ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 2   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 23 (3)
Cilt: 23  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
COVID-19 ve Toplum Ruh Sağlığı
COVID-19 and Community Mental Health
Meram Can Saka
doi: 10.5505/kpd.2020.27167  Sayfalar 246 - 247
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTıRMA MAKALESI
2.
Premenstrüel disforik bozukluğu olan hastaların sıkıntıya ve rahatsızlığa dayanma düzeylerinin ve fonksiyonel olmayan tutumlarının incelenmesi (tur)
Evaluation of dsyfunctional attitudes, distress and discomfort tolerance levels in patients with premenstruel dysphoric disorder (tur)
Gamze Erzin, Oğuzhan Kılınçel, Şenol Bayram, Osman Hasan Tahsin Kılıç, Vahap Ozan Kotan, Güven Özkaya, Erol Göka, Kadir Özdel
doi: 10.5505/kpd.2020.09216  Sayfalar 248 - 255
GİRİŞ ve AMAÇ: Sıkıntı toleransı ve Rahatsızlık toleransı, birbirleriyle ilişkili ancak farklılıkları olan yerleşik psikolojik kavramlardır. Sıkıntı toleransı, bireyin olumsuz duygusal durumlara dayanma algısı veya olumsuz etki bağlamında hedefe yönelik davranışı sürdürme kapasitesi olarak tanımlanır. Rahatsızlık toleransı ise esas olarak olumsuz bedensel hislere dayanma kapasitesi ile ilgilidir. Bedensel ve psikolojik semptomlardan oluşan premenstrüel disforik bozukluk (PMDB), DSM-5’e göre depresif bozukluklar kategorisindedir. Bu araştırma makalesinde premenstrüel disforik bozukluğun sıkıntıya ve rahatsızlığa dayanma düzeylerine olan olası etkilerini ve bu bireylerdeki fonksiyonel olmayan tutumları araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda toplam 218 kişi ile görüşme yapıldı. Adet Öncesi Belirtileri Tarama Gereci (AÖBTG)’ne göre PMDB olabilecek kişiler 8 hafta boyunca izlendi ve 31 kişi PMDB tanısı aldı. Bu kişiler ile yaş ve vücut kitle indeksi (VKİ) olarak eşleşen, AÖBTG’ye göre eşik altı belirtilerine sahip olanlar ve PMDB’a sahip olmayanlar çalışmamıza dahil edildi. Her bir örnek için Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ), Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ), Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği- kısa formu (FOTÖ-kf) dolduruldu.

BULGULAR: Sıkıntıya Dayanma Ölçeği’nin öz yeterlilik alt puanları; PMDB olmayan grupta, PMDB olan grupta ve eşik altı belirtilere sahip olan gruptakilere göre daha yüksek bulundu. FOTÖ-kf’nun toplam puanı PMDB olanlarda, PMDB olmayan ve eşik belirtilere sahip olan gruptakilere göre daha yüksek saptandı. PMDB olanlarda RD֒nin rahatsızlıktan kaçınma alt puanı, PMDB olmayanlara ve eşik altı belirtilere sahip olanlara göre daha yüksek saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak PMDB’u olan kadınlar, rahatsızlıktan kaçınma davranışlarını en aza indiren ve premenstrual sendromun olumsuz bedensel duyumları ile baş etmelerini kolaylaştıracak ve bu bedensel ve ruhsal olan rahatsız edici duyumlara yönelik fonksiyonel olmayan tutumların gelişmesini önleyen koruyucu tedavi modalitelerinden yararlanabilirler.
INTRODUCTION: Distress tolerance and Discomfort tolerance are well-established psychological constructs that are related but distinct. Distress tolerance is defined as an individual’s perceived capacity to withstand negative emotional states or the capacity to continue goal-directed behavior in the context of negative affect. As for discomfort tolerance, it mainly is about the capacity to withstand negative bodily sensations. Premenstrual dysphoric disorder (PMDD) which consists of bodily and psychological symptoms is a DSM-5 diagnosed disease determined under the category of depressive disorders.In this research article, we investigated the possible effects of premenstrual dysphoric disorder on distress and discomfort tolerance levels as well as dysfunctional attitudes on individuals with this disorder.

METHODS: In our study, 218 people were interviewed in total. People who could possibly have PMDD according to Premenstrual Symptoms Screening Tool (PSST) were monitored for 8 weeks and 31 people were diagnosed with PMDD. People without PMDD and having under threshold symptoms for PMDD according to PSST who have matching age and BMI were also included in the study. Distress Tolerance Scale (DTS), Discomfort Intolerance Scale (DIS), Dysfunctional Attitude Scale-short forms (DAS-sf) were filled for each sample.
RESULTS: DTS self-efficacy scores were found to be higher in group without PMDD than the groups with PMDD and having under threshold symptoms. DAS-total score was found to be higher in group with PMDD than the groups without PMDD group and having under threshold symptoms group. Discomfort avoidance subscale score of distress tolerance scale was found to be higher compared to participants without PMDD and participants having below threshold symptoms.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Women with PMDD may benefit from preventive treatment modalities that minimize discomfort and avoidance behaviours and facilitate their coping with negative bodily sensations of premenstrual syndrome and prevent the development of dysfunctional attitudes toward these bodily and mental disturbing sensations.


3.
Bir ayaktan tedavi birimine başvuran alkol ve madde kullanım bozukluğu tanılı kadın hastalarda klinik özellikler, ek ruhsal hastalıklar ve tedavi sonuçları: Retrospektif bir çalışma (eng)
Clinical features, comorbid mental disorders and treatment outcomes in female patients with alcohol and drug use disorder admitted to an outpatient treatment unit: A retrospective study (eng)
Ebru Aldemir
doi: 10.5505/kpd.2020.20438  Sayfalar 256 - 265
GİRİŞ ve AMAÇ: Alkol ve madde bağımlılığına yönelik yapılan çalışmalar, tarihsel olarak, kadın hastaları ihmal etmiş ve sadece erkek hastalarda yapılan çoğu çalışmanın sonuçları kadın popülasyonuna genelleştirilmiştir. Bu çalışmada, alkol/madde kullanım bozukluğu nedeniyle tedavi olmak üzere bir bağımlılık polikliniğine başvuran kadın hastalarda, sosyodemografik özelliklerin, alkol/madde kullanım özelliklerinin, ek ruhsal hastalıkların ve tedavi ve izlem sonuçlarının geriye dönük olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ege Üniversitesi Bağımlılık Polikliniği’ne 1 Mayıs 2013 ile 31 Ağustos 2018 tarihleri arasında ardışık olarak başvuran ve DSM 5’e göre alkol/madde kullanım bozukluğu tanısı alan 68 kadın olgunun dosyası incelendi.
BULGULAR: Olguların %60.3’ünde alkol, %39.7’sinde madde kullanım bozukluğu mevcuttu. Madde kullanım bozukluğu tanısı olanlarda ağırlıklı olarak kullanılan madde %44.4 ile çoğul madde idi. Alkol kullanım bozukluğu tanılı olgularda sorunlu alkol kullanımı süresi 8.3±7.8 yıl, madde kullanım bozukluğu tanılı olgularda sorunlu madde kullanımı süresi 7.6±5.4 yıldı. Alkol kullanım bozukluğu olan grubun sorunlu alkol kullanımına başlama yaşı, madde kullanım bozukluğu olan grubun sorunlu madde kullanımına başlama yaşından daha büyüktü (t=3.643, p=0.001). Tüm olguların %54.2’sinde depresif bozukluk mevcuttu. Olguların %70.5’i en azından 1 ay süreyle kontrole gelmiş, en azından 1 ay süreyle kontrole gelen olguların %47.9’u idame tedavi almış ve kontrole geldiği süre boyunca %37.5’i tam ayıklığı sağlamıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alkol/madde kullanım bozukluğu tanılı kadın hasta grubunda, sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirildiği, ülkemizdeki en geniş örneklemli bu çalışmanın bulguları, kontrollü ve uzunlamasına izlemli çalışmalarla geliştirilmeli ve desteklenmelidir.
INTRODUCTION: The studies on alcohol/drug addiction have historically neglected female patients and the results of most studies exclusively conducted on male patients have been generalized to include female population. This study aims to retrospectively investigate the sociodemographic characteristics, alcohol/drug consumption characteristics, comorbid mental illnesses, treatment and follow-up results in female patients who applied to an outpatient addiction clinic for the treatment of alcohol/drug use disorder.
METHODS: The patient files of the consecutive 68 women who visited Ege University Outpatient Addiction Clinic between May 1, 2013 and August 31, 2018 and were diagnosed with alcohol/drug use disorder according to DSM-5 were analyzed.
RESULTS: The findings revealed that 60.3% of patients had alcohol, 39.7% had drug use disorder. The drug mainly used by the ones diagnosed with drug use disorder was polydrug with a ratio of 44.4%. The duration of problematic alcohol use in the women diagnosed with alcohol use disorder was 8.3±7.8 years, the duration of problematic drug use in the women diagnosed with drug use disorder was 7.6±5.4 years. The age of onset of problematic alcohol use in the group with alcohol use disorder was higher than the age of onset of problematic drug use in the group with drug use disorder (t=3.643, p=0.001). Depressive disorder was observed in 54.2% of all patients. 70.5% of patients attended outpatient clinic follow-up at least for a period of 1 month, 47.9% of the patients who attended follow-up appointments at least for a period of 1 month received maintenance treatment and 37.5% of those maintained complete abstinence during that period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study with the largest sample in our country where sociodemographic and clinical characteristics are evaluated in a group of female patients diagnosed with alcohol/drug use disorder should be developed and supported by controlled and longitudinal follow-up studies.

4.
Depresyon ile geleceğe yönelik öngörüler ve yürütsel işlevler değişkenleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi (tur)
Examination of the relationship between depression, future expectations, and several executive function variables (tur)
Hasan Ergüler, Ayşegül Durak Batıgün
doi: 10.5505/kpd.2020.41033  Sayfalar 266 - 273
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, depresyon belirtileri ile geleceğe yönelik öngörüler ve yürütsel işlevler arasındaki ilişkileri incelemek; yürütsel işlevler ile depresyon arasındaki ilişkide geleceğe yönelik öngörülerin aracı rolünü belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beck Depresyon Envanteri, Kişilerarası Nörobiyoloji Temelli Yürütsel İşlevler Ölçeği ve Geleceğe Yönelik Öngörüler Ölçeği veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Çalışmanın örneklemini, 235’i kadın (%58.6) 166’sı erkek (%41.4) olmak üzere, 401 üniversite öğrencisi oluşturmuştur. Yaş aralığı 18-31, yaş ortalaması 21.44’dür (ss= 2.33).
BULGULAR: Yapılan istatistik analizler sonucunda, depresyon belirtileri ile geleceğe yönelik olumlu öngörüler arasında negatif, olumsuz öngörüler arasında ise pozitif ilişkilerin bulunduğu görülmektedir. Yürütsel işlevler toplam puanları ile depresyon belirtileri arasında ise negatif bir ilişki söz konusudur. Buna ek olarak, aracı değişkenli regresyon analizi sonuçları yürütsel işlevler ile depresyon belirtileri arasındaki ilişkide geleceğe yönelik olumlu ve olumsuz öngörülerin aracılık rollerinin olduğunu göstermektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen bulgular, depresyon tedavisi sırasında psikoterapinin yapılandırılmasına katkı sağlayabilir. Örneğin, terapi seansları esnasında hastanın alışılmış tutumlara katı bir şekilde bağlılık, alternatif problem çözme yollarını belirleyememe, katı açıklama tarzları ve bilişsel esneklikte zayıflama gibi yürütsel işlevlerine yönelik özellikleri belirlenerek, bunlar üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, bu seanslarda geleceğe ilişkin öngörülerin incelenmesi de yararlı olacaktır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to study the possible relationships between depressive symptoms, future expectations (i.e. prospections), and prefrontal functions. More specifically, the potential mediating effects of future expectations in the relationship between depressive symptoms and prefrontal functions were investigated.
METHODS: Data collection tools included Beck Depression Inventory, Prefrontal Functions Scale based on Interpersonal Neurobiology, and Subjective Probability Task – Turkish Version. Study sample included 401 undergraduate students, where 235 (58.6%) of those were female and 166 (41.4%) were male. Participants had an age range of 18-31, and the mean age was found to be 21.44 (sd = 2.33).
RESULTS: Statistical analyses revealed that as depression symptoms strengthen, there appears to be a corresponding decrease in the ratings for positive prospection, and a counter increase in the ratings for negative prospection (i.e. how likely they think such events will happen to them in the future). Furthermore, prefrontal functioning suffered a significant decline as depression scores increased. The mediated regression model further indicated that positive as well as negative prospections did indeed have partial mediating effects in regulating the relationship between depression scores and prefontal functioning.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Results of the study are considered to be of possible value for the aim of structuring specific psychotherapy interventions. Identification of strictly held attitudes of clients, for instance, alongside with the inability to identify alternative solutions to problems encountered, strict reliance on specific explanations as causes behind them, or weakening cognitive flexibility, can be prioritized earlier in therapy and the following progress can, hence, be planned accordingly. Investigation of prospective thoughts can also be informative in this respect.

5.
Okulu bırakan ergenlerde depresyon ve anksiyete düzeylerinin değerlendirilmesi (tur)
Evaluation of depression and anxiety levels in school dropout adolescents (tur)
Mehmet Karadağ
doi: 10.5505/kpd.2020.72324  Sayfalar 274 - 279
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı bir çocuk ve ergen psikiyatrisi kliniğine başvuran örgün eğitim sisteminden ayrılmış olan ergenlerin psikiyatrik tanılarının dağılımının ve anksiyete/depresyon düzeylerinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Mardin Devlet Hastanesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Kliniği’ ne başvuran 12-18 yaş arası okulu bırakmış ergenler alınmıştır. Hastaların psikiyatrik tanıları DSM-V’ e göre yapılan klinik görüşme ile belirlenmiştir. Ayrıca hastalara doldurmaları için sosyodemografik veri formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği ve Spielberger Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği verilmiştir.
BULGULAR: Araştırmaya 54 ergen dahil edilmiştir. Başvuran hastaların yaş ortalaması 15,7 idi. DSM-V’ e göre yapılan klinik görüşme sonucunda olgularda en sık saptanan tanı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)(n: 16, %29.6) olmuştur. Bunu Depresif Bozukluklar(n: 12, %22.2) ve Anksiyete Bozuklukları(n: 9, %16.6) izlemiştir. Erkeklerde en sık izlenen tanı DEHB, kızlarda ise Depresif Bozukluklardır. Depresyon skorlarının ortalaması 21.8 puan ve 27(%58.7) hastanın kesme puanının üstünde olduğu, Durumsal Kaygı Ölçeği ortalaması 48.1 puan ve Sürekli Kaygı Ölçeği ortalamasının 50.8 puan olduğu görülmüştür. Kesme puanlarına göre yapılan değerlendirmede 36(%78.3) hastanın durumsal kaygı seviyesinin yüksek olduğu, 35(%76.1) hastanın sürekli kaygı seviyesinin yüksek olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Okulu bırakan ergenlerde psikopatoloji oranları, depresyon/anksiyete düzeyleri yüksektir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the distribution of psychiatric diagnoses and anxiety / depression levels of adolescents who applied to a child and adolescent psychiatry department.
METHODS: The study included adolescents aged 12-18 years who applied the Child and Adolescent Psychiatry Department of Mardin State Hospital. The psychiatric diagnoses of the patients were determined by clinical interview according to DSM-V. Besides, sociodemographic data form, Children's Depression Inventory and Spielberger State-Trait Anxiety Inventory were filled to the patients.
RESULTS: 54 adolescents were included in the study. The mean age of the patients was 15.7 years old. According to DSM-V Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) was found the most common diagnosis (n: 16, 29.6%). This was followed by Depressive Disorders (n: 12, 22.2%) and Anxiety Disorders (n: 9, 16.6%). The most common diagnosis is ADHD in boys and Depressive Disorders in girls. The mean depression score was 21.8 and 27 (58.7%) were above the cut-off score. The mean of the State Anxiety Scale found 48.1 and the mean of the Trait Anxiety Scale found 50.8. According to the cut-off scores, 36 (78.3%) of the patients had a high level of situational anxiety and 35 (76.1%) had a high level of trait anxiety.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Psychopathology rates and depression / anxiety levels are high peers in adolescents who drop out of school.

6.
Psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların şiddeti tanıma ve şiddetten etkilenme durumu (tur)
Recognition of violence and being affected by violence in psychiatric outpatients (tur)
Elif Nurgül Sungur, Ezgi Hancı Yenigün, Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu, Bengü Yücens
doi: 10.5505/kpd.2020.43926  Sayfalar 280 - 289
GİRİŞ ve AMAÇ: Şiddet önemli bir toplumsal sorundur ve ruh sağlığı üzerinde de olumsuz etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların şiddeti nasıl tanımladıklarının, şiddete maruz kalma sıklıklarının ve şiddetten etkilenme alanlarının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 199 hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve şiddete yönelik ayrıntılı değerlendirmeleri, şiddetle ilgili literatür gözden geçirilerek araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu ile incelendi.
BULGULAR: Şiddet, çalışmaya katılan kadınların %78.9’u ve erkeklerin %75.5’i tarafından fiziksel olarak tanımlandı. Her iki cinsiyet de şiddetin en sık nedeninin "söz dinlenmemesi/sinirlendirici davranışta bulunulması" olduğunu; şiddeti önleyebilecek etkenlerin başında eğitimin olduğunu belirtti. Hastaların %56’sının (kadınların %56.8’i, erkeklerin ise %55.9’u) şiddete maruz kaldığı ve kadınların erkeklerden daha sık cinsel şiddete maruz kaldığı saptandı. Şiddete maruz kalanlarla kalmayanlar arasında cinsiyet, eğitim durumu, meslek ve psikiyatrik bozukluk tanı dağılımı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Şiddete maruz kalan hastaların sosyal işlevselliklerinin, kişisel ve sosyal performanslarının, maruz kalmayan hastalardan daha düşük olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Şiddet, psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda yaygındır. Şiddet, psikiyatrik bozukluklarla ilişkili olduğundan ve işlevselliği bozduğundan klinisyenler tarafından ruhsal değerlendirme sırasında rutin şekilde sorgulanmalıdır.
INTRODUCTION: Violence continues to be an important public problem and has negative effects on mental health. In this study, it was aimed to determine the recognition of violence by psychiatric outpatients, the prevalence of violence against psychiatric outpatients and how they are affected by violence.
METHODS: The study included 199 patients who admitted to the general psychiatry outpatient clinic and accepted to participate in the study. The sociodemographic features and detailed assessments of patients on violence were examined with the questionnaire prepared by reviewing the literature on violence.
RESULTS: 78.9% of females and 75.5% of males participated in the study recognized violence physically. Both female and male patients mentioned that "disobedience / irritating behavior" was the most common cause of violence and, “education” was the most obvious factor that can prevent violence. It was found that 56% of the patients (56.8% of females and 55.9% of males) were subjected to violence and, females were subjected to sexual violence more frequently than males. There was no significant difference between patients subjected to violence and those who were not in terms of gender, educational status, occupation, and psychiatric diagnosis. The social functionality, personal and social performances of the patients who were subjected to violence were lower than those who were not subjected to violence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Violence is a common problem among psychiatric outpatients. Because violence is associated with psychiatric disorders and disrupts functionality, clinicians should routinely screen violence during psychiatric evaluation.

7.
Glasgow antipsikotik yan etkilerini değerlendirme ölçeğinin Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliği (tur)
Validity and reliability of the Turkish version of the Glasgow antipsychotic side effect scale (tur)
Esma Akpınar Aslan, Sedat Batmaz, Özgür Ahmet Yüncü, Neslihan Sevil, Burcu Erkek
doi: 10.5505/kpd.2020.94547  Sayfalar 290 - 301
GİRİŞ ve AMAÇ: Antipsikotik ilaçlara bağlı yan etkilerin düzenli ve kapsamlı olarak izlenmesi tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kullanıcılar için doldurulması kolay olan ve kısa süre gerektiren özdeğerlendirme ölçeklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada Glasgow Antipsikotik Yan Etkilerini Değerlendirme Ölçeği’nin (GAYEDÖ) Türkçe’ye uyarlanması, geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasının yapılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma için üç farklı şehirdeki ikinci basamak sağlık kuruluşunun ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran, 18 yaş üstünde, herhangi bir ruhsal bozukluk tanısı alan ve klozapin dışında en az bir antipsikotik ilacı en az üç aydır kullanan 297 hasta ve tedavisinde antipsikotik ilaç yer almayan 56 hasta alındı. Hastalar GAYEDÖ ve Tedaviyle İlişkili İstenmeyen Olayların Sistematik İzlemi’ni (TİİOSİ), klinisyenler ise demografik ve klinik veri formu ve Klinik Global İzlenim Ölçeği’ni (KGİ) doldurdular. GAYEDÖ için açıklayıcı faktör analizi, birlikte geçerlilik, ayırt edici geçerlilik, iç tutarlılık, test – tekrar test güvenilirliği ve tedaviyle değişime duyarlılık analizleri yapıldı.
BULGULAR: GAYED֒nün yedi faktörden oluştuğu, TİİOSİ ve KGİ ile birlikte geçerliliğinin olduğu (sırasıyla rho = 0.706 ve 0.381, p’ler < 0.001), antipsikotik kullanan ve kullanmayan hastaları ayırt edebildiği (U = 14357.50, p < 0.001), iç tutarlılığı (Cronbach α = 0.775) ve test – tekrar test güvenilirliğinin olduğu (sınıfiçi korrelasyon katsayısı = 0.964, p < 0.001), en az 5 puanlık bir değişim için tedaviyle değişime duyarlı olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlar GAYED֒nün Türkçe versiyonunun geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir. GAYEDÖ ile klinisyenlerin antipsikotik kullanan hastalarının yaşadığı yan etkileri kısa sürede, kapsamlı şekilde ve sistematik olarak sorgulaması, belirtilerin şiddetinin tespit ve takip edebilmesi ve tedavi ile değişime yanıtını değerlendirmesi mümkün olacaktır.
INTRODUCTION: Regular and comprehensive follow-up of the side effects of antipsychotic drugs is an essential part of the treatment process. Self-report scales which are user friendly and which do not take too much time to complete are required. The aim of this study was to adapt the Glasgow Antipsychotic Side Effect Scale (GASS) into Turkish, and to evaluate its validity and reliability.
METHODS: For this study, patients over the age of 18 presenting to the outpatient psychiatry clinics of secondary healthcare facilities in three different cities were recruited. Two hundred and ninety-seven of these patients who were on at least one antipsychotic drug except for clozapine for at least three months and who were diagnosed with any psychiatric disorders, and fifty-six patients of them were not on any antipsychotic drug treatment. The patients completed the GASS and the Systematic Monitoring of Adverse events Related to TreatmentS (SMARTS). The clinicians completed a demographic and clinical data form and the Clinical Global Impression Scale (CGI). Exploratory factor analysis was undertaken and concurrent validity, discriminating validity, internal consistency, test – retest reliability, and responsiveness of the GASS were calculated.
RESULTS: Results demonstrated that the GASS consisted of seven factors,that it had concurrent validity with the SMARTS and the CGI (rho=0.706 & 0.381 respectively,p's<0.001),that it could discriminate between patients who were on and who were not on antipsychotics(U=14357.50,p<0.001),that it had internal consistency(Cronbach’s α=0.775) and test–retest reliability(intraclass correlation coefficient=0.964,p<0.001),that it had responsiveness,and that the minimal clinically important difference was 5 points.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the Turkish version of the GASS was shown to be a valid and reliable scale. The GASS may enable clinicians to question the side effects experienced by patients who are on antipsychotic drugs comprehensively and systematically in a short time and to identify and follow-up the severity of the symptoms and their response to treatment.

8.
Bipolar bozuklukta anksiyete duyarlılığı, algılanan stres ve dürtüsel davranışlar ilişkisi (tur)
The association between anxiety sensitivity, perceived stress and impulsive behaviors in bipolar disorder (tur)
Mehmet Emin Demirkol, Lut Tamam, Zeynep Namlı, Kerim Uğur, Mahmut Onur Karaytuğ
doi: 10.5505/kpd.2020.65882  Sayfalar 302 - 312
GİRİŞ ve AMAÇ: Bipolar bozuklukta prognozu olumsuz etkileyen dürtüsel davranışlar ötimik dönemde de devam edebilmektedir. Anksiyete duyarlılığı dürtüsel davranışlara yönelik koruyucu bir faktör olarak görünmektedir. Çalışmamızda bipolar bozuklukta anksiyete duyarlılığı ile dürtüsel davranışlar arasındaki ilişki ve bu ilişkide etkili olabilecek klinik özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya DSM-5’e göre Bipolar Bozukluk tanılı, ötimik dönemde, komorbid ruhsal hastalığı bulunmayan 70 hasta ve herhangi bir ruhsal hastalığı bulunmayan 69 gönüllü dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Algılanan Stres Ölçeği, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ve UPPS Dürtüsel Davranış Ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Hasta grupta algılanan stres düzeyi, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi toplam, sosyal ve bilişsel alt boyut puanları ayrıca Dürtüsel Davranış Ölçeği sıkışıklık ve heyecan arayışı alt ölçek puanları kontrollere göre yüksek saptandı (her biri için p<0.001). Algılanan stres düzeyi, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi toplam puanı ve üç alt boyutuyla ilişkili bulundu (her biri için p<0.001). Anksiyete duyarlılığının heyecan arayışı üzerine etkisinde algılanan stres tam aracı olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanılı hastaların ötimik dönemde sağlıklı kontrollerden algılanan stres, anksiyete duyarlılığı ve dürtüsel davranışlar yönünden farklı özellikler gösterdiği saptanmıştır. Anksiyete duyarlılığı ile heyecan arayışı arasındaki ilişkide stres düzeyinin aracı etkisinin gösterilmesi; anksiyete duyarlılığı ve algılanan stres düzeyinin artmasıyla dürtüsel eylemlerin azalacağı hipotezini desteklemektedir.
INTRODUCTION: Impulsive behaviors that adversely affect prognosis in bipolar disorder may persist in the euthymic period. Anxiety sensitivity is a protective factor for impulsive behaviors. In this study, we aimed to investigate the relationship between anxiety sensitivity and impulsive behaviors in bipolar disorder and the clinical features that may be effective in this relationship.
METHODS: Seventy euthymic bipolar patients, according to the DSM-5 criteria, and 69 healthy volunteers with no comorbid mental disorders were included in the study. Sociodemographic data form, the Hamilton Depression Scale, Young Mania Rating Scale, Perceived Stress Scale, Anxiety Sensitivity Index-3, and UPPS Impulsive Behavior Scale were filled out.
RESULTS: The perceived stress level, social and cognitive sub-dimensions, and total scores of the Anxiety Sensitivity Index-3, and scores of the urgency and sensation seeking subscales of the Impulsive Behavior Scale were higher in patients than in healthy controls (p<0.001 for each). The perceived stress level was correlated with the total score of the Anxiety Sensitivity Index-3 and three sub-dimensions (p <0.001 for each). The perceived stress was a full mediator in the relationship between anxiety sensitivity and sensation seeking.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we found that euthymic bipolar patients showed different characteristics in terms of perceived stress, anxiety sensitivity, and impulsive behaviors than healthy controls. The mediating effect of perceived stress on the relationship between anxiety sensitivity and sensation seeking supports the hypothesis that impulsive behaviors will decrease with increased anxiety sensitivity and perceived stress levels.

9.
Akademisyenlerin mobbing algıları ile iş doyumu ilişkisinde duygusal tükenmenin aracı rolü (tur)
The mediating role of emotional exhaustion on mobbing perception and job satisfaction of academicians (tur)
Ayfer Öztürk
doi: 10.5505/kpd.2020.16023  Sayfalar 313 - 325
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akademisyenlerin algıladıkları mobbingin iş doyumu üzerindeki etkisini araştırmak ve bu ilişkide duygusal tükenmenin aracı rolünü analiz etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akademisyenler tarafından algılanan mobbing, duygusal tükenme ve iş doyumu arasındaki ilişkiyi belirlemeye çalıştığımız bu araştırmada öncelikle teorik bir çerçeve çizilmiş ve çalışmanın teorik kısmında sırasıyla mobbing, duygusal tükenme ve iş doyumu kavramları açıklanmıştır. Daha sonra değişkenleri araştıran çalışmalar gözden geçirilerek araştırma modeli ve hipotezler oluşturulmuştur. Araştırma kısmında ise anket tekniği ile bir devlet üniversitesinde görev yapan 90 akademisyenden veri toplanmıştır. Araştırma verileri ‘Kişisel Bilgi Formu’, ‘Akademisyenlere Yönelik Mobbing Ölçeği (AYMÖ)’, ‘Minnesota İş Doyum Ölçeği (MİDÖ)’ ve ‘Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ)’nin Duygusal Tükenme Alt Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS programından yararlanılmıştır. Mobbing algısının akademisyenlerin iş doyumuna etkisinde duygusal tükenmenin aracı rolünü tespit etmek üzere korelasyon, basit ve çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Yapılan analizler sonucunda algılanan mobbing, duygusal tükenmişlik ve iş doyumu değişkenleri arasında ilişki olduğu ve mobbing algısının iş doyumuna etkisinde duygusal tükenmişliğin kısmi aracı etkiye sahip olduğu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak iş yerinde mobbing algılayan akademisyenlerin duygusal tükenmişlik düzeyleri artmakta ve artan duygusal tükenmişlikle birlikte iş doyumu düzeyleri azalmaktadır. Ayrıca, duygusal tükenmenin mobbing ile iş doyumu ilişkisindeki aracı rolü, bu ilişkide başka aracı değişkenlerin de varlığına işaret etmektedir. Bu nedenle ileride yapılacak araştırmalarda bu araştırmadaki modele ek olarak diğer değişkenlerin aracı etkisinin araştırılması önerilebilir.
INTRODUCTION: The aim of the study is to analyze the effect of perceived mobbing of academicians on job satisfaction and to reveal the moderating effect of emotional exhaustion in this relation.
METHODS: In this research, which we try to determine the relationship between perceived mobbing, emotional exhaustion and job satisfaction, a theoretical framework was first drawn and In the theoretical part, emotional exhaustion, job satisfaction and organizational commitment have been respectively described and explained. Next, studies dealing with the relationship among variables have been analyzed and accordingly research model and hypothesis have been formed. Survey technique was used in the research. Data were collected from 90 academician participated in state university. The data were collected by using the Personal Information Form, Academicians Mobbing Scale (AMS), Minnesota Job Satisfaction Scale (MJSS) and the Emotional Exhaustion Scale (EES) of the Maslach Burnout Inventory (MBI). The questionnaire was applied to the collection of data and SPSS program was used in the analysis of the data. Corelation, simple and multiple regression analyzes were used to determine the mediating role of emotional exhaustion in the effect of perceived mobbing on job satisfaction.
RESULTS: According to results, it was determined that there is a relationship between, perceived mobbing, emotional exhaustion and job satisfaction and in the effect of perceived mobbing on job satisfaction, emotional exhaustion partly mediated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, the emotional exhaustion levels of the academicians who perceive mobbing in work place are increasing. Job satisfaction levels decrease with increasing emotional burnout. Additionally,. The mediator role of emotional exhaustion in the relationship between mobbing and job satisfaction indicates the presence of other mediating variables in this relationship. For this reason, in addition to the model in this research, it can be suggested to investigate the mediator effect of other variables in future research.

10.
Ergen yaş grubunda aleksitimi ve sürekli kaygı düzeyi ilişkisinde düşünce eylem kaynaşmasının aracı rolünün incelenmesi (tur)
Investigating the mediating role of thought-action fusion in the relationship between alexithymia and trait anxiety levels in an adolescent population (tur)
Mesut Yavuz, Burak Akdeniz, Armağan Akyol, Hicran Çağla Kurt, Cemile Bilgis, Aslı Çolak, Doğukan Akbay, Beyza Ekiz, Muhammed Tayyib Kadak
doi: 10.5505/kpd.2020.83435  Sayfalar 326 - 332
GİRİŞ ve AMAÇ: Ergenlerde aleksitimi kişilik özelliği ile kaygı düzeyi arasındaki ilişkide, düşünce eylem kaynaşmasının (DEK) aracı etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul ilinde 11-17 yaş aralığında 985 ergen (%55.2 kız, s=544, %44.8 erkek s=441) çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik bilgi formu, 20 soruluk Toronto aleksitimi ölçeği (TAÖ-20), çocuklar için düşünce eylem kaynaşması ölçeği (DEK-Ç) ve çocuklar için sürekli kaygı envanteri (SKE-Ç) uygulanmıştır. Cinsiyetler arası ölçek puanları bağımsız örneklem t testi ile karşılaştırılmıştır. Ölçekler arası korelasyonlar Pearson momentler çarpımı korelasyon testi ile analiz edilmiştir. DEK-Ç puanlarının, aleksitimi ile kaygı düzeyi arasındaki etkisi mediasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Modele cinsiyet ile yaş kontrol değişkenleri olarak eklenmiştir.
BULGULAR: Kız cinsiyette TAÖ-20 ve SKE-Ç toplam puanları, erkek katılımcılara oranla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. TAÖ-20 toplam puanları, SKE-Ç puanları ile pozitif yönde güçlü korelasyon göstermektedir. TAÖ-20 ile DEK-Ç puanları arasında ve DEK-Ç ile SKE-R puanları arasında zayıf düzey korelasyon bulunmaktadır. Mediasyon analizine göre, aleksitimi düzeyi direkt olarak yüksek kaygı düzeyi ile ilişkilidir. DEK, aleksitimi ile kaygı arasında istatistiksel anlamlı olarak aracı etkiye sahiptir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ergen yaş grubunda aleksitimi kişilik özellikleri, kaygı düzeyini arttırabilmektedir; DEK, aleksitimi ve kaygı sorunları arasındaki ilişkide aracı rol oynamaktadır. Aleksitimi kişilik özelliğine sahip ergenlerde, DEK’e yönelik terapötik müdahale yöntemlerinin uygulanması, kaygı sorunlarının azaltılmasında faydalı olabilir.
INTRODUCTION: To investigate the mediation effect of thought action fusion (TAF) in the relationship between the alexithymia and trait anxiety levels.
METHODS: 985 adolescents ( %55.2 female, n=544, %44.8 male, n=441) between the ages of 11-17 were included in this study. The socio-demographic questionnaire, 20 item Toronto alexithymia scale (TAS-20), thought action fusion inventory for children (TAFIC) and trait anxiety inventory for children (TAI-C) were used. In terms of gender, the mean scores of the scales were compared by independent sample t test. The correlations between the scales were analyzed by Pearson product moment correlation analysis. The mediation effect of TAFIC scores on the relationship between the alexithymia and trait anxiety levels were tested by mediation analyis. The gender and age variables were included in the model as covariants.
RESULTS: The mean scores of TAS-20 and TAI-C were higher in females than males, significantly. There were strong correlations between TAS-20 total scores and TAI-C scores. There were weak correlations between TAS-20 and TAFIC total scores; and TAFIC total and TAI-C scores. The mediation analysis indicated that alexithymia levels are directly associated with high anxiety levels. TAF has mediation effect on the relationship between the alexithymia and anxiety levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The alexithymia personality traits may improve anxiety levels in adolescent population, and TAF plays a mediator role in this relationship. It is suggested that, using associated therapeutic interventions focusing on TAF problems may improve the anxiety problems in adolescents presenting with alexithymia personality traits.

11.
Major depresif bozukluk tanılı hastaların bireysel farklılıkları üzerine dokuz tip mizaç modeli odaklı bir inceleme (tur)
Evaluating individual differences in patients with major depressive disorder focused on nine types temperament model (tur)
Mehmet Fatih Üstündağ, Enver Demirel Yılmaz, Kerim Uğur, Özge Ünal, Ahmet Herdem, Orkun Aydın, Omer Aydemir
doi: 10.5505/kpd.2019.50470  Sayfalar 333 - 342
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Dokuz Tip Mizaç Modeli (DTMM) odaklı bir bakış açısıyla MDB ve MDB belirteçleri ile mizaç ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya; 18-60 yaş aralığında, en az 8 hafta iyilik döneminde olup tedavileri devam eden, 208 MDB’li ve MDB’li grupla eşlenmiş 203 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcılara sosyo-demografik veri formu, Dokuz Tip Mizaç Ölçeği (DTMÖ) ve Mizaç Karakter Envanteri (MKE), MDB’li bireylere ayrıca Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulandı. MDB belirleyicileri değerlendirmeleri ise izlem dosyalarından alınan bilgiler üzerinden yapıldı.
BULGULAR: Dokuz Tip Mizaç (DTM)1, DTM2, DTM3, DTM4, DTM6 ve DTM8, Psikobiyolojik Kişilik Modeli (PKM)’nin boyutlarından işbirliği yapma (İB), sebat etme (SE), zarardan kaçınma (ZK) ve kendini yönetme (KY) MDB ile ilişkili bulundu. MDB belirleyicileri açısından; bunaltılı-sıkıntı özellik gösterenler DTM2, DTM3, DTM6, DTM9; melankoli özellikleri gösterenler DTM1, DTM5 ve DTM6 ve mevsimsel özellik gösterenler DTM4, karma özellik gösterenler DTM4, DTM7 ve atipik özellikler gösterenler DTM5, DTM7, DTM9 mizaç tipleriyle ilişkili bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kişiliğin yapısal temelini oluşturan mizacın, MDB hastalarında hem tanıda hem de semptomatolojinin bireye özgü tanınmasında etkili bir parametre olduğu görülmektedir. Ayrıca MDB belirteçlerinin tanımlanmasında mizacın ayrıştırıcı bir etken olabildiği söylenebilir. Gelecekte yapılacak çalışmalarla, mizaç odaklı tanı ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesinin, uygulamaya fayda sağlayabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the relationship of Major Depressive Disorder (MDD) and MDD specifiers with temperament and personality traits with a perspective focused on Nine Type Temperament Model (NTTM).
METHODS: 203 healthy participants who are matched with the 208 MDD participants group between 18-60 years old and in at least eight weeks remission period and treatment in progress, without an additional diagnosis were included in the study. Socio-demographic data form, Nine Types of Temperament Scale (NTTS) and Temperament Character Inventory (TCI) were applied to all participants, and in addition, Hamilton Depression Rating Scale (HDRS) were applied to the subjects with MDD. MDD specifiers were evaluated using follow-up data files.
RESULTS: According to results, both Nine Type Temperament (NTT) Model’s types, which are NTT1, NTT2, NTT3, NTT4, NTT6 and NTT8, and Psychobiological Personality Model’s dimensions which are consisted of the cooperation, persistence, harm avoidance and self-management were found to be associated with MDD. From the point of MDD determinants; anxiety-distressing characteristics are associated with NTM2, NTM3, NTM6, NTM9; melancholy characteristics is concerned with NTT1, NTT5 and NTT6; seasonal characteristics are related to NTT4; mixed features are relevant with NTT4 and NTT7; and atypical features are associated with NTT5, NTT7, NTT9. As a result, MDD determinants are found to be associated with temperament types which are coming from NTTM.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is seen that temperament, which constitutes the structural basis of personality, is an effective parameter both in the diagnosis and in the individual-specific recognition of symptomatology in MDD patients. In addition, it can be said that temperament can be a discriminating factor in defining MDD specifiers. The development of temperament-oriented diagnosis and treatment strategies in future studies may be beneficial for the practice.

12.
Hipnoterapinin obezite hastalarındaki depresyon ve anksiyete düzeylerine etkisi (tur)
The effect of hypnotherapy on depression and anxiety levels in obesity patients (tur)
Erdal Erşan
doi: 10.5505/kpd.2020.41196  Sayfalar 343 - 351
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, Sağlıklı ve dengeli beslenmek amacıyla hipnoterapi seansına başvuran obezite hastalarında, uygulanan hipnoterapinin hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerine olan etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu; Numune Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, gönüllü olarak araştırmaya katılmayı kabul eden, Beden Kitle İndexleri 30 ve üstü olan, 10 haftalık seansı tamamlayan toplam 60 bireyden oluştu. Katılımcılara ilk önce; bilgi formu düzenlendi ve Beden Kitle İndexleri belirlendi. Her katılımcıya seansa başlamadan önce beck depresyon ve beck anksiyete ölçeği uygulandı. Sonrasın da hafta da 1 seans olmak üzere 10 hafta boyunca hipnoterapi seansı uygulandı. On haftalık seans bitiminde tekrar Beden Kitle İndexleri belirlenip Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Terapi başlangıcı ve bitimindeki Beden Kitle İndexlerinin, Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeklerinin karşılaştırılması yapılarak hipnoterapinin etkinliği değerlendirildi.

BULGULAR: Beden Kitle İndexleri, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği puanlarının hipnoterapi öncesi ve sonrası karşılaştırılmasında; anlamlı değişiklikler saptandı (p<0.001). Ayrıca Beck Depresyon Ölçeği ile Beck Anksiyete Ölçek puanları arasında anlamlı pozitif bir korelasyonun olduğu da tespit edildi (p<0.001).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırma obezite tedavisinde uygulan hipnoterapinin, obezite hastalarındaki depresyon ve anksiyetenin azalmasında etkili olduğunu gösterdi. Bu alanda kontrol grubu oluşturarak, daha fazla kişide ve daha uzun vadede etkinliğini inceleyecek yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The purpose of the present study was to investigate the effect of hypnotherapy on depression and anxiety levels of obese patients who were admitted to hypnotherapy sessions for healthy and balanced diet.

METHODS: Methods: The study sample consisted of 60 individuals who presented to the Psychiatry Polyclinic of Numune Hospital, who volunteered to participate in the study, whose Body Mass Index was 30 and above and who completed 10-week hypnotherapy session. Firstly, the participants’ body mass indexes were determined after their “personal information forms” were filled in. Before the hypnotherapy sessions were started, the Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory were administered to each participant. After that, hypnotherapy sessions were performed for 10 weeks, one session per week. At the end of a 10-week hypnotherapy session, the participants’ Body Mass Indexes were determined again, and the Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory were re-administered. Then the effectiveness of hypnotherapy was evaluated by comparing the pre- and post-therapy Body Mass Indexes, and the scores obtained from the Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory.

RESULTS: The comparison of the pre- and post-therapy Body Mass Indexes, and the scores obtained from the Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Inventory demonstrated significant differences (p<0.001). There was a significant positive correlation between the scores obtained from the Beck Depression Inventory and those obtained from Beck Anxiety Inventory (p <0.001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study demonstrated that the use of hypnotherapy in the treatment of obesity was effective in reducing depression and anxiety levels of obese patients. It is recommended that future studies should be performed to investigate the long-term effects of the hypnotherapy and consist of larger samples including a control group.


DERLEME
13.
Psychometric properties of compulsive internet use scale (CIUS): A systematic review and meta-analysis (eng)
Masumeh Ghazanfarpour, Hossein Dabiriyan Tehrani, Nasrin Khajeali, Abbas Keshtkar, Masoudeh Babakhanian
doi: 10.5505/kpd.2020.81489  Sayfalar 352 - 363
Introduction: This article performs a systemic review of psychometric properties and factor structure of Compulsive Internet Use Scale (CIUS), the scale for assessing Internet addiction behavior in clinic and research fields.
Methods: Studies measuring psychometric properties and factor structure of CIUS (original version) were searched through MEDLINE in PubMed, SCOPUSE, Pub Psych, google scholar and SID & Iranmedex (Iranian database). A total of 18 studies(24samples) including 44,198subjects were reviewed in our study.
Results: Based on meta-analysis for internal consistency, the pooled Cronbach’s alpha coefficient from all study was 0.47(95percent confidence interval [CI], 0.46-0.49). Based on meta-analysis for internal consistency adolescence subgroup was 0.48 (95percent confidence interval [CI], 0.45–0.51), and addicted to behavior addiction subgroup was 0.48 (95 percent CI, 0.44–0.51), in general population subgroup was 0.47(95percent confidence interval [CI], 0.42-0.53), in university student subgroup was 0.47(95percent confidence interval [CI], 0.43-0.51), in internet user was 0.45(95percent confidence interval [CI], 0.43-0.47), by cultural of country for collectivistic society was 0.49(95percent confidence interval [CI], 0.46-0.52), and individualistic societies was 0.46(95percent confidence interval [CI], 0.44-0.47) and based quality assessment subgroup for study was 0.47(95percent confidence interval [CI], 0.46-0.49).
Conclusion: future studies should be conducted on multiethnic population and cross-cultural designee. Future studies should be developed and reported based on COSMIN checklist.

14.
Şizotipi kavramı ve şizotipal kişilik bozukluğu (tur)
The concept of schizotypy and schizotypal personality disorder (tur)
Emre Mısır, Koksal Alptekin
doi: 10.5505/kpd.2020.27576  Sayfalar 364 - 374
Şizofreni pozitif, negatif belirtiler, bilişsel bozulma, dezorganizsayon ve benzeri boyutlardan oluşan ve bu boyutların farklı düzeylerde kesişimi nedeniyle farklı görünümlerle karşımıza çıkan bir bozukluktur. Şizofreni benzeri tabloların tanımlanması ilk olarak şizofreni hastalarının ailelerinde psikoz benzeri belirtilerin bir yığılım gösterdiği izlenimine dayanmaktadır. Sonrasında yapılan çalışmalarda paranoid, şizoid ve şizotipal kişilik bozuklukları bu spektrumda şizofreniyle karşılaştırılarak incelenmiştir. Özellikle şizotipal kişilik bozukluğunun bir kişilik bozukluğu olmaktan çok farklı şizotipi boyutlarının bir arada ve yoğun olarak görüldüğü, ilerleyici olmayan bir şizofreni spektrum bozukluğu olduğu düşüncesi giderek baskın hale gelmektedir. Kişilik bozuklukları içinde şizofteni ile en fazla genetik ortaklığı bulunan şizotipal kişilik bozukluğudur. Şizotipi terimi ilk kez şizofreni benzeri psikoz fenotipi olarak tanılanmıştır. Günümüze kadar yapılan çalışmalarla şizotipinin, tıpkı şizofreni gibi farklı boyutlarının olduğu ve bu boyutların klinik olmayan populasyonda ve psikoz riski altındaki bireylerde yaygın olarak karşılığının olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda şizofreni ve şizotipinin birbiriyle ilişkili boyutlarının benzer nörobiyolojik temelleri olduğu bulunmuştur. Tanımı gereği şizofreni prodromu ancak şizofreni gelişmiş hastalarda geriye yönelik adı konabilecek bir durumdur. Bu nedenle şizotipal kişilik bozukluğu ve yüksek şizotipi şizofreni prodromunu yansıtmaktan ziyade yelpazenin içinde yer alan bir yatkınlık göstergesidir. Psikoz etiyopatogenezinin aydınlatılması, şizofreninin erken tanısı, duyarlılaştırıcı etkenlere müdahale ve psikotik kırılmanın önlenmesi açısından sınırda yer alan bu olguların tanımlanması önem taşımaktadır.
Schizophrenia is a disorder that consists of positive, negative symptoms, cognitive impairment, disorganization and various dimensions and manifested as several clinical appearances because of different intersections of these dimensions at different levels. The description of the schizophrenia-like clinical picture is based primarily on the finding that psychosis-like symptoms have accumulated in families of patients with schizophrenia. The following studies have examined paranoid, schizoid and schizotypal personality disorders in this spectrum by comparing them to schizophrenia. The idea intensely becomes more dominant in the literature that especially schizotypal personality disorder (SPD) is a non-progressive schizophrenia spectrum disorder in which different dimensions of schizotypy are seen together rather than a personality disorder. Among the personality disorders, SPD has the strongest genetic relationship with schizophrenia. The term schizotypy was first described as a schizophrenia-like psychosis phenotype. To date, studies have shown schizotypy has different dimensions, such as schizophrenia, and that reflections of these dimensions are common in non-clinical populations and individuals at risk for psychosis. At the same time, several studies found related dimensions of schizophrenia and schizotypy have similar neurobiological bases. As per the definiton of prodrome is a condition can only be defined retrospectively in patients with schizophrenia. Therefore, schizotypal personality disorder and high schizotypy are predisposition indicators within the spectrum rather than reflecting the schizophrenia prodrome. Identifying of these borderline cases is important for uncovering etiopathogenesis of psychosis, early diagnosis of schizophrenia, intervention to predisposing factors and prevention of psychotic break.

15.
Çocuk ve ergenlerde bipolar bozukluk manik epizodda (BPB-ME) plasebo kontrollü ilaç çalışmaları: Sistematik derleme, meta-analiz ve plasebo yanıtı üzerine bir meta-regresyon (eng)
Placebo-controlled pharmacological trials in child and adolescents with bipolar disorder manic episode (BPD-ME): Systematic review, meta-analysis and a meta-regression on placebo response (eng)
Remzi Oğulcan Çıray, Pelin Hançer, Mustafa Tunçtürk, Neslihan İnal Emiroğlu
doi: 10.5505/kpd.2020.45822  Sayfalar 375 - 385
Amaç: Randomize plasebo kontrollü çalışmalar (RKÇ) tıbbi tedavilerin etkinliğini ve güvenliğini test etmekte çok önemlidir. Çocukluk çağı bipolar bozukluğun manik epizodunda yapılmış çok fazla RKÇ bulunmamaktadır. Bu çalışmalardaki yüksek plasebo yanıtı pratikte gerçek ilaç yanıtlarının tespitinde sorunlara neden olmaktadır. Bu nedenle ilaç ve plasebo yanıtının belirleyicilerini analiz etmek ileride daha güvenilir RKÇ'ler yürütebilmek için önemli olmaktadır.
Metod: PubMed, ClinicalTrials.gov, Cochrane Central Register of Controlled Trials ve bazı diğer arama motorlarında geniş bir tarama yapıldı. Bipolar bozukluk manik epizod ve eşlik eden semptomlar(DEHB, irritabilite vb.) çalışmaya dahil edildi. Cinsiyet, etnisite ya da başlangıç şiddeti ile ilgili bir sınırlama getirilmedi. 18 yaşın üzerinde katılımcı olan çalışmalar dışlandı. Plasebo ve ilaç etki büyüklüklerini hesaplamak için random etki büyüklüğü modeli kullanıldı.
Bulgular: Toplamda 1974 katılımcı ve 11 çalışma meta-analize dahil edildi. Risperidon ilaç kolunda en yüksek etki büyüklüğüne sahipti. Meta-regresyonda merkezlerin sayısı ve katılımcıların sayısı yüksek plasebo yanıtıyla ilişkili bulundu. İlaç yanıtı etkileyen herhangi bir değişken bulunmadı. Meta-analizde herhangi bir yayın yanlığı tespit edilmedi.
Sonuç: Çalışmada erişkin çalışmaları ile benzer sonuçlar bulundu. Randomize edilen katılımcı sayısını ve katılan merkez sayısını modifye etmek plasebo yanıtını sınırlayabilir ve RKÇ'lerin etkinliğini geliştirebilir ve ilaç-plasebo farklılıklarını arttırabilir.
Objective: Randomized placebo controlled trials (RCT) are very important for testing efficacy and safety of a medical treatment. There is no too much RCT`s in childhood bipolar disorder manic episode. In these trials, high placebo response poses a problem for the definition of real drug responses in practice. Therefore, analysis of predictors of drug and placebo response are important for conducting more reliable RCT`s in the future.
Method: Comprehensive search conducted in PubMed, ClinicalTrials.gov, Cochrane Central Register of Controlled Trials (CENTRAL) and some other electronic databases. Studies including participants with Bipolar Disorder manic episode and associated symptoms (e.g ADHD, irritability) included. There was no restriction in terms of sex, ethnicity or initial severity. Participants over age 18 were excluded. Random effect size model was used for calculate effect sizes for placebo and drugs.
Results: A total of 1974 participants and 11 studies were included in the meta-analysis. Risperidone was highest effect size among drug arms. Number of the sites and number of the participants were associated with higher placebo response in meta-regression. We did not find any variable had an impact on drug response. There was no any publication bias in this meta-analysis.
Conclusion: We found similar results as adult studies. Modifying number of the sites or ramdomized sample size may limit placebo response and could improve the efficacy of RCT`s and enhance drug-placebo contrasts.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale