi gören hastaların karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pandemi döneminde yataklı serviste tedavi gören 19 hasta ile daha önce yataklı servisimizde tedavi gören 149 hasta; hastalık şiddeti, klinik profil ve yatış süresi açısından karşılaştırılmıştır. Hastaların psikiyatrik değerlendirmesi için Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (K-SADS) kullanılmıştır. Hastaların yatış sırasında ve taburculuk sonrasındaki hastalık şiddetleri, Klinik Global İzlenim Ölçeği-Şiddet (KGİÖ-Ş) ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Salgın döneminde yatan hastaların KGİÖ-Ş yatış puanlarının medyan değeri, pandemi öncesi döneme göre yatan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek çıkmıştır. Salgın döneminde yatan hastaların yatış süresiyle taburculuk KGİÖ-Ş arasında negatif korelasyon ilişkisi saptanmıştır. Ayrıca, iki grup arasında anksiyolitik ilaç kullanım oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Salgın, afet, savaş gibi büyük toplum kesimlerini etkileyen olaylarda kişilerin kaygı düzeyleri artabilmektedir. Pandemi döneminde yataklı servis tedavi birimlerinde, daha yüksek klinik şiddete sahip hastalar tedavi görmektedir. Bu durumlarda, enfeksiyondan koruyucu önlemlerle beraber yataklı servis yönetimine ara vermeden devam etmek önemlidir.
INTRODUCTION: COVID-19 pandemic poses a serious threat to health systems and inpatient treatment units. With the increase in the size of the pandemic, it has become a difficult process to carry out routine treatment services. In this study we aimed to compare the clinical profile, illness severity and length of hospitalization of the patients who were hospitalized in the child psychiatry inpatient service during the normal and the pandemic period.
METHODS: The patients who were treated in the child psychiatry inpatient service during the the pandemic period (n=19), and previously normal period (n=149) were compared in terms of clinical profile, illness severity and length of hospitalization. Psychiatric diagnoses were assessed using the K-SADS-PL (Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School-Age Children - Present and Lifetime Version). The Clinical Global Impressions-Severity scale (CGI-S) was applied to all patients in both groups at hospitalization and discharge point.
RESULTS: We found that median level of CGI-S hospitalization scores in pandemic period was significantly higher than normal period. A significant negative correlation was found between CGI-S discharge scores and length of hospitalization during pandemic period. In addition, a significant difference was found between the groups in terms of the rate of anxiolytic drugs used.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Anxiety levels of people may increase in disasters such as pandemics, wars, earthquakes. During the pandemic period, patients with higher clinical severity of illness are treated in inpatient treatment units. In these cases, it is important to continue inpatient management without interruption, along with infection-preventive measures.

6.Comparison of emergency department and psychiatry physicians’ views on decision-making capacity cases in the grey zone (eng)
Harun Olcay Sonkurt, Şengül Tosun Altınöz, Akın Coşkun, Ali Ercan Altınöz
doi: 10.5505/kpd.2022.13245  Pages 177 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, farklı meslek gruplarından değerlendiricilerin, aynı olgular üzerinden karar verme süreçlerinin hem kendi aralarında hem de diğerleriyle olan uzlaşma düzeyini ortaya koymaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Karar verme kapasitesi (KVK) ile ilgili gri alanda üç vaka ve altı soru ile çevrimiçi bir anket oluşturulmuştur. Anketler, katılımcılara e-posta adresleri üzerinden gönderilmiştir. Çalışmaya toplam 165 hekim katılmıştır.

Senaryolardan birincisi, anstabil gastrointestinal kanaması ve majör depresyonu olan bir hastanın tıbbi önerilere karşın, taburcu olma talebiyle ilgiliydi. İkinci senaryo, ciddi astım atağı ile pulmoner yetmezlik sınırında olan hastanın taburculuk talebini içermekteydi. Son senaryo ise evsiz bir bireyin alkol yoksunluğu belirtilerinin olduğu anda ortaya çıkan göğüs ağrısının kalp krizi dışlanmadan taburculuk talebi hakkındaydı.
BULGULAR: Psikiyatri uzmanlarının %54'ü, psikiyatri araştırma görevlilerinin %77'si, acil tıp uzmanlarının %82'si ve acil tıp araştırma görevlilerinin %76'sı senaryo 1 için KVK’nin korunduğunu belirtmiştir. Senaryo 2 için bu oranlar %88, %90, %76, %71 iken senaryo 3 için sırasıyla %44, %35, %44 ve %47 olarak bulunmuştur. Psikiyatristler ve araştırma görevlileri arasında sadece senaryo 1'de iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürle uyumlu olarak, önemli sayıda vakada farklı tıp dalları arasında KVK kararlarının tutarlılığının düşük olduğu gözlendi. Farklılıklar, farklı deneyim yılı, eğitim farklılıkları, temel karar verme yetkinliklerinin farklı önem dereceleriyle değerlendirilmesi ve malpraktis kaygılarındaki farklılıklar ile açıklanabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to demonstrate the level of reconciliation between different medical branches, decision-making processes over the same facts, both among themselves and with others.
METHODS: An online survey was created with three cases and six questions in the grey area related to the decision-making capacity (DMC) situations. Surveys were sent to participants through their e-mails registered in hospital systems. A total of 165 physicians participated in the study.

The first scenario concerned an unstable patient with gastrointestinal bleeding and major depression requesting discharge despite medical advice. The second scenario included the discharge request of a patient who was on the border of pulmonary insufficiency with a severe asthma attack. The final scenario was about a homeless person with chest pain that occurred at the time of alcohol withdrawal, demanding discharge, at a point where a heart attack wasn’t excluded.

RESULTS: 54% of psychiatry specialists, 77% of psychiatry residents, 82% of emergency medicine specialists and 76% of emergency medicine residents stated that DMC was intact for scenario 1. For scenario 2, these rates were determined as %88, %90, %76, %71 while for scenario 3 they were %44, %35, %44 and 47%, respectively. Among the psychiatrists and residents, a statistically significant difference was found between the two groups only in scenario 1.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consistent with the literature, it was observed that the interrater agreement of DMC decisions between different medical branches was low. Differences can be explained by different experience years, educational differences, evaluating basic decision-making competencies with different degrees of importance and differences in malpractice concerns.

7.The comparison of application profile to child psychiatry outpatient clinic before and during the COVID-19 pandemic and the effect of the pandemic on emotional-behavioral problems in children (eng)
Ferhat Yaylaci, Barış Güller
doi: 10.5505/kpd.2022.21957  Pages 184 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, COVİD-19 pandemisi ve ülkemizde uygulanan tedbirlerin bir çocuk psikiyatrisi kliniğine başvuru profili üzerine etkisini araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, pandemi dönemine denk gelen (01 Nisan-01 Ağustos 2020) tarihlerde kliniğimize ilk kez başvuran 0-18 yaş arası olguların dosya verileri geriye dönük olarak taranmış, bir önceki yılın aynı tarihleri arasında ilk kez başvuran olguların dosya verileri ile karşılaştırılmıştır. Değerlendirmenin bir parçası olarak kliniğimizde 6-16 yaş arası ilk kez başvuran tüm çocukların ebeveynlerine doldurtulan Güçler Güçlükler Anketi (GGA) Anne Baba formu verileri de analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda 707 çocuk ve ergenin verileri incelenmiştir. Okul çağı çocuklarının başvuru oranının pandemi döneminde anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0.05). Yine pandemi sırasında başvuran olgularda Kaygı Bozuklukları (%13.2) oranı anlamlı artış göstermiştir (p<0.05). GGA toplam güçlük puanı pandemi döneminde başvuran olgularda bir önceki yılın aynı tarihlerinde başvuran olgulara göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır. GGA toplam güçlük puanları sırasıyla 15.98±5.63, 13.87±6.64 idi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız pandemi ve alınan önlemlerin çocuk psikiyatrisi klinik pratiğinde değişikliklere neden olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: This study aimed to investigate the effects of the COVID-19 pandemic and the measures taken in our country on application profile to the child psychiatry clinic.
METHODS: In our study, the file data of the cases aged 0-18 years who applied to our clinic for the first time during the pandemic period (between 1st of April and 1st of august 2020) were retrospectively scanned, and they were compared with the file data of cases applying for the first time between the same dates of the previous year. As part of the evaluation, the data of the Strengths and Difficulties Questionnaire (SDQ) Parent form, which was filled out by the parents of all children between the ages of 6 and 16 who applied to our clinic for the first time, were also analyzed.
RESULTS: The data of 707 children and teenagers were examined in our study. It was found that the application rate of school-aged children decreased significantly during the pandemic period (p <0.05). The rate of Anxiety Disorders (13.2%) showed a significant increase in the cases applied during the pandemic (p <0.05). The total difficulty score of SDQ was found to be significantly higher in cases with the application at the time of pandemic compared to cases that applied at the same time of the previous year. The total difficulty scores of SDQ were respectively 15.98 ± 5.63, 13.87 ± 6.64 (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings have shown that the pandemic and the measures taken for it are the reasons for changes in the practice of child psychiatry clinics.

8.Mediterranean diet habits and their effects on symptomatology among children and adolescents with attention deficit hyperactivity disorder (eng)
Mert Beşenek, Merve Yazıcı
doi: 10.5505/kpd.2022.66592  Pages 193 - 201
GİRİŞ ve AMAÇ: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), multifaktöriyel etiyolojiye sahip sık görülen nörogelişimsel bir hastalıktır. Genetik etmenlerin baskın rolüne rağmen; diyetle ilişkili özellikler gibi bazı çevresel etmenler de DEHB tanısında ve semptomatolojisinde etkili olabilmektedir. Çalışmamızda Akdeniz diyeti (AD) alışkanlıklarının DEHB grubu ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılması ve DEHB semptom şiddetine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tüm katılımcılar yarı-yapılandırılmış psikiyatrik görüşmelerle incelenmiş ve toplam 113 DEHB olgusu ile 120 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. İki grubun da sosyoekonomik ve klinik özellikleri araştırılmıştır. AD’ne uyumları Akdeniz Diyeti Kalite İndeksi (KIDMED) ve DEHB semptomatolojisi Turgay Ölçeği ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: DEHB gurubunun daha düşük KIDMED puanlarına ve daha kötü AD uyum düzeylerine sahip oldukları saptanmıştır. AD’ne “iyi düzeyde uyuma” göre “orta düzeyde uyum” DEHB tanı riskini iki kat, “düşük düzeyde uyum” ise beş kat arttırmaktadır. Ayrıca toplam KIDMED puanları ve AD’ne uyum düzeyleri ile dikkatsizlik semptomları arasında negatif korelasyon gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlıklı bir diyete (AD) uyumun daha düşük DEHB tanı oranları ve daha düşük şiddette dikkatsizlik problemleriyle ilişkili olduğu gözlenmiştir ve bu “sağlıklı bir diyetin” yalnızca DEHB’nin ortaya çıkmasında değil, kliniğinde de etkili olduğunu göstermektedir. Ancak nedensellik ilişkisini açığa çıkarmak ve diyetsel girişimlerin DEHB bulgularını düzeltip düzeltemeyeceklerini saptamak için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD); is a common neurodevelopmental disorder with multifactorial etiology. Despite the dominant role of the genetic factors; environmental factors such as diet related features may have effect on ADHD diagnosis and symptomatology. In our study we aimed to compare Mediterranean diet (MD) habits of ADHD group with healthy controls and explore the effect of MD on ADHD symptom severity.
METHODS: All participants were evaluated with semi-structured psychiatric interviews and total of 113 individuals with ADHD and 120 healthy controls were included. Socioeconomic and clinical features of both groups were examined. Adherence to MD was evaluated with Mediterranean Diet Quality Index (KIDMED) and ADHD symptomatology was evaluated with Turgay scale.
RESULTS: ADHD group had lower KIDMED scores and worse adherence to MD compared to healthy controls. “Medium adherence” to MD increased the risk of ADHD diagnosis two-folds and “low adherence” to MD increased the risk of ADHD diagnosis five-folds compared to “good adherence”. Total KIDMED scores and MD adherence levels were negatively correlated with inattention symptoms.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adherence to a healthy diet (MD) seems to be related to lesser inattention problems in addition to lower rates of ADHD diagnosis and this indicates the importance of a “healthy diet” not only in the occurrence of ADHD, but also in the clinical symptomatology. certain dietary habits may play a role in both ADHD development and clinical appearance; but further evaluation is needed to shed light on causality and to determine if dietary manipulation could ameliorate ADHD symptoms.

9.Evaluation of the psychiatric diagnosis of children and adolescents before and during the COVID-19 pandemic: A sample from a university hospital (tur)
Hacer Gizem Gerçek, Aziz Kara, Yağmur Köksal Yasin
doi: 10.5505/kpd.2022.97344  Pages 202 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Çin’de başlayan ve tüm dünyayı etkileyen COVID-19 salgını global bir sağlık krizine dönüşmüştür. Bu çalışmanın amacı, COVID-19 pandemisi sırasında psikiyatri polikliniğine başvuran çocuk ve ergenlerin sosyodemografik özelliklerini ve psikiyatrik tanılarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: AFSÜ çocuk psikiyatri polikliniğine Eylül 2019-Mart 2020 ve Eylül 2020-Mart 2021 tarihleri arasında başvuran hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak Nucleus® poliklinik sistemi ile taranmıştır. Veriler SSPS 21.0 ile analiz edilmiştir. Vakaların yaş, cinsiyet ve psikiyatrik tanıları incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 1157 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 10,8 yıl ve %61,5’i erkek cinsiyetteydi. Hastaların %53,8’i (n=622) pandemi öncesinde, %46,2’si (n=535) pandemi sonrasında başvuru yapmıştır. Pandemi sonrası dönemde, pandemi öncesi döneme göre başvurular kız cinsiyet yönünde artmıştır (p=0,017) ve başvuranların yaş ortalaması azalmıştır (p=0,035). Pandemi öncesinde başvuranların %40,0’ı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), %16,1’i Anksiyete Bozukluğu (AB), %5,1’i Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ana tanısı alırken, pandemi sonrası başvuranların %27,3’ü DEHB, %19,3’ü AB, %5,6’sı OSB ana tanısı almıştır. Pandemi sonrasında pandemi öncesine göre DEHB tanısı alma sıklığı azalmıştır (p<0,001), AB (p=0,024) ve Major Depresif Bozukluk (MDB) (p=0,001) tanılarında artış görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda pandemi sonrası AB ve MDB tanılarının artış gösterdiği, DEHB tanısının ise azaldığı görülmüştür. Pandemi sırasında uzaktan eğitim sürecine geçilmesi, DEHB belirtileri nedeniyle yapılan başvuruları azaltırken ortaya çıkan fiziksel ve sosyal kısıtlılıklar AB ve MDB tanılarını arttırmış olabilir. Bu dönemde DEHB gibi mevcut psikiyatrik bozukluğu olan hastaların takiplerinin ve tedavilerinin aksatılmaması uzun dönemde gidişat için önem arz etmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the sociodemographic characteristics and psychiatric diagnoses of children and adolescents who refered to the psychiatry outpatient clinic during the COVID-19 pandemic.
METHODS: This study enrolled the patients who were presented to the Child and Adolescent Psychiatry outpatient clinic between September 2019 and March 2020 and between September 2020 and March 2021. The patients were scanned retrospectively with the Nucleus® outpatient clinic system. The data were analyzed with SSPS 21.0. Age, gender and psychiatric diagnosis of patients were examined.
RESULTS: This study enrolled 1157 patients with 10.8 mean age and 61.5% male participants. 53% (n=622) of patients was diagnosed before pandemia and 46.2% (n=535) of patients was diagnosed during pandemia. Before pandemia: patients were diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) 40%, Anxiety Disorder (AD) 16.1%, Autism Spectrum Disorder (ASD) 5.1%. During pandemia: patients were diagnosed with ADHD 27.3%, AD 19.3%, ASD 5.6%. During the pandemia the number of female patients increased (p=0.017), mean age of patients decreased (p=0.035), the diagnosed ADHD rates decreased (p<0.001) and the diagnosed AD (p=0.024), Major Depressive Disorder (MDD) (p=0.001) rates increased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study the diagnosis of AD and MDD during pandemia increased and the diagnosis of ADHD decreased. Because of the online education during pandemia, number of ADHD patients decreased and increasing in diagnosis of AD and MDD might caused by phsycial and social limitations. İn this period it is important to follow and treat the patients that already have psychiatric disorder like ADHD.

REVIEW
10.Evaluation of the political psychological reflections of the COVID-19 process in the context of Turkey (eng)
Gülşah Köprülü, Mehmet Ak
doi: 10.5505/kpd.2022.16779  Pages 209 - 218
Çin’de ortaya çıkarak tüm dünyayı saran Covid-19 salgını, hızla bulaşması ve ölümcül etkisiyle dünya tarihideki en büyük salgınlardan biri olmuştur. Bu salgın, diğer salgınlardan farklı olarak küresel çağda ortaya çıkmıştır. Küreselleşmenin bir sonucu olarak sınırların ortadan kalkması nedeniyle virüsün hem fizyolojik hem de psikolojik yayılımı hızlı olmuştur. Covid-19 virüsünün temas ve damlacık yoluyla bulaşması fizyolojik yayılmasını sağlarken, dijital medya kanalları psikolojik yayılmasını sağlamıştır. Sağlık, ekonomi, siyaset ve kültürel yapılarda yaşanan olumsuzluklar toplumları siyaset-psikoloji bağlamında sarsmıştır. Pandeminin yarattığı endişe ve korku, bireylerin ve dolayısıyla tüm toplumun psikolojisini olumsuz etkilemiştir. Bu çalışmada politik psikoloji bağlamında Covid-19 sürecinin Türkiye üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin salgına nasıl tepki verdiği değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu süreçte yayımlanan araştırmalar ve raporlar incelenerek Türkiye’nin salgın yönetiminde hangi alanlarda başarılı ya da başarısız olduğu tespit edilmeye çalışılırken özellikle ülkedeki psikopolitik durum üzerine yoğunlaşılmıştır. Pandeminin getirdiği zorunlu sosyal izolasyon, kayıplar, ölüm kaygısı gibi ruh sağlığını doğrudan etkileyen olumsuz faktörlerin yanı sıra yetersiz sosyo-ekonomik politikaların neden olduğu işsizlik ve iflas gibi süreçler sonucunda, gelecekte bir ruhsal bozukluk salgınının ortaya çıkabileceği sonucuna varılmıştır.
The Covid-19 epidemic, with its rapid contagion and deadly effect, emerged in China and surrounded the whole world. This epidemic, unlike other epidemics has emerged in the global age. Due to the disappearance of borders as a result of globalization, both the physiological and psychological spread of the virus has been rapid. The transmission of the Covid-19 virus through contact and droplets has provided its physiological spread, while digital media channels have provided its psychological spread. The negativities experienced in health, economy, politics and cultural structures have shaken the societies in the context of political-psychology. Anxiety and fear caused by the pandemic have negatively affected the psychology of individuals and therefore the whole society. In this study, the effects of the Covid-19 process on Turkey and how Turkey responded to the epidemic were tried to be evaluated in the context of political psychology. By examining the researches published in the process, the improvements made in the field of health against the epidemic, the regulations covering the whole society and the measures to overcome the process with the least damage were mentioned. It has been concluded that, as a result of the negative factors that directly affect mental health such as compulsory social isolation, losses, death anxiety brought by the pandemic, as well as processes such as unemployment and bankruptcy caused by inadequate socio-economic policies, a pandemic of mental disorders may occur in future.

CASE REPORT
11.Myoclonic seizures induced by antipsychotic drugs: A case series and literature review (eng)
Taylan Altıparmak, Cagatay Hasim Yurtseven, Bahadır Geniş, Behcet Cosar
doi: 10.5505/kpd.2022.48254  Pages 219 - 222
Antipsikotiklerle oluşan miyoklonik nöbetlerin gerçek sıklığı bilinmemektedir. Klozapin ve diğer antipsikotiklerle ilişkili miyoklonus, literatürde tonik-klonik nöbetlere göre daha az sıklıkla gösterilmiş ve tedavi protokolü tartışmalıdır. Bu çalışmada antipsikotik kullanımı ile miyoklonik nöbet gelişen hastalarımızda klinik deneyimlerimizi sunarak güncel literatür verilerini derlemiş bulunmaktayız.
Hastalar Gazi Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ nda 2014-2019 yıllarında takip edilmiştir. Miyoklonik nöbetleri olan 10 hastanın demografik ve klinik verileri, görüntüleme yöntemleri ve tedavi yanıtları incelendi. Klinik değerlendirme sonrası DSM-5'e göre psikiyatrik tanıları netleştirildi. Miyoklonik nöbet görülen bu hastaların tedavilerinde yer alan psikotrop ilaçlar, dozları, EEG, MRG sonuçları ve takip verileri kaydedildi.
Hastaların 6'sı (% 60) klozapin tedavisi alırken, olanzapin, amisülpirid ve ketiapin kullanan diğer hastalar sırasıyla 2(% 20), 1(% 10) ve 1(% 10) olarak görüldü. Kullanılan antipsikotiklerin ortalama klorpromazin doz eşdeğeri günde 876.66 mg olarak hesaplandı. Hastaların 8'inde (% 80) miyoklonik nöbetlerin kontrolü için antipsikotik değişimine ek olarak, yeterli cevap sağlanamaması nedenli, valproik asit (en sık olarak) kullanıldı.
Miyoklonik nöbetler; jeneralize tonik-klonik nöbetler, diskinezi ve klozapine bağlı hipotansiyondan kaynaklanan ani düşmeler olarak yanlış tanı alabilmektedir. Miyoklonik nöbetleri olan hastalarda direkt santral sinir sistemi patolojilerinin yanı sıra -özellikle böbrek yetmezliği gibi ek tıbbi durumlarda- antipsikotik ilaç kullanımı akılda tutulmalıdır.
The true frequency of myoclonic seizures caused by antipsychotics is unknown. Myoclonus associated with clozapine and other antipsychotics has been shown less frequently than tonic-clonic seizures in the literature and the treatment protocol is controversial. In this study, we have compiled current literature data by presenting our clinical experiences in patients who developed myoclonic seizures with antipsychotic use.
The patients were followed up in the inpatient service of Gazi University Hospital, Department of Psychiatry between 2014-2019. Demographic data, clinical variables, imaging methods and response to treatment of 10 patients with myoclonic seizures were analyzed. After clinical evaluation, psychiatric diagnoses were clarified according to DSM-5. Psychotropic drugs and doses, EEG, MRI examinations and follow-up data were recorded in these patients with myoclonic seizures.
While 6 of the patients (60%) were receiving clozapine treatment, other patients using olanzapine, amisulpride and quetiapine were seen as 2 (20%), 1 (10%) and 1 (10%), respectively. The mean chlorpromazine dose-equivalent of the antipsychotics used by all 10 patients was 876.66 mg per day. In addition to antipsychotic change, valproic acid was used (most frequently) for the control of myoclonic seizures in 8 of the patients (80%), due to insufficient response.
Myoclonic seizures may be misdiagnosed as sudden falls resulting from generalized tonic-clonic seizures, dyskinesia, and clozapine induced hypotension. In patients with myoclonic seizures, use of antipsychotic drugs should be kept in mind, especially in additional medical conditions such as renal failure, as well as direct central nervous system pathologies.

12.L-carnitine use as a trigger for the onset of Kleine-Levin syndrome: A case presentation (eng)
Ferhat Yaylaci, Önder Küçük, Handan Özek Erkuran
doi: 10.5505/kpd.2022.91668  Pages 223 - 228
Kleine-Levin Sendromu (KLS) tekrarlayan hipersomnia ve çeşitli derecelerde bilişsel ve davranışsal bozulmalar, kompulsif yeme davranışı ve hiperseksüalite ile karakterize nadir bir hastalıktır. Postenfeksiyöz düzenekler, alkol kullanımı, uykusuz kalma, psikolojik stres, aşılanma, kafa travması ile genetik etkenler altta yatan olası nedenler olarak sunulmuştur. Etiyoloji için serotonin ve dopamin metabolizmasında anormallikler bildirilirken alkol ile esrar da olası tetikleyiciler arasında tanımlanmıştır. L-karnitin, uzun zincirli yağ astilerinin mitokondri matriksine taşınmasında gerekli bir aracı olarak görev yapma ve yağ asitlerinin oksidasyonunun artırılmasında rol almaktadır. Bu özelliğinden dolayı, hem yağlardan daha fazla enerji üretilmesine hem de kas glikojen depolarının ekonomik kullanımına yardımcı olmaktadır. Hayvan çalışmalarında asetil L-karnitin uygulaması ile nucleus accumbens bölgesinde süreğen biçimde dopamin deşarjında artışın elde edildiği gösterilmiştir. Sıçan çalışmaları ile karnitin takviyesi sonucu beynin korteks, hipokampus ve striatumunda dopamin seviyelerinin arttığı saptanmıştır. Bir olgu sunumunda bipolar bozukluğu olan bir bireyde asetil L-karnitin kullanımı sonrasında şiddetli psikotik belirtilerin ortaya çıktığı bildirilmiştir. Bu olgu sunumunda, olası bir tetikleyici olarak, ergojenik amaçlı L-karnitin kullanımı ardından KLS epizodu başlayan bir erkek ergenin klinik gidişinin paylaşılması ve tartışılması hedeflenmiştir.
Kleine- Levin Syndrome (KLS) is a rare phenomenon characterized by repeating episodes of hypersomnia, cognitive and behavioral impairments, compulsive eating behavior, and hypersexuality. Postinfectious processes, alcohol consumption, sleep deprivation, psychological stress, getting vaccinated, head injury and genetic factors have been identified possible etiological factors. Abnormal metabolism of serotonin and dopamine have also been reported. Alcohol and cannabis have been listed among triggering factors. With its role as a mediator required to transport long-chain fatty acids to mitochondrial matrix and its contributions in increasing oxidation of fatty acids, L-carnitine helps to produce more energy from burning fat while maintaining economic use of muscle glycogen stocks. Animal studies have shown a continous increase in dopamine discharge within nucleus accumbens via acetyl L-carnitine application. Carnitine supplementation is known to cause increased dopamine levels within cortical, hippocampal and striatal regions of the rat brain. One case report reported severe psychotic symptoms in a patient with bipolar disorder, following acetyl L-carnitine use. In this case presentation, we have aimed to present clinical course of an adolescent using L-carnitine for ergogenic support, as a possible trigger for the onset of a KLS episode.

13.Approach to a case with functional gait disorder (tur)
Koray Yarız, Cansu Pınar Yavaş, Hakan Kumbasar
doi: 10.5505/kpd.2022.35651  Pages 229 - 233
Fonksiyonel yürüme bozukluğu psikojenik hareket bozukluğu olan hastaların %8-10’unda görülen yaygın bir bozukluktur. Birçok fonksiyonel yürüme bozukluğu, nörolojik hastalıkları taklit etmektedir. En kolay tespit edilen bulgu olan astazi-abazi bu hastalarda sıklıkla izlenir. Hastalar sendeler, anlık olarak denge kurarlar, düşme tehlikeleri var gibi görünseler de son anda hep kendilerini kurtarırlar ve genellikle yaralanmazlar. Diğer tüm fonksiyonel bozukluklar gibi yürüme bozuklukları da bir psikososyal stresörü takiben akut bir şekilde ortaya çıkabilir. Semptomların dalgalı seyri, hareketlerde anormal yavaşlama, dizlerde ani bükülmeler ve psikojenik Romberg gibi bazı ipuçları ayırıcı tanı açısından yardımcıdır. Dikkatli bir inceleme ile bozukluğun fonksiyonel doğası tanınsa da bu hastaların uygun tedavisi yeterli zaman ve çaba gerektirir. Hasta ile terapötik bir ilişki kurmak, belirtiler ve tanı arasındaki ilişkiyi yalın ve saldırgan olmayan bir dille açıklamak oldukça önemlidir. Bu fonksiyonel bozukluk bireyselleştirilmiş bir tedavi yaklaşımı gerektirir. Bu yazıda ayağa kalkamama, yürüyememe, her iki kol ve bacağında sıçrama tarzında hareketler ve sürekli yan tarafına eğilme nedeniyle anormal bir postür gibi yakınmalarla başvuran ve hafif mental retardasyonu olan 23 yaşında bir kadın hasta anlatılmıştır. Kliniğimizde uygulanan tedavi ile tam bir iyileşme gösteren hastanın klinik belirtileri, belirtilerin altında yatan olası etkenler, tedavi girişimleri, klinik izlemi ve tedavi başarısını etkileyen faktörler bu yazıda tartışılmıştır.
Functional gait disorder is a common disorder seen in 8-10% of patients with psychogenic movement disorder. Many functional gait disturbances mimic neurological diseases. Astasis-abhasia, which is the most easily detected finding, is frequently observed in these patients. Patients stumble, balance momentarily and even though they seem to be in danger of falling, they always rescue themselves at the last moment and generally do not get hurt. Like all functional disorders, gait disorders can occur acutely following a psychosocial stressor. Some clues such as the fluctuating course of symptoms, abnormal slowing of movements, sudden bends in the knees and psychogenic Romberg are helpful in terms of differential diagnosis. Although the functional nature of the disorder can be recognized with careful examination, appropriate treatment of these patients requires sufficient time and effort. It is very important to establish a therapeutic relationship with the patient, to explain the relationship between symptoms and diagnosis in a plain and non-aggressive language. This functional disorder requires an individualized treatment approach. In this article, a 23-year-old female patient with mild mental retardation who presented for evaluation of complaints such as inability to stand up and walk, jerk-like movements in both arms and legs, and an abnormal posture due to continuous lateral bending is described. Clinical symptoms, possible underlying factors, treatment attempts, clinical follow-up and factors affecting the treatment success of the patient who had a complete recovery with the treatment applied in our clinic are discussed in this article.

14.Clarithromycin induced psychotic disorder with catatonic-like features in an adolescent girl: Case report (eng)
Burcu Ersöz Alan, Sıla Akarçay, Yusuf Selman Çelik
doi: 10.5505/kpd.2022.67984  Pages 234 - 237
Sanrı ve/veya varsanılar ilaç kullanımı sırasında ortaya çıktığında ilaçla indüklenen psikotik bozukluk tanısı konulmaktadır. Antibiyotik kullanımı sırasında psikotik belirtilerin görülebileceği erişkinlerde bilinmektedir. Bu durumun etiyolojisi belli değildir; klinik görünümü değişkendir, katatoni benzeri belirtiler de olabilir. Uzun süreli tedavi çoğu zaman gerekmez, belirtiler ilaç kesilince ortadan kalkar. Bu olgu sunumunda klaritromisin kullanımı sırasında katatoni benzeri akut psikotik belirtilerle başvuran kız ergen tartışılacaktır. Olgunun kuzeninde klaritromisin kullanımı sırasında benzer belirtiler olduğunun öğrenilmesi tanı koyma sürecini hızlandırmıştır. Gençlerde katatoni dahil her türlü akut psikotik belirtide ayırıcı tanıda ilaçla indüklenen psikotik bozukluk düşünülerek kullanılan ilaçlar sorgulanmalıdır.
Delusions and/or hallucinations developed during exposure to a medication are diagnosed medication induced psychotic disorder. Antibiotic-induced psychotic disorder have been well documented among adults. The etiology is not clear, clinical presentation is variable and catatonia-like symptoms can be seen. The prognosis is good, the symptoms decrease with the discontination of the drug, and long-term treatment is often not required. In this case, 16-year-old girl who presented with acute catatonia-like symptoms will be described. Family history of clarithromycin-induced behaviour changes accelerated the diagnosis process. Medication induced psychotic disorder should be thought in differential diagnosis of young people with acute psyhotic symptoms.

LookUs & Online Makale