ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 2   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler



  J Clin Psy: 23 (2)
Cilt: 23  Sayı: 2 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Pandeminin ruh sağlığına etkileri
Effects of pandemic on mental health
Burhanettin Kaya
doi: 10.5505/kpd.2020.64325  Sayfalar 123 - 124
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTıRMA MAKALESI
2.
Ergenlerde madde kullanım bozukluklarının umutsuzluk, anksiyete duyarlılığı, dürtüsellik ve heyecan arama kişilik özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi (eng)
Investigation of the relationship of substance use disorders with hopelessness, anxiety sensitivity, impulsivity and sensation seeking personality traits in adolescents (eng)
Sabide Duygu Uygun, Esra Çöp, Kadir Özdel, Mustafa Tunçtürk, Arzu Çiftçi, Gül Karaçetin, Özden Şükran Üneri
doi: 10.5505/kpd.2020.13008  Sayfalar 125 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Madde kullanımı ile kişilik arasındaki ilişkiye ek olarak, umutsuzluk, anksiyete duyarlılığı, dürtüsellik ve heyecan arama kişilik özelliklerinin özellikle daha sonraki madde kötüye kullanımının yordayıcısı olduğu bilinmektedir. Bu kişilik özellikleri, madde kullanım bozukluklarını önlemeye yönelik erken müdahaleler sağlamak amacıyla belirteçler olarak kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı, bu özelliklerin madde kullanım bozuklukları (MKB) ile ilişkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İlk analizde örneklem 13-18 yaş arası MKB olan ayaktan hasta grubundan (n=30), MKB dışında herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olan ayaktan hasta grubundan (n=30) ve toplum temelli eşleştirilmemiş sağlıklı kontrol grubundan (n=30) oluşmaktaydı. Sonra, gruplardaki heterojen cinsiyet dağılımı nedeniyle yanlılığı en aza indirmek için MKB olan hasta grubu ile yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş başka bir sağlıklı kontrol grubunun (n=30) karşılaştırılması amacıyla analiz tekrarlandı. Madde bağımlılığı ile ilişkili kişilik özellikleri Madde Kullanımı Risk Profili Ölçeği (MKRPÖ) ile değerlendirildi. Ayrıca, veri toplama araçları olarak Beck Umutsuzluk Ölçeği, Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri, Barratt Dürtüsellik Ölçeği ve Arnett Heyecan Arama Ölçeği kullanıldı.
BULGULAR: Sonuçlar, MKRPÖ ile değerlendirilen madde kötüye kullanımı ile ilişkili kişilik özellikleri ve madde kullanım bozuklukları arasında önemli kısıtlılıklar ile birlikte net bir ilişki olmadığını göstermektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, Türk ergenlerinden oluşan bir örneklemde bu ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmamızın sonucunun nesnel gerçekliği yansıtıp yansıtmadığını ya da kısıtlılıklardan etkilenip etkilenmediğini belirlemeye yönelik ileri çalışmalar planlanmalıdır.
INTRODUCTION: In addition to the relationship between substance use and personality, the personality traits such as hopelessness, anxiety sensitivity, impulsivity, and sensation seeking are known to be particularly predictive of later substance misuse. These personality traits can be used as markers to provide early prevention intervention against substance use disorders. The present study aims to evaluate the relationship of the personality traits to substance use disorders (SUDs).
METHODS: The sample for the first analysis consisted of 13-18-year-old outpatients with SUDs (n=30), outpatients with any psychiatric disorders other than SUDs (n=30), and community-based non-matched healthy controls (n=30). And then, the analysis for comparison among SUDs patient group and another healthy control group matched for age and sex (n=30) was repeated to minimize bias because of the gender heterogeneity in the groups. Substance abuse-related personality traits were measured with the Substance Use Risk Profile Scale (SURPS). Also, Beck Hopelessness Scale, the State-Trait Anxiety Inventory, Barratt Impulsivity Scale and Arnett Inventory of Sensation Seeking were used as data collection tools. Using independent samples t-test or one-way ANOVA and Tukey posthoc tests among two or more groups, the relationship was evaluated.
RESULTS: Results show that there is no clear relationship between substance use disorders, and substance abuse-related personality traits measured by SURPS, with significant limitations.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study is the first study assessing this relationship in a sample of Turkish adolescents. Further studies should be planned to determine whether the result of our study reflects objective reality or is affected by the limitations.

3.
Tik bozukluğu tanılı çocuklarda farmakoterapi uygulamaları: Retrospektif, kesitsel bir çalışma (tur)
Pharmacotherapy profiles of children with tic disorders: A cross-sectional retrospective study (tur)
Gülser Dinç, Ebru Sekmen, Zeynep Goker, Esra Çöp, Özden Üneri
doi: 10.5505/kpd.2020.69672  Sayfalar 132 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada klinik örneklemde tik bozukluklarının tedavi seçenekleriyle ilgili retrospektif nitelikte bir kesitsel değerlendirilme yapılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2013- Haziran 2014 tarihleri arasında kliniğimize başvuran tik bozukluğu tanılı olgularının kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 istatistiksel analiz programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edilmiştir.
BULGULAR: Örneklem, yaş ortalaması 10.7±3.1 olan 92 çocuktan oluşmaktadır. Tik bozuklukları tanı dağılımı; Tik Bozukluğu (TB)-Başka Türlü Adlandırılmamış (%46.7), Tourette Sendromu (%23.9), Kronik Motor Tik Bozukluğu (%20.7) ve Geçici Tik Bozukluğu (%8.7) şeklindedir. Vakaların %45.7’sinde en az bir komorbid psikiyatrik bozukluk bulunmaktadır. Psikiyatristler tarafından tedavi için en sık tercih edilen ilaç grubu atipik antipsikotiklerken (%33.7), en sık kullanılan ilaçlar sırasıyla aripipirazol, atomoksetin, risperidon, seçici serotonin geri-alım inhibitörleri (SSGİ), metilfenidat, hidroksizin ve haloperidoldür. İlaç kullanımını belirleyen yordayıcılar ergen (12-18 yaş) olmak ve kronik tik bozukluğuna (TS ya da kronik motor tik bozukluğu) sahip olmak şeklinde bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TB tedavisinde atipikantipsikotiklerinsıklıkla tercih edilmesi, bazı tedavi kılavuzlarına benzerlik göstermektedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tedavisinde kullanılan ilaçlar ve SSGİ’lerin kullanımı, komorbid durumların tedavisiyle açıklanabilir.Çalışmamız, ülkemizde TB’de farmakoterapi uygulamaları konusunda yapılan ilk çalışmalardandır. Bulgularımızın genellenebilmesi için tik bozukluğu olan çocuklarda prospektif olarak planlanmış, çok merkezli ve daha büyük örnekleme sahip çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
INTRODUCTION: In this study, it is aimed to do a cross-sectional evaluation of treatment preferences in tic disorders in a clinical sample.
METHODS: The hospital records of cases diagnosed with tic disorders who were admitted to our clinic between May 2013 and June 2014 were retrospectively reviewed. SPSS 17.0 program was used to evaluate the data. The level of significance was accepted as p <0.05.
RESULTS: Our sample was consisted of 92 children with a mean age of 10.7 ± 3.1 years. Distribution of diagnosis of tic disorders were as follows: Tic Disorders (TD)-Not otherwise specified (46.7%), Tourette Syndrome (23.9%), Chronic Motor TD (20.7%), and Transient TD (8.7%). 45.7% of cases had at least one comorbid psychiatric disorder. While most frequently preferred class of psychotropic medications were atypical antipsychotics (33.7%), most frequently prescribed psychotropic medications were aripiprazole, atomoxetine, risperidone, selective serotonin re-uptake inhibitors (SSRIs), methylphenidate, hydroxyzine and haloperidol, respectively by psychiatrists. Predictors of medication use were found to be being an adolescent and having chronic tic disorder (TS or chronic motor TD).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequent preference of atypical antipsychotics in the treatment of tic disorders is similar to some treatment guidelines. The use of medications used for treatment of attention deficit hyperactivity disorder and SSRIs can be explained by treatment of comorbid conditions. Our study is one of the first studies on pharmacotherapy applications in tic disorders from our country. In order to generalize our findings, prospectively planned, multicentered studies with larger samples are needed in children with tic disorders.

4.
Depresif belirti düzeyleri yüksek ve düşük olan üniversite öğrencilerinin araya girici anılarının deneyimsel özellikler, yeniden yapılandırılma süreci ve algılanan zaman mesafesi bağlamında incelenmesi (eng)
Examination of the phenomenological characteristics, reconsolidation update, and perceived temporal distance of intrusive memories in university students with high and low depressive symptoms (eng)
Ekin Öztekin, Banu Yılmaz
doi: 10.5505/kpd.2020.58569  Sayfalar 142 - 152
GİRİŞ ve AMAÇ: Araya girici anıların deneyimsel özelliklerinin, psikolojik bozuklukların türü ve ciddiyetine göre değiştiği bilinmektedir. Bu araştırmada yüksek ve düşük depresif semptomlu katılımcıların araya girici anılarının deneyimsel özellikler bakımından nasıl farklılaştığının saptanması amaçlanmıştır. Bununla birlikte, algılanan zaman mesafesinin ve belleğin yeniden yapılandırılma sürecinin de araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 134 katılımcıdan son bir hafta içinde deneyimledikleri araya girici anılarını aktarmaları ve deneyimsel özelliklerini puanlandırmaları beklenmiştir. Katılımcıların depresyon düzeyini saptamak için Beck Depresyon Envanteri, anıların araya giriş düzeyini belirlemek için de Travma Sonrası Stres Belirtileri Ölçeği-Araya Giriş alt boyutu uygulanmıştır.
BULGULAR: Araya girici anıların deneyimlendiği esnada, depresif belirtileri yüksek olan grubun daha çaresiz ve üzgün hissettiği ve kendilerine ce geleceğe daha fazla olumsuz atıfta bulunduğu tespit edilmiştir. Ek olarak, depresyon puanı ile belleğin yeniden yapılandırılması değişkenleri arasındaki ilişkiye araya girişin tam aracılık ettiği ve araya giriş boyutu ile algılanan zaman mesafesi arasındaki ilişkiye belleğin yeniden yapılandırılmasının tam aracılık ettiği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Depresif belirti şiddetine göre deneyimsel farklılıklar tartışılmıştır. Bununla birlikte, depresif belirtiler ile yeniden yapılandırma süreci ilişkisinde araya giriş düzeyinin aracılık etkisi ve araya giriş düzeyi ile algılanan zaman mesafesi ilişkisinde yeniden yapılandırma sürecinin aracılık etkisi tartışılmıştır. Sonuç olarak, araya girici anıların depresyon bağlamında incelendiği daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: It is known that experiential and coginitive features of intrusive memories differ in accordance with the type and severity of psychological disorders. This investigation sought to gather all the experiential and cognitive dispositions of intrusive memories that take place in literature and to make comparisons in terms of the mentioned dispositions between participants with high and low depressive symptoms. It is also aimed to reveal perceived temporal distance and reconsolidation processes of intrusive memories.
METHODS: 134 participants are asked to describe narratives of their intrusive memories experienced in the preceding week. Beck Depression Inventory was applied in order to determine depression severity while the Post Traumatic Stress Symptom Inventory-Intrusion was applied in order to determine intrusions of memory.
RESULTS: It has been found that when the time of the memories intrude, the group with high depressive symptoms experience more helpless and sad and make more negative attributions to themselves and future compared to the group with low depressive symptoms. Finally, intrusion serve as mediator variable in the relation between depressive symptoms and reconsolidation processes while reconsolidation processes serve as mediator variable in the relation between intrusions percieved temporal distance
DISCUSSION AND CONCLUSION: Phenomenological differences in accordance with depression severity have been discussed. Additionally, the mediator role of intrusion in the relation between depressive symptoms and reconsolidation process and the mediator role of reconsolidation process in the relation between intrusions and percieved temporal distance have been discussed. It is thought that more studies in the area of intrusive memories are needed.

5.
Bipolar bozuklukta duygulanım değişkenliği dürtüsellik ve agresyonla ilişkili mi? (tur)
Is affective lability related to aggression and impulsivity in bipolar disorder? (tur)
Ersin Uygun, Oya Güçlü, Murat Erkıran, Şahap Erkoç
doi: 10.5505/kpd.2020.30085  Sayfalar 153 - 160
GİRİŞ ve AMAÇ: Bipolar bozukluk (BB) tip 1 tanılı hastalarda dürtüsellik ve agresyon düzeylerinin duygulanım oynaklığı (DO) ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kontrol için polikliniğe başvuran Bipolar Bozukluk tip 1 tanılı hastalar dahil edildi. Katılımcılar klinik görüşmeye alındı ve SCID I ile tanıları kesinleştirildi. Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği ile Young mani ölçeği kullanılarak ötimik dönemde olmayan hastalar dışlandı. Katılımcılara veri toplama formu, Duygulanım Oynaklığı Ölçeği (DOÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ile Buss-Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ) verildi.
BULGULAR: Çalışmaya 114’ü kadın (%68) 167 kişi dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması (38,2±11,1) olarak hesaplandı. Öğrenim yılı ortalaması (9,2±3,9) olarak bulundu. Katılımcıların BPAÖ ile DOÖ puanları arasında pozitif yönde orta-güçlü düzeyde anlamlı korelasyon saptandı (r: 0,72 ve p<0,01). Ayrıca, BDÖ-11 ve DOÖ toplam puanları (r: 0,65 ve p<0,01) arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı ilişki olduğu görüldü. Ayrıca uygulanan lineer regresyon analizinde eğitim düzeyi ile agresyon ve dürtüsellik düzeylerinin DO yu anlamlı şekilde yordadığı görüldü
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bipolar bozuklukta DO, dürtüsellik ve agresyon arasında önemli düzeyde ilişki vardır. BBnin patogenezinde önemli rolü olabilecek bu üç boyut arasında saptanan bu ilişkinin incelenmesi hastalığın doğasını anlamak ve yeni tedavi seçenekleri için yol gösterici olabileceğinden önemli olabilir.
INTRODUCTION: This study aimed to investigate the relationship between affective lability, aggression and impulsivity among bipolar I disorder diagnosed patient in euthymic stage
METHODS: We included 167 patients applying to the outpatient clinic with the diagnosis of bipolar I disorder. After obtaining informed consent, the subjects were clinically interviewed by SCID I to be sure for diagnoses. On the next step, Montgomery Asberg Depression Rating Scale (MADRS) and Young Mania Rating Scale (YMRS) were applied to the subjects to exclude patient who is not in euthymic stage. Sociodemographic data form was filled with additional support from family interviews and previous medical records. Then, Affective Lability Scale (ALS), Barratt Impulsivity Scale-11 (BIS-11), Buss – Perry Aggression Questionnaire (BPAQ) were administered to the patient.
RESULTS: There was statistically mild-strong significant correlation in various degrees between all subscales of ALS and all subscales of BIS-11 and BPAQ, whereas total scores were correlated in highly significance level (p<0.001 and r: 0.65 / r: 0.62 and r: 0.71). The most significant subscale of AVS to correlate with remaining scales and subscales was anger.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is a significant relation between AL, impulsivity and aggression in bipolar disorder. Investigating this relationship between these three dimensions, which may have an important role in the pathogenesis of BD, may be important in understanding the nature of the disease and guiding for new treatment options.

6.
Kişilerarası ihtiyaçlar anketi ve edinilmiş intihar yeterliliği-ölüm korkusuzluğu ölçeğinin psikometrik özelliklerinin araştırılması (tur)
An Investigation of the psychometric properties of the Turkish Versions of the Interpersonal Needs Questionnaire and Acquired Capability for Suicide-Fearlessness about Death Scale (tur)
Mehmet Eskin, Hülya Arslantaş, Cennet Şafak Öztürk, Berke Eskin
doi: 10.5505/kpd.2020.30922  Sayfalar 161 - 169
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde düşünce, girişim ve ölümleri kapsayan intihar davranışları önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Kişilerarası Psikolojik İntihar Kuramı (KPİK) engellenmiş ait olma (thwarted belongingness) ve başkalarına yük olma (perceived burden someness) duygularının insanları intihara meyilli/istekli hale getiren iki algıdan oluştuğundan bahsetmektedir. Fakat kuram, bir intihar davranışının ortaya çıkması için isteğin yeterli olmadığını bunun için kişide edinilmiş intihar yeterliliğinin (acquired capability for suicide) de olması gerektiğini öne sürmektedir. Son zamanlarda KPİK'nın intiharbilim alanındaki araştırmalarda sık kullanılan bir kuramsal çerçeve haline geldiği görülmektedir. Bu çalışmanın amacı kişilerarası psikolojik intihar kuramının yapısal kavramları olan Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi (KİA) ve Edinilmiş İntihar Yeterliliği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeğinin (EİY-ÖKÖ) Türkçelerinin psikometrik özelliklerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın verileri üniversitelerin değişik akademik programlarında öğrenim görmekte olan 409 üniversite öğrencisinden toplanmıştır. Katılımcılardan Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi ve Edinilmiş İntihar Yeterliliği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeği ile İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Algılanan Stres Ölçeği, Abdel-Khalek Ölüm Anksiyetesi Ölçeği, Yeme Tutum Testi ve Zarit Bakıcı Yük Ölçeklerini doldurmaları istenmiştir.
BULGULAR: Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi ve Edinilmiş İntihar Yeterliliği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeğinin Türkçe formunun psikometrik özelliklerinin yeterli düzeyde olduğu bulunmuştur. Söz konusu ölçüm araçlarının iç-tutarlık ve test-tekrar test güvenirliklerinin yeterli olduğu görülmüştür. Ölçeklerin faktör yapılarının özgün formlarındaki gibi olduğu saptanmıştır. Ayrıca ölçeklerin yeterli düzeyde eş zamanlı ve ayırt edici geçerliğe sahip oldukları bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmadan elde edilen bulgular Kişilerarası İhtiyaçlar Anketi ve Edinilmiş İntihar Yeterliliği-Ölüm Korkusuzluğu Ölçeğinin Türkçesi için geçerli ve güvenilir ölçümler sağlamıştır. Söz konusu ölçüm aracı Türkiye’deki intiharbilim araştırmalarına ve klinik uygulamalara önemli katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: Suicidal behavior is serious public health problem. Interpersonal Psychological Theory of Suicide-IPT tells that feelings of thwarted belongingness and perceived burden someness are composed of two perceptions that make people tend to suicide. But the theory argues that will is not sufficient for occurrence of a suicidal behaviour. Individual must have acquired capability for suicide as well. Recently it is seen that IPT is a theorethical framework that is frequently used in suicide researches. The purpose of this study was to investigate the psychometric properties of the Turkish versions of the Interpersonal Needs Questionnaire (INQ) and Acquired Capability for Suicide Scale -Fearlessness about Death (ACSS-FAD).
METHODS: Data were collected from 409 university students. Participants filled in the Interpersonal Needs Questionnaire and Acquired Capability for Suicide-Fearlessness for Death scale together with Suicide Probability Scale, Beck Depression Inventory, Beck Hopelessness Scale, Perceived Stress Scale, Abdel-Khalek Death Anxiety Scale, Eating Attitudes Test and Zarit Caregiver Burden Scale.
RESULTS: The Turkish Interpersonal Needs Questionnaire and the Acquired Capability for Suicide- Fearlessness about Death scale demonstrated adequate psychometric properties. Both had high internal consistency and test-retest reliabilities. The factor structures were shown to be the same as in their original forms. Both scales demonstrated highly adequate convergent and divergent validity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the present study have revealed that the Turkish versions of the Interpersonal Needs Questionnaire (INQ) and Acquired Capability for Suicide Scale-Fearlessness about Death (ACSS-FAD) are reliable and valid instruments for measuring the constructs of the Interpersonal Psychological Theory of suicide. Therefore, we conclude that the two measuring instruments may contribute to the suicidological research and clinical practice in Turkey.

7.
Sigara içmeye devam eden ve sigara içmeyi kesen gebelerde nöropsikolojik faktörlerin karşılaştırılması (eng)
Comparison of neuropsychological factors in pregnant women who continue and quit smoking (eng)
Buket Belkız Güngör, Ersin Budak, Mahmut Güngör, İbrahim Taymur
doi: 10.5505/kpd.2020.25349  Sayfalar 170 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigarayı bırakma üzerine etkisi olan nöropsikolojik faktörlerle ilgili bilinenler azdır. Gebelik sigara bırakmak için kadınların teşvik edildiği doğal bir süreçtir. Bu çalışmada sigara içmeye devam eden, sigarayı bırakan ve hiç sigara içmemiş gebe kadınlarda trait ve davranışsal dürtüsellik ve planlama becerisinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sigara içmeye devam eden 27, sigara içmeyi kesen 15, hiç sigara içmemiş 28 gebe ve gebe olmayan 18 kadın psikometrik kognitif testleri ve ölçekleri tamamladı. Karar verme, planlama, yanıt inhibisyonu ve trait dürtüsellik sırasıyla Iowa Kumar Testi, Londra Kulesi Testi, Stroop Testi ve Barratt İmpulsivite Ölçeği ile değerlendirildi. Nikotine fiziksel bağımlılığın şiddeti Fagerstrom ölçeği ile değerlendirildi.
BULGULAR: Sigarayı bırakan gebelerde plan yapmama dürtüselliği sigara içmeye devam eden gebeler, hiç sigara içmemiş gebeler ve gebe olmayan kadınlara göre daha fazlaydı (p=0.010). Lojistik regresyon analizi plan yapmama dürtüselliğin sigarayı bırakmaya katkıda bulunan bağımsız bir faktör olduğunu ortaya koydu. Sigarayı bırakmada plan yapmama dürtüselliğin varyansın %10’unu açıkladığı saptandı. Hiç sigara içmemiş gebeler, sigara içen gebelere gore TOL’da daha iyi performans gösterdiler (p=0.021). İstatiksel olarak anlamlı olmasa da hiç sigara içmemiş grupta motor ve dikkat dürtüsellik sigara kullanımına başlamış gruba gore daha düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma sigarayı bırakan grupta plan yapmama dürtüselliğinin sigara kullanımına devam eden gruba göre istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek olduğunu ortaya koydu. Plan yapmama dürtüselliğinin sigarayı bırakmaya katkıda bulunan anlamlı bir faktör olduğu bulundu.
INTRODUCTION: Little is known about the neuropsychological factors on quitting smoking. The pregnancy period is a natural process in which women are encouraged to quit smoking. This study aimed to compare trait and behavioural impulsivity and planning ability among pregnant women who continue smoking, quit smoking and never smoke.
METHODS: Twenty-seven pregnant women who continue smoking, 15 pregnant women who quit smoking and 28 pregnant women who never smoke and 18 non-pregnant women completed psychometric cognitive tests and psychiatric rating scales. Decision making, planning, response inhibition and trait impulsivity were evaluated with Iowa Gambling Task, Tower of London Task, Stroop Task and Barratt Impulsivity Scale, respectively. The severity of physical addiction to nicotine was assessed with Fagerstrom Scale.
RESULTS: The non-planning impulsivity was higher in pregnant women who quit smoking rather than smoker, never smoke pregnant control and non-pregnant group (p=0.010). The logistic regression results revealed that non-planning impulsivity was a significant independent contributor to quitting smoking. The percentage of the variance explained by non-planning impulsivity in quitting smoking was 10%. Pregnant women who never smoke showed better performance on TOL rather than smoker group (p=0.021). Although statistically non-significant, motor and attentional impulsivity in never smoke group was lower than that in the ever been smoker group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study revealed that the non-planning impulsivity was statistically higher in pregnant women who quit smoking rather than smoker group. Increased non-planning impulsivity was found to be a significant factor that contributes to quit smoking.

8.
Vajinismus tanısı konulan kadınlarda obsesif inanışlar ve yaşam kalitesi (tur)
Obsessive beliefs and quality of life in women with vaginismus (tur)
Evrim Özkorumak Karagüzel, Demet Saglam Aykut, Filiz Civil Arslan, Ayşe Çakır, Aykut Karahan, Ahmet Tiryaki
doi: 10.5505/kpd.2020.78557  Sayfalar 181 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: Vajinismus, vajinanın dış üçte birinde kaslarda sürekli yada aralıklı olarak istemsiz kasılma olması ve birleşmeye dair kaygıların varlığı ile tanımlanan cinsel ağrı bozukluğudur. Etiyolojisinde genellikle organik bir neden bulunamazken, çeşitli psikolojik etmenler irdelenmektedir. Bu çalışma ile vajinismus tanısı konulan hastalar sağlıklı kontrollerle obsesif inanışlar, fiziksel ve ruhsal işlevsellik açısından karşılaştırılmış vajinismusta obsesif inanışlar ve yaşam kalitesinin psikososyal etmenler olarak yerlerinin ortaya konması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Vajinismus tanısı konulan 37 hasta ve vajinal penetrasyon sorunu olmayan 32 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Tüm katılımcılara Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği(BAÖ), Obsesif inanışlar ölçeği (OİÖ), Kısa Form-36 uygulanmıştır.
BULGULAR: GRCDÖ vajinismus alt puanı, BAÖ ve BDÖ toplam puanları vajinismus hastalarında istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Obsesif inanışlar ölçeğinin Sorumluluk/Tehlike beklentisi, Mükemmelliyetçilik/Kesinlik, Önem verme/Düşünceleri Kontrol etme alt puanları vajinismus hastalarında istatistiksel olarak anlamlı yüksektir. Yaşam kalitesi fiziksel işlevsellik alt puanı vajinismus hastalarında anlamlı yüksektir (p=0,022). Vajinismus hastalarında OİÖ-mükemmelliyetçilik/Kesinlik alt puanı GRCDÖ-kaçınma alt puanı ile pozitif ilişkide, OİÖ-sorumluluk/Tehlike beklentisi alt puanı GRCDÖ-doyumla pozitif ilişkilidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vajinismus tanısı konan kadınlarda obsesif inanışlar sağlıklı kontrollere göre daha yüksektir. Fiziksel işlevsellik vajinismus grubunda daha iyidir. Depresyon ve anksiyete puanları vajinismus grubunda yüksektir. Bu çalışma sonuçları anksiyete belirtilerinin ve obsesif inanışların vajinismus oluşumu ve devamındaki rolleri olabileceğine ve yaşam kalitesinin etkilenmediğine işaret edebilir.
INTRODUCTION: Vaginismus is defined as female sexual pain disorder with recurrent or persistent involuntary contraction of the outer third of the vagina and presence of fear for intercourse Commonly, no organic causes can be implicated in etiology but various psychogenic factors are being examined. In this study, the patients with vaginismus is compared with healthy control in terms of obsessive beliefs, pysical and mental functioning, for the aim of uncovering the role of obsessive belief and functionality as a psychosocial factor in vaginismus.
METHODS: Thirthy-seven women with vaginismus and 32 controls who have no difficulty with vaginal penetration were involved in this study. Golombok-Rust Inventory of Satisfaction Scale (GRISS), Beck Depression Inventory (BDI), Beck Anxiety Inventory (BAI), Obsessive Beliefs Questionnarie-44 (OBQ-44), Short Form 36 (SF-36) were administered to all participants.
RESULTS: Subscores of vaginismus in GRISS, BDI and BAI were significantly higher in patients with vaginismus than the healthy control. Subscales of OBQ-44 including responsibility/threat estimation, perfectionism/certainty and importance/control were significantly higher in patients with vaginismus. The physical functionality was higher in patients with vaginismus. OBQ-perfectionism/certainty subscale was positively correlated with GRISS-avoidance subscale, OBQ-responsibility/threat estimation was positively correlated with GRISS- satisfaction subscales.
DISCUSSION AND CONCLUSION: : Obsessive beliefs were higher in patients with vaginismus than the healthy control. Physical functionality was better in patients with vaginismus. Level of anxiety and depression were higher in patients with vaginismus. This study indicates the role of obsessive beliefs and anxiety smptoms in development and maintenance of vaginismus and absence of impact on quality of life.

9.
Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda ayrılma anksiyetesi bozukluğu görülme sıklığı (tur)
The prevalance of separation anxiety disorder in patients with generalised anxiety disorder who applied to an university hospital outpatient clinic (tur)
Nevlin Özkan Demir, Yasemin Görgülü
doi: 10.5505/kpd.2020.16046  Sayfalar 188 - 195
GİRİŞ ve AMAÇ: Ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB), genellikle çocukluk çağına ait bir psikiyatrik bozukluk olarak bilinir. Ancak, DSM-5 ile AAB, yeniden tanımlanmış ve yetişkinlere de AAB tanısı konulmasının önü açılmıştır. Araştırmamızın hedefi hastanemiz psikiyatri polikliniğinde yaygın anksiyete bozukluğu tanısı alan yetişkin hastalarda AAB eş tanısının görülme sıklığını saptamak, bunun yanında, çocukluk çağı ayrılma anksiyetesi belirtilerini sorgulamak ve yetişkin dönem ayrılma anksiyetesi belirtilerine yansımalarını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmamıza Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) tanısına sahip 50 yetişkin hasta dahil edilmiştir. Hastaların eşlik eden psikiyatrik bozuklukları DSM-IV Eksen I Bozukluklar için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) kullanılarak belirlenmiştir. Hastalara ayrılma anksiyetesi belirtilerini değerlendirmek amacıyla Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (AAB-YKG) ve Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketi (YAA) uygulanmıştır. Ayrıca hastaların sosyodemografik özellikleri ve erken dönem ayrılma anksiyetesi bilgileri de (Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanteri, AABE ve geriye dönük alınan çocukluk ayrılma anksiyetesi tanıları) değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Araştırmamızın sonuçlarına göre YAB tanılı hastalarda AAB eş tanısının sıklığı % 45,2 olarak saptanmıştır. Kadın cinsiyette daha fazla AAB görüldüğü tespit edilmiştir (p=0,02). Çocukluk dönemi AABE puanları ve YAA arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. (r=0,71, p=0,00).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımıza göre AAB, YAB hastalarında oldukça yüksek oranda gözlenmektedir. Çocukluk çağı ayrılma anksiyetesi skorları, yetişkin dönem skorları ile pozitif yönde ilişkilidir. Ancak çocukluk dönemi belirtilerin erişkinliğe yansımalarını daha net değerlendirmek için daha geniş örneklemli ve ileriye dönük planlanmış çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: Separation anxiety disorder (SAD) is mostly known as a psychiatric disorder of childhood. However SAD has been redefined in DSM-5 and thus, it has became possible to diagnose SAD in adulthood as well. The aim of our study is to determine the prevelance of SAD among adult patients with generalised anxiety disorder, also to investigate the symptoms of separation anxiety in childhood and to examine its reflections on the separation anxiety symptoms of adulthood.
METHODS: 50 adult patients with generalised anxiety disorder (GAD) who were admitted to the psychiatry outpatient clinic of Trakya University Hospital were included in this study. The presence of psychiatric disorders was determined according to the Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I). Structured Clinical Interview for Separation Anxiety Symptoms (SCI-SAS) and Adult Separation Anxiety Questionnaire (ASA) were applied to assess the symptoms of separation anxiety. Sociodemographic factors and reports of early separation anxiety (Separation Anxiety Symptom Inventory, SASI) and a retrospective diagnosis of separation anxiety disorder among childhood were also measured.
RESULTS: According to our results the prevalance of SAD in patients with GAD was 45,2% and SAD was more common among females (p=0,02). Patients with SAD had elevated early separation anxiety scores. Furthermore, a statistically significant positive correlation was found between childhood SASI and ASA scores (r=0,71, p=0,00).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results show that separation anxiety is highly prevalant among GAD patients. Early separation anxiety scores are positively correlated with adult separation anxiety scores. However, in order to determine the effects of chilhood separation anxiety symptoms on adulthood, large sample sizes and prospective studies are needed.


10.
Çevrimiçi oyun oynayanların sosyodemografik özellikleri ve oyun bağımlılığının bazı psikososyal etmenlerle ilişkisi (tur)
Sociodemographic characteristics of online game players and the relationship of game addiction with some psychosocial factors (tur)
Erkan Baysak, Fatma Duygu Kaya Yertutanol, İsmail Volkan Şahiner, Selçuk Candansayar
doi: 10.5505/kpd.2020.10337  Sayfalar 196 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Çevrimiçi oyun oynamanın toplumda giderek yaygınlaşması ve DSM-5’te “internette oyun oynama bozukluğu” olarak tanımlanan davranışsal bir bağımlılığa yol açarak işlevselliği bozması, bu alanda yapılacak çalışmaların önemine işaret etmektedir. Türkiye’de bu alanda yapılan araştırmaların son derece kısıtlı olması nedeniyle, bu çalışmada çevrimiçi oyun oynayanların sosyodemografik özelliklerinin ve oyun bağımlılığı ile ilişkili olabilecek bazı psikososyal etkenlerin incelenmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma deseni kesitseldir. Örneklemi, çevrimiçi bir oyun olan Travian oyuncuları oluşturmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Oyun Bağımlılığı Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Algılanan Çok Boyutlu Sosyal Destek Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği SurveyMonkey aracılığıyla ulaştırılmış ve formları eksiksiz şekilde dolduran 726 kişinin verileri analiz edilmiştir.
BULGULAR: Sosyodemografik verilere göre ortalama yaş 28.4± 9.98, erkeklerin oranı %93.5 (n: 679), en az üniversite mezunu olanların oranı %59.2’dir. Oyun Bağımlılığı Ölçeği’ne göre oyun bağımlısı olanların oranı %11.9 ‘ken (n: 81) bağımlı olmayan ancak risk altında olanlar eklendiğinde bu oran %47 (n: 344) olarak bulunmuştur. Oyun bağımlılığı puanları ile yaşam doyumu (r=-.270, p<.01) ve algılanan çok boyutlu sosyal destek puanları (r=-.181, p<.01) arasında negatif yönde, oyun bağımlılığı puanları ile benlik saygısı puanları (r=.333, p<.01) arasında ise pozitif yönde anlamlı ilişki mevcuttur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de Travian oynayan kişilerdeki oyun bağımlılığının geniş bir yaş aralığındaki nüfusu etkilediği görülmektedir. Algılanan çok boyutlu sosyal destek, yaşam doyumu ve benlik saygısının yüksekliğinin düşük oyun bağımlılığı puanları ile ilişkili olması, oyun bağımlılığı açısından riskli kişilere yönelik yaklaşımlar bakımından klinisyenlere yol gösterici olabilir.
INTRODUCTION: The fact that online gaming is becoming more widespread in the society and may disrupt functionality by causing a behavioral addiction, which is defined as “internet gaming disorder” in DSM-5, points to the importance of further research. In this study, we aimed to investigate the sociodemographic features of online gamers and some psychosocial factors that may be related to online gaming, as there are limited studies available on this topic in Turkey.
METHODS: The design of the study is cross-sectional. The sample of the study consists of Travian, an online game, players. The sociodemographic data form, Game Addiction Scale, Rosenberg Self-Esteem Scale, Perceived Multi-Dimensional Social Support Scale and Life Satisfaction Scale were conveyed to the participants via SurveyMonkey. The data of 726 participants, who completed all forms, were analyzed.

RESULTS: Mean age of the participants was 28.4± 9.98, 93.5% (n: 679) were male, 59.2% were at least university graduates. 11.9% (n: 81) of the participants were game addicts according to Game Addiction Scale and all together with risky participants for game addiction who are not game addicts already, this number reaches up to 47% (n: 344). There is a negative significant relationship between game addiction scores and life satisfaction (r=-.270, p<.01), and perceived multi-dimensional social support (r=-.181, p<.01). Also there is a positive significant relationship between game addiction scores and self-esteem scores.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Addiction of Travian players in Turkey seem to affect the population in a wide age range. The fact that perceived multi-dimensional social support, life satisfaction and high self-esteem are related to low game addiction scores may be a guide for clinicians in terms of approaches towards people at risk of game addiction.

DERLEME
11.
Kannabis, tıbbi kullanımı ve ilişkili politikaların topluma yansımaları (tur)
Cannabis, medical use and related policies reflections on society (tur)
Ebru Aldemir, Rukiye Döğer, Melike Aydoğdu, Betül Akyel, Demet Havaçeliği Atlam, Serap Annette Akgür, Zeki Yüncü
doi: 10.5505/kpd.2020.46547  Sayfalar 204 - 213
Kannabis, kullanımı M.Ö. 4000’li yıllara dayanan, önemli gıda ve tekstil kaynaklarından biridir. Çinliler tarafından bir ilaç olarak kullanılmış olması, dünyanın en eski farmakopesinde yer almasına neden olmuştur. Ancak 20. Yüzyılda, kannabisten esrar elde edilmesi, kannabis tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve sonrasında ekim alanlarının ve kullanımının sınırlandırılmasına yol açmıştır. Günümüzde ise kannabis, dünya genelinde en yaygın kullanımı olan yasa dışı maddedir. Kannabisin düzenli kullanımı; işlevsellikte bozulma, akademik performansta azalma, motivasyon kaybı, bağımlılık ve psikoz, şizofreni ve duydudurum bozuklukları gibi ruhsal hastalıklarla ilişkilidir. Öte yandan, son zamanlarda yapılan araştırmalar, kannabis kökenli ilaçların, nörolojik ve psikiyatrik bozukluklar da dahil olmak üzere pek çok tıbbi durum için terapötik potansiyel vaat ettiğini ileri sürmektedir. Bu bulgular, kannabisin tıbbi kullanımının ABD’nin bazı eyaletlerinde ve bazı Avrupa ülkelerinde yasallaşmasına neden olmuştur. Bu derlemede, kannabis kullanımı ve kullanımının tarihsel süreci, tıbbi kannabis kullanımı ve olası sonuçları ve kannabisle ilişkili politika değişikliklerinin toplum düzeyindeki yansımaları ele alınacaktır.
Cannabis is one of the important food and textile resources that has been used since 4000 BC. The fact that it was used as a medicine by the Chinese caused it to be included in the oldest pharmacopoeia in the world. However, in the 20th century, marijuana production from cannabis was a turning point in cannabis history, and then led to the limitation of cultivation areas and use. Today, cannabis is the most popular illicit drug worldwide. Regular use of cannabis is associated with impaired functioning, decreased academic performance, amotivation, addiction and, psychiatric disorders like psychosis, schizophrenia and mood disorders. On the other hand, recent research proposed promising therapeutic potential of cannabis-based drugs for a wide range of medical conditions including neurological and psychiatric disorders. These findings have led to the legalization of medical use of cannabis in certain states of the United States and in certain European countries. In this review, cannabis use, the historical process of cannabis use, medical use of cannabis, possible consequences of medical use of cannabis and the reflections of cannabis-related policy changes on society will be discussed.

OLGU SUNUMU
12.
Çocukları kanser tanısı almış annelerin kendilik bütünlüğünün önemi (eng)
The importance of mothers’ self cohesion when their children diagnosed with cancer (eng)
Sema Yurduşen, Canan Akyüz, Faruk Gençöz
doi: 10.5505/kpd.2020.27870  Sayfalar 214 - 228
Genel Bilgi: Kanser tanısı almış bir çocuğa sahip olmanın anneler üzerinde muazzam etkileri vardır. Genelde anneler duygularını “bir parçamı kaybediyormuşum gibi” şeklinde tanımlarlar. Bu travmatik deneyimin annelerin psikolojileri üzerindeki etkilerini anlamak için kendilik/kendilik bütünlüğü deneyimleri olarak anılan psikanalitik açıklamalar dikkate alınmalıdır. Yöntem: Öyküsel sorgulama ve öyküsel analiz yöntemi kullanılarak karşılaştırmalı vaka analizi yapılmıştır. Çocukları kanser tanısı almış iki anne ile yaşadıkları travmatik deneyimler ve bunların kendilik-kendiliknesnesi ihtiyaçları ile ilişkisi konusunda görüşmeler yapılmıştır. Sonuçlar: Çocuğu kanser tanısı almış tüm anneler bu travmatik deneyimden aynı düzeyde etkilenmemektedir. Annelerin geçmiş ve şu andaki kendiliknesnesi aktarımlarını anlamak klinisyene doğru kişiye müdahale emesi için yardımcı olacaktır. Etki: Annelerin yaşadığı stresi psikanalitik bakış açısı ile ele almak ve bu düzeyde müdahale etmek sadece annelerin iyilik halini yükseltmeyecek aynı zamanda çocukların ve daha büyük ölçekte de toplumun iyilik haline katkıda bulunacaktır.
Background: Having a child with cancer has an enormous impact on their mothers. Usually mothers describe their feeling as “losing some part of themselves”. In order to understand this traumatic experience on mothers’ psychology, psychoanalytic explanations of self/self-cohesion experiences should be taken into account. Methods: A comparative case analysis was performed using narrative inquiry and narrative analysis. Two mothers were chosen. Each mother was interviewed about their self-selfobject needs and its relation to their traumatic cancer experience. Results: The narrative analysis revealed that, the mother who had a weak self cohesion before the diagnose reported more traumatic narratives in comparison to the mother who had a healthy self cohesion. Conclusions: Not all mothers with children who has cancer were affected to the same extent from this traumatic experience. Understanding mother’s earlier and present selfobject transferences will help clinician to intervene to the right person. Action/Impact: Understanding mothers’ distress from the psychoanalytic perspective and intervene at that level not only improve mothers’ well-being but also the children’s and the society’s at large.

13.
Valproik Asit ile tedavi edilen Kleine-Levin Sendromu: Bir olgu sunumu (tur)
Kleine-Levin Syndrome treated with Valproic Acid: A case report (tur)
Ali İnaltekin, İbrahim Yağcı, Yüksel Kıvrak
doi: 10.5505/kpd.2020.24572  Sayfalar 229 - 231
Kleine-Levin sendromu davranışsal ve emosyonel bozuklukları kapsayan hipersomni atakları ile giden bir sendromdur. Nadir görülür, tahmini görülme oranı 1-5/1000000’dur. Kadınlarda daha sık görülür. Klein-Levin sendromunun tanısı klinik olarak konulur. Kleine-Levin sendromu ataklar halinde olup, atak süresi iki günden beş haftaya kadar sürebilir. Kleine-Levin sendromunun etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. İlk atağı enfeksiyon, ateş, psikolojik stres, uykusuzluk gibi faktörlerin tetiklediği görülmüştür. Kleine-Levin sendromu uyku atağı tedavisinde modafinil, armodafinil, metilfenidat denenebilir. Uyku ataklarını önlemek için lityum, karbamazepin, valproik asit kullanılabilir Bu yazıda Kleine-Levin Sendromu tanısı konulan valproik asit tedavisi sonrası hipersomni atakları kaybolan olgu, çok nadir olarak görülmesi ve farkındalığı arttırabileceği için literatüre katkı sağlayabileceği düşünülerek sunulmuştur.
Kleine-Levin syndrome is a syndrome with hypersomnia attacks involving behavioral and emotional disorders. It is rare and the estimated incidence is 1-5 / 1000000. It is more common in women. The diagnosis of Kleine-Levin syndrome is made clinically. Kleine-Levin's syndrome is in episodes and the duration of a episode can last from two days to five weeks. The etiology of Kleine-Levin syndrome is unknown. The first episode was observed to be triggered by factors such as infection, fever, psychological stress, and insomnia. Modafinil, armodafinil, methylphenidate can be tried in the treatment of Kleine-Levin syndrome sleep episode. Lithium, carbamazepine and valproic acid can be used to prevent sleep attacks. In this article, a case, diagnosed with Kleine-Levis Syndrome in which hypersomnia episodes were vanished after treatment with sodium valproic acid is presented since it is rarely seen and can contribute to the literature as it may increase awareness.

14.
Atomoksetin ilişkili kırmızı kulak: Olgu sunumu (eng)
Atomoxetine associated red ear: A case report (eng)
Hande Ayraler Taner, Burcu Akın Sarı
doi: 10.5505/kpd.2020.49932  Sayfalar 232 - 235
Kırmızı kulak sendromu çoğunlukla tek taraflı yanıcı ağrı ve dış kulağın kızarıklığı ile giden bir durumdur. İdiopatik ve ikincil olmak üzere iki formu vardır. İdiopatik kırmızı kulak sendromu daha çok gençlerde ve migren ile ilişkili olarak, erişkinlerde ise servikal bozukluklarla ile ilgili olabilir. Bu olgu sunumunda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ( DEHB) ve özgül öğrenme güçlüğü tanıları bulunan bir 10 yaşında bir erkek hasta sunmaktayız. Hastaya DEHB tedavisine yönelik olarak atomoksetin başlandıktan sonra hastada kulağında kzıarıklık yakınması başladı. Kızarıklık atomoksetin alımını takiben bir saat içinde oluyordu. Kulağındaki kızarıklık tek taraflı oluyor ve 4 saat içinde kayboluyordu. Bazen kızarıklığa başağrısının da eşlik ettiğini belirtiyordu. Atomoksetin kesildikten sonra hastanın kulağındaki kızarıklık ve başağrısı kayboldu. Kırmızı kulağın patofizyolojisinde sempatik desarj disregülesyonu bulunmaktadır.Atomoksetin noradrenerjik reseptörlere karşı yüksek seçiciliği bulunan ve periferik noradrenerjik reseptörler üzerine de etkisi olan bir moleküldür. Atomoksetin sempatik vazodilatasyon / vazokonstrüksiyon dengesini bozarak kırmızı kulağa sebebp olabilir. Atomoksetin ilişkili kırmızı kulak hayatı tehdit edici bir druum olmamakla birlikte rahatsızlık ve kaygıya sebep olabilir. Bu sebeple klinisyenler atomoksetin kullanırken bu durumu akıllarında tutmalıdırlar. Bu olgu sunumu literatürde bulunan ilk atomoksetin ilişkili kırmızı kulak vakasıdır.
Red ear syndrome is defined as mostly unilateral burning pain and redness of external ear. It has two forms idiopathic and secondary. Idiopathic red ear syndrome is mostly seen in young people and associated with migraine. Secondary red ear syndrome is more frequent in adults and releated with cervical disorder. Our patient was a 10 year old boy diagnosed with attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) and spesific learning disorder. He had a complaint of redness in his ear, following the atomoxetine treatment for ADHD. The redness was appearing after taking atomoxetine in 1 hour. The redness in his ear was unilateral and lasted in 4 hours. Sometimes headaches were accompanied with red ear. After atomoxetine treatment was ceased the redness and the headache in his ear were dissappered. In the pathophysiology of red ear sydrome there is a disregulation of sympathic outflow. Atomoxetine has a high selectivity for noradrenergic receptors and also has an effect on periferic noradrenergic receptors. Atomoxetine could change the sympathic vasodilation/vasoconstruction balance and cause red ear. Although the red ear is not a life threating situation, it could cause discomfort and anxiety, so the clinicians should keep in mind red ear syndrome while using atomoxetine. To our best knowledge this is the first red ear case associated with atomoxetinein literature.

15.
Uzun etkili paliperidon palmitat kullanımı sonrası gelişen infertilite: Olgu sunumu (tur)
Infertility after long-acting paliperidone palmitate treatment: A case report (tur)
Kerim Uğur, Sevler Yıldız
doi: 10.5505/kpd.2019.94803  Sayfalar 236 - 238
Hiperprolaktinemi, antipsikotik tedavilerin sık görülen yan etkilerindendir. Konvansiyonel antipsikotikler güçlü D2 reseptör antagonizması yaptıkları ve reseptöre uzun süre bağlı kaldıkları için prolaktin salgısını artırırlar. Atipik antipsikotikler arasında ise risperidon ve amisülpiridin prolaktin seviyesini tipik antipsikotikler gibi artırdığı bilinmektedir. Risperidonun aktif metaboliti olan 9-OH risperidon (paliperidon); benzer reseptör etki profiline sahip olması nedeniyle prolaktin yüksekliğine neden olabilmektedir. Paliperidon palmitat kullanımına bağlı olarak hiperprolaktinemi görülebilir. Hiperprolaktinemi galaktore, amenore, cinsel işlev bozukluğu, jinekomasti, hirşutizm, ve infertiliteye yol açabilir. Hiperprolaktinemi gelişen hastalarda başka bir antipsikotiğe geçilebileceği gibi, tedaviye aripiprazol de eklenebilir. Biz de aşağıda paliperidon palmitat uzun etkili antipsikotik tedavisinden ciddi fayda gören fakat takipleri sırasında hiperprolaktinemi gelişen ve tedavinin uzun etkili aripiprazol ile değişmesi ile prolaktin seviyeleri normal düzeye dönen bir hastayı sunmayı amaçladık.
Hyperprolactinemia is a common side effect of antipsychotic treatments. Conventional antipsychotics increase prolactin secretion due to their strong D2 receptor antagonism and long-term dependence on the receptor. Among atypical antipsychotics, risperidone and amisulpride are known to increase prolactin levels as typical antipsychotics. 9-OH risperidone (paliperidone), the active metabolite of risperidone; due to its similar receptor effect profile, it may cause prolactin elevation. Hyperprolactinemia may occur due to the use of paliperidone palmitate. Hyperprolactinemia can lead to galactorrhea, amenorrhea, sexual dysfunction, gynecomastia, hirsutism, and infertility. In patients with hyperprolactinemia, other antipsychotics may be used or aripiprazole may be added to the treatment. In this study, we aimed to present a patient who had severe benefit from long-acting antipsychotic treatment of paliperidone palmitate, but developed hyperprolactinemia during follow-up and the change in prolactin levels back to normal after changing the treatment to long-acting aripiprazole.

16.
Depresyon öyküsü olan bir hastada Vareniklin tedavisi ile ilişkili manik nöbet (eng)
Manic episode associated with Varenicline treatment in a patient with a history of depression (eng)
Pınar Kızılay Çankaya, Evrim Özkorumak Karagüzel, Ahmet Tiryaki
doi: 10.5505/kpd.2020.61214  Sayfalar 239 - 243
Vareniklin dopaminerjik etkileri de olan bir alfa 4 beta 2 nikotinik reseptör parsiyel agonistidir. Sigara bırakma tedavisinde onaylanmış etkili ve yaygın şekilde kullanılan bir ajandır. Vareniklin kullanımı sırasında depresif duygudurum, uyku bozukluğu, intihar, ajitasyon, saldırganlık ve psikotik ve manik belirtiler bildirilmiştir. Bu olgu sunumunda 12 haftalık vareniklin tedavisinin ardından psikotik özellikli mani tanısıyla hastaneye yatırılan ve depresyon öyküsü olan 48 yaşında bir kadın hastayı sunuyoruz. Hasta dini grandiyöz ve referans sanrıları, işitsel ve görsel halüsinasyonlar, irritabilite, uykusuzluk ve hızlı konuşma belirtileriyle psikiyatri kliniğine kabul edildi. 2 yıldır sertralin 100 mg/gün tedavisi altında ve son 18 aydır ötimikti. Daha önce hiç mani/hipomani belirtisi ya da psikiyatrik yatış öyküsü yoktu. İlk ruhsal durum muayenesinde Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) 33 puan olarak değerlendirilen hasta, yatışının 28. gününde olanzapin 20 mg/gün klonezapam 0.5 mg/gün tedavisiyle taburcu edildiğinde YMDÖ puanı 14 olarak değerlendirildi. Vareniklin ile ilişkili maninin merkezi mekanizmaları halen tam anlaşılmamış olsa da, olgumuz depresyon öyküsü olan hastalarda özellikle antidepresanlarla birlikte kullanıldığında vareniklinin potansiyel yan etkilerinin dikkatle izlenmesinin önemini vurgulamaktadır.
Varenicline is an alpha 4 beta 2 nicotinic receptor partial agonist with dopaminergic effects. It is an effective and widely used agent approved for smoking cessation. Depressive mood, sleep disorder, suicide, agitation, aggression, psychotic and manic symptoms have been reported during the use of varenicline. We report the case of a 48-year-old woman with a history of major depression who was admitted to the hospital with the diagnosis of mania with psychotic features at the end of the 12-week varenicline treatment. She was admitted to the psychiatry clinic for mystic grandiose and reference delusions, auditory and visual hallucinations, irritability, insomnia, and rapid speech. She was in antidepressant treatment with 100 mg/day sertraline for 2 years and was euthymic for the last 18 months. In her history, she never had symptoms of mania or hypomania or any psychiatric admission before. In the first mental status examination, the Young Mania Rating Scale (YMRS) score was 33. On the twenty-eighth day of the hospitalization, the patient was discharged with the treatment of olanzapine 20 mg/day and clonazepam 0.5 mg/day since her YMRS score improved to 14. In spite of the fact that the core components of varenicline associated mania stay subtle, the present case report features the significance of monitoring for potential adverse reactions with the use of varenicline in patients with a history of depression, particularly when utilized in combination with antidepressants.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale