ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 22   Sayı : 4   Yıl : 2019
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 22 (4)
Cilt: 22  Sayı: 4 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Çocuk hakları ve çocukların istismarcı ile evlilikleri
Children’s rights and child marriages with the abuse offenders
Sevcan Karakoç Demirkaya
doi: 10.5505/kpd.2019.84756  Sayfalar 378 - 379
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
2011 yılı Van-Erciş depremi sonrası yetişkinlerde travma sonrası stres bozukluğu (eng)
Post traumatic stress disorder among adults in the aftermath of 2011 Van-Ercis earthquake (eng)
Mehmet Hamid Boztas, Ahmet Tamer Aker, Kerim Munir, Feyza Çelik, Adem Aydın, Umut Karasu, Elif Aktan Mutlu
doi: 10.5505/kpd.2019.62534  Sayfalar 380 - 388
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç
Bu çalışmanın amaçları; (i) Van Depreminden dokuz ay sonra Van-Erciş bölgesinde yaşayan 15 yaş üstüı bireylerde Travma Sonrası Stres Bozukluğunu taramak ve (ii) Travma Sonrası Stres Bozukluğu tanısını yordayabilecek sosyodemografik, klinik ve travmayla ilişkili etmenleri gözden geçirmektir.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Deprem sırasında Van ve Erciş bölgelerinde 1,050,000 kişi yaşamakta idi. Araştırmaya tabakalandırılmış örneklemle (Kish Metodu) Van’dan 996, Erciş’ten 502 kişi alınmıştır. Sosyodemografik veri formu aracılığıyla demografik bilgiler, travmayla ilişkili deneyimler ve geçmiş psikiyatrik öykü elde edilmiştir. Klinik bilgiler için Uluslararası Bileşik Tanı Görüşmesi/ Composite International Diagnostic Interview (CIDI)’nin TSSB, depresyon, distimi, sosyal anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu modülleri kullanılmıştır
BULGULAR: Van depremi sonrasında deprem mağdurlarında TSSB oranını %35.5 olarak bulduk. Binary Lojistik regresyon analizi travmayla ilişkili, travma öncesi ve sonrası kimi etmenleri TSSB için risk faktörü olarak göstermiştir. Bu faktörler kadın olmak, depresyonda olmak, aile üyelerini veya bir yakınını kaybetmek, ciddi sağlık ve barınma sorunları yaşamak, işsiz,olmak, aile içi ciddi çatışmaların varlığı, ciddi finansal zorluk, geçici yer değiştirmedir
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızın sonuçları depresyon, kadın cinsiyet, travmayla ilişkili kayıplar yaşamaya ek olarak geçmiş travmatik deneyimler gibi travma öncesi ve sonrası kişide oluşan risk faktörlerinin TSSB gelişimde önemli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle travma sonrası topluma dayalı çalışmalar afet öncesi ve sonrası risk faktörlerine dayandırılarak yapılandırılmalıdır
INTRODUCTION: The aims of the study were to: (i) screen for PTSD among subjects older than 15 years old living in the Ercis-Van region nine months after the earthquake; and (ii) examine the socio-demographic, clinical and trauma-related factors of PTSD diagnosis.
METHODS: At the time of the earthquakes, the population of Ercis-Van region was 1,050,000. We selected 1498 participants in these areas: 996 from Van and 502 from Ercis, centers using a stratified sampling frame (Kish design). Demographic information, trauma related experiences and past psychiatric history was obtained via socio-demographic survey. The PTSD module of the Composite International Diagnostic Interview (CIDI), along with depression, dysthymia, social anxiety disorder, obsessive compulsive disorder, generalized anxiety disorder structured interview modules were used to directly elicit clinical information.

RESULTS: We found that PTSD was prevalent 35.5% among Van earthquake survivors. Analysis of binary Logistic regression showed risk factors, which included some trauma related losses, pre and post traumatic experiences. These risk factors are being female, having depression, loosing any family members or relatives, being unemployed, having serious familial conflicts, severe financial loss, and temporary relocation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results indicate that in addition to being women, having depression, trauma related losses, like previous traumatic experiences, some pre and post traumatic risk factors are important for development of PTSD. Therefore, after the traumatic event, community based interventions should be structured based on these pre and post disaster risk factors.

3.
DSM-5 yaygın anksiyete bozukluğu için şiddet ölçeği Türkçe formunun güvenilirliği ve geçerliliği (tur)
Reliability and validity of Turkish version of DSM-5 generalized anxiety disorder scale (tur)
Deniz Alçı, Orkun Aydın, Ömer Aydemir
doi: 10.5505/kpd.2019.97759  Sayfalar 389 - 395
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma Yaygın Anksiyete Bozukluğu İçin Şiddet Ölçeğinin Türkçe formunun güvenilirlik ve geçerliliğini göstermektedir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma yataklı veya ayaktan Psikiyatri kliniklerinde tedavi görmekte olan ve DSM-5 ölçütlerine göre herhangi bir anksiyete bozukluğu tanı ölçütünü karşılamakta olan 50 hasta ile sürdürülmüştür. Herhangi bir ruhsal ve bedensel hastalığı bulunmayan 100 gönüllü de sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Durumluk Kaygı Envanteri, birlikte geçerlilik için kullanılmıştır. Güvenilirlik analizlerinde içsel tutarlılık katsayısı ve madde-toplam puan korelasyon analizi; geçerlilik analizlerinde ise açıklayıcı faktör analizi ve birlikte geçerlilik için Spearman Korelasyon Analizi (SKE) ile korelasyon analizi yapılmıştır.

BULGULAR: Araştırma grubunun yaş ortalaması 28.9±12.6’dır. Anksiyete bozukluğu grubunun hastalık süresi 17,4±9.5 yıldır.
Ölçeğin içsel tutarlılığı 0.91 ve madde-toplam puan korelasyon katsayıları 0.64-0.83 (p<0.0001) olarak elde edilmiştir.
Ölçeğin açıklayıcı faktör analizinde özdeğeri 6.89 olan tek-faktör çözümü elde edilmiştir ve toplam varyansın %68.83’ünü açıklamaktadır. Ölçek maddelerinin faktör yükleri 0.48-0.76 arasında bulunmuştur. Süreklilik Kaygı Envanteri ile korelasyon analizinde katsayı r=0.43 (p<0.0001) olarak hesaplanmıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaygın Anksiyete Bozukluğu İçin Şiddet Ölçeğinin Türkçe için güvenilir ve geçerli olduğu gösterilmiştir.

INTRODUCTION: This study aims to demonstrate the reliability and validity of Turkish version of DSM-5 generalized anxiety disorder scale which was developed to measure the severity of generalized anxiety disorder

METHODS: In this study,50 in- or out-patients who met the criteria for any anxiety disorder according to DSM-5 were included. One hundred volunteers without any mental or physical disease were also recruited as the control group. Beside the study scale, State Trait Anxiety Inventory (STAI) was used for concurrent validity.Internal consistency coefficient and item-total correlation analysis were performed for reliability analysis. Exploratory factor analysis was used for validity and correlation analysis with Spearman Correlation Analysis was used for concurrent validity.
RESULTS: Mean age was 28.9±12.6 years in the study group and 57.3% of the sample (n=86) were female.
Disease duration for anxiety disorder was 17.4±9.5 years in the patient group
The internal consistency of the scale was 0.91. Item-total correlation coefficients were between 0.64-0.83 (p<0.0001).
For the exploratory factor analysis one-factor solution was obtained with an eigenvalue of 6.89 representing 68.93% of the total variance. Factor loadings of the items were between0.48-0.76. Coefficient of correlation analysis with STAI was calculated as r = 0.43 (p <0.0001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: With these findings, it has been shown that Turkish version of DSM-5 severity scale for generalized anxiety disorder is reliable and valid.


4.
Bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında zihin kuramı ve yürütücü işlevler (tur)
Theory of mind and executive functions in bipolar disorder patients and their first-degree relatives (tur)
Taçlan Duman, Figen Ateşçi, Osman Zülkif Topak, İbrahim Şendur, Selim Tümkaya, Osman Özdel
doi: 10.5505/kpd.2019.78942  Sayfalar 396 - 407
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında zihin kuramı becerileri ve yürütücü işlevlerinde bozulma olup olmadığı ve aralarındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya DSM-IV’e göre tanı konmuş 30 Ötimik Bipolar I bozukluklu hasta, bu hastaların birinci derece yakınları ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Young Mani Ölçeği, Wechsler Erişkinler İçin Zeka Testi uygulanmış; yürütücü işlevleri ve dikkati değerlendirmek için Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop Testi, İz Sürme Testi A ve B, Sayı Dizisi Testi; zihin kuramı yeteneklerini değerlendirmek için ise Gözler Testi, İmayı Anlama Testi ve Pot Kırmayı Farketme Testi uygulanmıştır.
BULGULAR: Gruplar arasında zihin kuramı açısından anlamlı fark saptanmamıştır ancak toplam zihin kuramı puanlarının bipolar hasta, hasta yakını ve kontrol grubu sırasını izlediği görülmüştür. Dikkat ve Yürütücü işlevlerde ise hasta grubunun İz Sürme Testi-A ve Sayı Dizileri Testi ters sayı puanlarında anlamlı düşüklük görülmüştür. Zihin kuramı ile yürütücü işlevler arasında korelasyonlar tespit edilmiştir. Ayrıca hastalık yükü arttıkça bilişsel işlevlerin ve zihin kuramının kötüleştiği görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, bipolar hastalarının ve yakınlarının zihin kuramı açısından anlamlı kayıplar yaşamadığı; ancak bipolar hastalarda özellikle dikkat ve psikomotor hızda azalma, sözel çalışan bellek alanında bozulmalar olduğu; zihin kuramının yürütücü işlevlerle ilişkili olduğu görülmektedir.
INTRODUCTION: In this study it is aimed to compare the theory of mind skills and executive functions in bipolar disorder patients and their first degree relatives with controls, and to demonstrate the relationship between executive functions and theory of mind.
METHODS: 30 patients with euthymic bipolar I disorder, their first degree relatives, and 30 healthy controls were included in the study. Sociodemographic data form, Hamilton Depression Rating Scale, Young Mania Rating Scale, Wechsler Adults Intelligence Test were applied to all participants; Wisconsin Card Sorting Test, Stroop Test, Trail Making Test A and B, and Digit Span Test were applied to evaluate the executive functions; Reading the Mind in the Eyes Test, Hinting Task and Faux Pas Test were applied to evaluate the theory of mind skills.
RESULTS: There was not any significant difference between the groups in terms of theory of mind, although total scores were seen from bad to good in bipolar patients, first degree relatives and controls respectively. Patient group had significantly lower performance in Trail Making Test A, and DigitSpan Test inverse number scores. As the severity of disease increased, cognitive functions and the theory of mind were seen to be worsened. The theory of mind was related to executive functions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, we did not find significant losses in terms of theory of mind in bipolar patients and their first degree relatives. But bipolar patients had a deficiency in attention, psychomotor speed and verbal working memory; and theory of mind was related to executive functions.

5.
Tedavi almamış major depresyon hastalarında erken dönemde bilişsel işlevler (tur)
Cognitive functions in the early period in non-treated major depression patients (tur)
Seda Salık, Soner Çakmak, Şükrü Uğuz
doi: 10.5505/kpd.2019.55706  Sayfalar 408 - 415
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada yeni tanı almış Major Depresif Bozukluk (MDB) hastalarında bilişsel bozulmanın erken dönemdeki düzeyinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Depresyon tanısı alan kişilerin bilişsel işlevlerinden özellikle dikkat, psikomotor hız ve yürütücü işlevlerde gelişebilecek bozukluk düzeyinin tespit edilmesinin tedavi programlarının geliştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmüştür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran tedavi almamış MDB tanısı alan 60 hasta ile cinsiyet ve yaş bakımından benzer olan depresyon tanısı almamış 30 kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Daha önce psikiyatrik bir hastalık tanısı ile tedavi görmüş olan, son 6 aylık süre içerisinde ilaç veya psikoterapi öyküsü olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Araştırmada, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve İz Sürme Testi (İST) ölçme araçları olarak kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışmada tedavi almamış MDB hastalarında erken dönemde bilişsel işlevlerde bozulmanın sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla olduğu belirlenmiştir. İST puanlarında hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,005). Depresyonun klinik şiddeti ile bilişsel bozulma düzeyi arasında pozitif ve doğrusal bir ilişki olduğu sonucu elde edilmiştir (A+B Süre; r=0,52, p<0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erken dönemde MDB hastalarında bilişsel bozulma göz önünde bulundurulmalı ve bilişsel bozulmayı hedef alan tedavilere yer verilmelidir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to determine the early stage of cognitive impairment in newly diagnosed Major Depressive Disorder (MDD) patients by comparing them with the healthy control group. The cognitive functions of the people diagnosed with depression, especially attention, psychomotor speed and executive functions that may occur in the determination of the level of impairment was thought to contribute to the development of treatment programs.
METHODS: The study group consisted of 60 patients with untreated MDD who were admitted to the psychiatry outpatient clinic at Adana Mental Health and Diseases Hospital and a control group consisting of 30 people who were not diagnosed with depression similar to age and gender. Patients who had previously been treated with a psychiatric diagnosis and who had a history of drug or psychotherapy during the last 6 months were excluded from the study. Beck Depression Inventory (BDI) and Trail Making Test (TMT) were used as measuring instruments.
RESULTS: In the study, it was determined that the deterioration in cognitive functions was significantly higher in the untreated MDD patients than in the healthy control group. TMT scores were significantly different between the patient and the control group (p<0.005). A positive and linear relationship between the clinical severity of depression and the level of cognitive impairment was obtained (A+B time; r=0.52, p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the early period, cognitive impairment should be considered in patients with MDD and treatments aimed at cognitive impairment should be included.

6.
Multipl skleroz hastalarında çocukluk çağı travmaları ve intihar riski ile ilişkisi (tur)
Childhood traumas in patients with multiple sclerosis and its relationship with suicide probability (tur)
Selen Işık ulusoy, Bahriye Horasanlı
doi: 10.5505/kpd.2019.71324  Sayfalar 416 - 423
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç:
Multipl Skleroz (MS) hastalarında intihar olasılığının normal populasyondan fazla olduğu bilinmektedir. Çocukluk çağı travmalarının ise bir çok psikiyatrik hastalıkta intihar olasılığını arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı MS hastalarındaki intihar olasılığının çocukluk çağı travmaları ile ilişkisini araştırmaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem:
Çalışmaya 61 MS tanılı hasta dahil edildi. MS’li hastaların fonksiyonel durumları Genişletilmiş Özürlülük Durum Skalası (Expanded Disability Status Scala –EDSS) ile değerlendirildi. Tüm hastalara Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HAD) Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (CTQ-28) ve İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) uygulandı.

BULGULAR: Bulgular:
Hastalar çocukluk çağı travması olan(CTQ≥35) 26 hasta ve çocukluk çağı travması olmayan (CTQ <35) 35 hasta olarak gruplandırıldı. En sık görülen çocukluk çağı travması duygusal ihmaldi (n: 28; %45,90) ve hastaların ortalama EDSS puanı 2,43 ± 1,68’di. Çocukluk çağı travması olanlarda olmayanlara göre ortalama HAD anksiyete alt ölçeği (HAD-A) puanları (p: 0,005) ve HAD depresyon alt ölçeği (HAD-D) puanları (p: 0,034) ile İOÖ umutsuzluk alt ölçeği puanları (p: 0,031) ve İOÖ toplam puanları (p: 0,020) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Fiziksel ihmal dışındaki tüm CTQ alt ölçekleri ile İOÖ toplam skoru arasında pozitif korelasyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç:
Bu çalışmada çocukluk çağı travması olan MS hastalarında intihar olasılığının anlamlı olarak daha yüksek olduğu gösterilmiştir. MS hastalarındaki intihar olasılığına yönelik gerekli önlemlerin alınabilmesi ve doğru müdahalelerin yapılabilmesi için hastalar çocukluk çağı travmaları açısından da değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: It is known that suicide probability is more than the normal population in patients with multiple sclerosis (MS). It has been reported that childhood trauma increases suicide probability in many psychiatric disorders. The aim of this study is to investigate the relationship between childhood traumas and the probability of suicide in patients with MS.
METHODS: The study included 61 patients with MS. The functional status of the patients with MS was evaluated with the Expanded Disability Status Scale (EDSS). Hospital Anxiety Depression Scale (HAD), Childhood Trauma Inventory (CTQ-28) and Suicide Probability Scale (SPS) were applied to all patients.
RESULTS: The patients were divided into two groups as 26 patients with childhood trauma (CTQ≥35) and 35 patients without childhood trauma (CTQ <35). The most common childhood trauma was emotional neglect (n: 28; 45,90%) and the patients’ mean EDSS score was 2.43 ± 1.68. The mean of HAD anxiety subscale (HAD-A) scores (P: 0,005), HAD depression subscale (HAD-D) scores (p: 0,034), SPS despair subscale scores (p: 0,031) and SPS total scores (p: 0,020) were higher in patients with childhood trauma. All CTQ subscales, except physical neglect, were found positively correlated with the SPS total score
DISCUSSION AND CONCLUSION: Suicide probability was significantly higher in patients with MS with childhood trauma. Patients should be evaluated in terms of childhood traumas in order to take necessary measures for suicide probability and to perform correct interventions in patients with MS.

7.
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı olumsuz yaşantıları ile otomatik düşünceler, ara inançlar, uyumsuz şemalar, anksiyete ve depresif belirti şiddeti ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki (tur)
The relationship of adverse childhood events on automatic thoughts, intermediate beliefs, schemas, anxiety and depressive symptoms and quality of life in university students (tur)
Anıl Gündüz, İbrahim Gündoğmuş
doi: 10.5505/kpd.2019.72621  Sayfalar 424 - 435
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, psikopatolojisi olmayan üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı olumsuz yaşantıları (ÇÇOY) varlığının şemalara, fonksiyonel olmayan tutumlara, otomatik düşüncelere, anksiyete ve depresif belirtilerinin şiddetine ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin araştırılmasıdır
YÖNTEM ve GEREÇLER: SCID-1 ve SCID-2 ile Eksen 1 ve 2 psikopatolojisi olan bireyler çalışmadan dışlandıktan sonra, çalışmaya dâhil olma kriterlerini taşıyan gönüllülerden Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği Türkçe Formu (ACE-TR), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ), Young Şema Ölçeği (YŞÖ) ve Otomatik Düşünceler Ölçeği uygulanmıştır. Gönüllüler, ÇÇOY olmayanlar ve olanları ayırmak için ACE-TR skoru 0 olanlar ve 1 veya daha büyük olanlar olmak üzere iki gruba ayrılarak karşılaştırmalar yapılmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 21.29±3.31 olarak bulunmuştur. Ayrıca katılımcıların 185 (%84.5) kadın, sigara kullananlar 40 (%18.7), alkol kullananlar 39 (%17.8) ve ekonomik durumu kötü olanlar 65 (%29.7) olarak bulunmuştur. ACE-TR skoru 1 ve daha büyük olanlar, 0 olanlara göre BDE, BAE, FOTÖ (Mükemmeliyetçi Tutum, Değişken Tutum, Toplam), YŞÖ (Kopukluk ve Reddedilmişlik, Zedelenmiş Otonomi, Zedelenmis Sınırlar, Diğerleri Yönelimlilik, Yüksek Standartlar), Otomatik Düşünceler Ölçeği ve SF-36 Enerji/Vitalite, Ruhsal Sağlık, Ağrı ve Genel Sağlık skorları istatistiksel olarak belirgin şekilde daha yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eksen 1 veya 2 psikopatolojiye sebep olmasa bile; ÇÇOY’leri olan kişilerin daha sık negatif otomatik düşünceleri, daha şiddetli fonksiyonel olmayan tutumları ve daha fazla ve şiddetli düzeyde uygunsuz şemaları mevcuttur. ÇÇOY varlığı kişilerin yaşam kalitesini negatif olarak etkilemekte ve depresyon ve anksiyete şiddetini artırmaktadır. Psikopatolojiye sebep olsun ya da olmasın ÇÇOY’lerin varlığı ruh sağlığı alanında çalışan kişiler tarafından sorgulanmalı ve incelenmelidir.
INTRODUCTION: Aim of this study was to investigate the effects of the adverse childhood events (ACEs) over the schemas, dysfunctional attitudes, automatic thoughts, anxiety, depression severity and quality of life in the university student population without any Axis 1 and 2 psychopathology.
METHODS: Individuals with Axis 1 and 2 psychopathology were excluded from the study by use of SCID-1 and SCID-2 assessment. Afterward, Beck Anxiety Inventory (BAI), Dysfunctional Attitudes Scale (DAS), Young Schema Questionnaire (YSQ) and Automatic Thoughts Questionnaire (ATQ) and Adverse Childhood Events Questionnaire (ACE-TR) were applied. Volunteers were divided into two groups according to the presence of adverse childhood events (ACEs) in the ACE-TR and stated as having no ACE and one or more ACEs.
RESULTS: The mean age of the participants was 21.29 ± 3.31. Also, 185 (84.5%) of the participants were female, 40 (18.7%) were smokers, 39 (17.8%) were drinking alcohol, and 65 (29.7%) had a low socioeconomic situation. Individuals with ACE-TR scores greater than 0 had significantly higher severity in the BDI, BAI, DAS (Perfectionistic attitudes, tentativeness, and total scores), YSQ (Impaired Autonomy, Disconnection/Rejection, Impaired Limits, Other-Directedness, Overvigilance/Inhibition), ATQ and SF-36 Energy / Vitality, Mental Health, Pain and Overall Health scores were statistically higher.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Even though the ACEs do not cause any Axis 1 or 2 psychopathology in our population; individuals with ACEs have more frequent negative automatic thoughts, higher levels of dysfunctional attitudes, and more severe inappropriate schemas when compared to individuals with no ACEs. The presence of ACEs negatively affect the quality of life and increases the severity of depression and anxiety. Whether or not ACEs cause psychopathology, the existence of the ACEs should be questioned and examined by mental health professionals.

8.
Akıllı telefon bağımlılığı, genel aidiyet ve mutluluk arasındaki ilişkilerin yapısal eşitlik modellemesi ile incelenmesi (tur)
The associations among smartphone addiction, general belongingness and happiness: A structural equation modelling (tur)
Hatice İrem Özteke Kozan, Mehmet Kavaklı, Mehmet Ak, Şahin Kesici
doi: 10.5505/kpd.2019.87587  Sayfalar 436 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı akıllı telefon bağımlılığı, genel aidiyet ve mutluluk arasındaki yordayıcı ilişkileri ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın çalışma grubunu farklı bölümlerde öğrenim gören toplam 312 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Verilerin toplanması amacıyla Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği Kısa Formu, Oxford Mutluluk Ölçeği Kısa Formu, Genel Aidiyet Ölçeği kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerin ortaya konulmasında korelasyon analizi ve yapısal eşitlik modellemesi kullanılmıştır.
BULGULAR: Bulgular akıllı telefon bağımlılığının mutluluk ile negatif yönlü ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Akıllı telefon bağımlılığı genel aidiyetin reddedilme boyutu ile pozitif yönlü ilişkili bulunmuştur ancak kabul edilme boyutu ile anlamlı ilişki bulunmamıştır. Mutluluk ise genel aidiyetin kabul edilme boyutu ile pozitif, reddedilme ile negatif yönlü ilişki bulunmuştur. Yol analizi sonuçları genel aidiyetin kabul edilme ve reddedilme boyutlarının akıllı telefon bağımlılığını pozitif yönde yordadığını göstermiştir. Kabul edilme ve reddedilme boyutları mutluluğu doğrudan yordadığı ve akıllı telefon bağımlılığının mutluluğu negatif yönde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Elde edilen sonuçlara göre akllı telefon bağımlılığı ile genel aidiyet duygusu arasında pozitif, mutluluk ile negatif bir ilişki vardır. Ayrıca akıllı telefon bağımlılığı, mutluluk, kabul edilme ve reddedilme arasındaki yol analizine ilişkin oluşturulan modelin iyi uyum gösterdiği sonucu elde edilmiştir.
INTRODUCTION: The smartphone addiction has gained attention in recent years with the increase development in technology. People use smartphones for several purposes but this also result in pathological behavioral, emotional and cognitive problems. Aim of current study is to reveal the associations among smartphone addiction, general belongingness and happiness by using structural equation modelling.
METHODS: Participants of study consists of 312 university students. In data collection process, “Smartphone Addiction Inventory Short Form-“, “Oxford Happiness Scale” and “General Belongingness Scale” were used. In data analysis correlation analysis and structural equation modelling were used to reveal the associations among smartphone addiction, general belongingness and happiness levels of participants.
RESULTS: Results of study revealed a negative significant correlation between smartphone addiction and hapiness levels of participants. Moreover a positive significant correlation was found between smartphone addiction and rejection –the dimension of general belongingness-, whereas no significant correlation was found smartphone addiction and acceptance –the dimension of general belongingness-. Happiness levels of participants were found to be positively and significantly correlated with acceptance and negatively correlated with rejection. Path analysis showed that general belongingness predicted smartphone addiction in a positive way. General belongingness also predicted happiness directly and smartphone addiction negatively predicted happiness.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In sum, smartphone addiction was significantly correlated with both happiness and general belongingness levels of participants. Moreover, a structural equation model among the smartphone addiction, general belongingness and happiness revealed an acceptable fit indexes. Lastly, findings were discussed and suggestions were given in line with the theorotical background and literature.

9.
Travma sonrası stres bozukluğu hastalarında üstbilişlere ilişkin inançlar (tur)
Metacognitive beliefs of posttraumatic stress disorder patients (tur)
Nakşidil Yazıhan, Zekeriya Yelboğa
doi: 10.5505/kpd.2019.08831  Sayfalar 445 - 451
GİRİŞ ve AMAÇ: Üstbiliş (metacognition) kavramı, bilişleri kontrol eden, düzenleyen ve değerlendiren üst düzey bilişsel yapı, bilgi ve süreçler olarak tanımlanabilir. Çalışmanın amacı travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) hastalarında hangi üstbiliş süreçlerinin kullanıldığını, üstbilişlerin çeşitli semptomlarla nasıl bir ilişki içinde olduğunu araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Örneklem, 52 TSSB hastası (yaş ortalaması=31,67±6,54) ve 54 sağlıklı (yaş ortalaması=29,00±6,61) katılımcıdan oluşmuştur. Üstbiliş süreçlerini değerlendirmek amacıyla Üstbiliş-30 ölçeği; semptom taraması yapmak amacıyla Ruhsal Belirti Tarama Listesi uygulanmıştır.


BULGULAR: Elde edilen veriler MANCOVA kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre üzüntü ve zihinsel ruminasyonların tehlikeli, kontrolünün güç ve olumsuz olduğuna ilişkin inançları içeren “kontrol edilemezlik ve tehlike”; bazı düşüncelerin kontrol edilmesi ve bastırılması gerektiğine ilişkin inançları içeren “düşünceleri kontrol”; kişinin bellek ve dikkat mekanizmalarına olan güvensizliğine ilişkin inançları içeren “bilişsel güven” alt boyutlarında TSSB grubu anlamlı olarak daha yüksek puan almıştır. Buna karşın üzüntü ve ruminasyonun işlevsel olduğuna dair maddelerin yer aldığı “olumlu inanç” boyutlarında ise TSSB grubu daha düşük puan almıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Travma hastaları üzüntü ve ruminasyonun kendileri için olumsuz sonuçları olduğunu düşünmekte, bazı düşüncelerinin tehlikeli olduğu için baskılanması ve kontrol edilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Hastalarda başta obsesif, depresif ve psikotik belirtiler olmak üzere tüm semptomlardaki artış patolojik tarzda üstbiliş faaliyetlerinin artması şeklinde yansımıştır. Travma hastalarında obsesif düşünceler, öfke-düşmanlık, kişiler arası duyarlılık belirtileri daha büyük oranda hastaların düşüncelerinin tehlikeli olduğu ve kontrol edilmesi gerektiğine ilişkin üstbilişlerle ilişkili gözükmektedir.

INTRODUCTION: The concept of metacognition can be described as metacognitive structures controlling, arranging and assessing the cognitions. The aim of this study is to investigate metacognitive beliefs and their relationship with the psychological symptoms of posttrumatic stress disorder (PTSD) patients.
METHODS: The sample consisted of 52 posttraumatic stress disorder patients (mean age=31,67±6,54) and 54 healthy participants (mean age=29,00±6,61). Metacognitive beliefs were measured through Metacognitive Questionnaire-30 which is accepted as a measuring device of metacognitive beliefs, metacognitive processes and judgment. To describe symptom profiles Symtom Checklist-90 was used.
RESULTS: Data were analyzed by using MANCOVA. PTSD group scores were significantly higher than control group for uncontrallability and danger (includes items that worry and rumination are negative, dangerous and difficult to control); need to control thoughts (includes items that some thoughts are need to be controlled and suppressed) and finally lack of “cognitive confidence” (includes items about problems related to memory and attention). On the other hand, positive beliefs about thoughts which involves the items related to the idea that worry and rumination is functional was lower among individuals with PTSD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Trauma patients think that worry and rumination have negative consequences, and some thoughts need to be controlled and supressed as they are dangerous. The elavation of clinical symptoms such as obsession, depression and psychotic symptoms reflect an increase of abnormal metacognitive belifs. Thoughts are dangerous and need to be controlled, appear to be related to obsesive thoughts, anger and hostility and interpersonal sensitivity sypmtoms.

10.
Sosyal anksiyete bozukluğunda aleksitimi ve sempatik deri yanıtları üzerine ilaç ve psikodrama grup terapisinin etkileri (tur)
The effects of drug and psychodrama group therapy on alexithymia and sympathetic skin responses in social anxiety disorder (tur)
Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu, Mustafa Bayraktutan, Gülfizar Sözeri Varma, Tuğçe Toker Uğurlu
doi: 10.5505/kpd.2019.43265  Sayfalar 452 - 462
GİRİŞ ve AMAÇ: Sosyal anksiyete bozukluğunda (SAB) duygu tanıma, ifade ve ayırt etme düzeylerinin ve sempatik deri yanıtlarının (SDY) araştırılması, ilaç ve psikodramatik grup terapisinin etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 32 SAB olan hasta ve 16 sağlıklı kontrol katılmıştır. SAB grubunda 16 hasta sadece ilaç tedavisi alırken (SAB-I), 16 hastaya ilaç tedavisine ek psikodramatik grup terapisi uygulanmıştır (SAB-II). Katılımcılar Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği (LSAÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Yüzde Dışa Vuran Duyguları Tanıma ve Ayırt Etme Testleri (YDTT, YDAT) ile değerlendirilmiş, YDTT uygulaması esnasında SDY ölçümleri yapılmıştır.
BULGULAR: Tedavi öncesi SAB-I ve SAB-II gruplarında ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Tedavi sonrası SAB gruplarında LSAÖ puanları azalmış olmakla birlikte kontrol grubuna göre yine yüksekti. Tedavi sonrası gruplar arasında TAÖ, YDTT ve YDAT puanlarında farklılık saptanmadı. SAB hastalarının tedavi öncesi kontrol grubuna göre SDY’leri yüksekti, negatif uyaranlara karşı daha fazla otonom aktivite gözlendi, pozitif uyaranlara karşı duyarlılık daha azdı., Tedavi sonrasında oluşan SDY’de azalma olduğu saptandı. Grup terapisinde hastalar iletişimin farklı şekillerini deneyimleme, anksiyete yaşadıkları durumlar ve eşlik eden bedensel belirtiler konusunda farkındalık sağlama olanağı buldu. Grup terapisine katılan hastalar duyguları tanıma konusunda ilaç tedavisi alanlara göre daha fazla gelişme gösterdiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem ilaç hem de ilaca eklenen grup terapisi anksiyete belirtilerinin azalmasını, duyguları tanıma ve ayırt etme becerilerinin artmasını sağlamıştır. Sonuçlarımız grup terapisinin diğerlerinin duygularını tanıma konusunda daha fazla yarar sağladığını göstermektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the levels of emotion recognition, expression and discrimination, and sympathetic skin responses (SSR), the effects of drug and psychodramatic group therapy on social anxiety disorder (SAD).
METHODS: The study included 32 patients with SAD and 16 healthy controls. Sixteen patients in the SAD group received only medication (SAD-I), 16 patients underwent additional psychodramatic group therapy (SAD-II). Participants were applied Liebowitz Social Anxiety Scale (LSAS), Toronto Alexithymia Scale (TAS-20), Facial Emotion Identification and Discrimination tests (FID, FDSC); during the application FID, sympathetic skin responses were measured.
RESULTS: The scores of SAD-I and SAD-II groups were higher than the control group before the treatment. Although LSAS scores were decreased in SAD groups after treatment, it was still higher than the control group. There was no difference in TAS-20, FID and FDSC scores between the groups after the treatment. Patients with SAD compared to control group SSR rates were found higher before the treatment, more autonomous activity to negative stimuli, sensitivity to positive stimuli was less than control group, after the treatment; SSR rates were determined to be decreased significantly. While patients were finding a chance to experience different types of communication, providing awareness of the situations in which they experience anxiety and accompanying physical symptoms in group therapy, they showed more improvement in recognizing emotions compared to drug treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While both drug and group therapy provide the ability to reduce anxiety symptoms, improve recognizing and differentiating emotions. Our results have shows that psychodramatic group therapy provides more benefits in recognizing others' feelings.

11.
Bir bölge ruh sağlığı hastanesi çocuk ve ergen yataklı servisinde madde kullanımı nedeniyle yatarak tedavi gören hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri (tur)
A clinical and sociodemographic evaluation of youths with substance use disorders in a child and adolescent inpatient unit of a mental health hospital (tur)
Öznur Bilaç, Canem Kavurma, Arif Önder, Yakup Doğan, Gülçin Uzunoğlu, Erol Ozan
doi: 10.5505/kpd.2019.30075  Sayfalar 463 - 471
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada; Bölge Ruh Sağlığı ve Hastalıları Çocuk ve Ergen Birimi yataklı servisinde madde kullananımı nedeniyle yatarak tedavi gören hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve kullandıkları maddelere ait özelliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bölge Ruh Sağlığı ve Hastalıları Çocuk ve Ergen Birimi yataklı servisinde 2014- 2017 tarihlerinde madde kullanımı nedeniyle yatarak tedavi gören hastaların yatış dosyası ve bilgisayar kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS 20.00 İstatistiksel Paket Programı kullanılmıştır.
BULGULAR: 92 madde kullanan çocuk ve genç tedavi edilmiştir. Olguların yaş ortalaması 15,4 (ss=1,4) yıl, madde kullanmaya başlama yaşı ise13,1 (ss=1,4) olarak bulunmuştur. Hastaların %68,5’i erkek, %31,5 kız hastadır. En çok saptanan maddeler, çoğul madde (%81,3) ve esrardır ve extacy (%62). Madde kullanan gençlerin çoğunluğunun madde ile arkadaş çevresinde tanıştığı (%90,2) ve yaşam koşullarının alt sosyoekonomik düzeyde (%50) olduğu tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kliniğimiz verilerine göre madde kullanımı gençleri de etkileyen ve özellikle alt sosyoekonomik düzeyde ve erkek ergenlerde görülen önemli bir sorundur. Çalışmamız sadece klinik örneklemi temsil etmektedir, bu nedenle konuyla ilgili daha fazla toplum örneklemli epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the demographic and clinical data of substance users who were intreatment in Mental Health Hospital Child and Adolescent Psychiatry inpatient Department.


METHODS: Medical records of substance user patients treated between 2014 and 2017 in Inpatient Child Psychiatry Unit of Mental Health Hospital were examined retrospectively. SPSS 20.00 Statistical Package Program was used for statistical analysis.
RESULTS: 92 substance user child and youth had been treated. The median age of cases was 15,4 ( ±1,4), the onset age of substance use was 13,1 (1,4). 68,5 %of these case is male gender and 31,5 % is female. The most common substance used is marijuana and extacy (62% ), the substance user youth have met with the substance around friends(90,2%). Living conditions were found to be lower socioeconomic level (50%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our clinic results, substance use is an important problem affecting youths, especially at lower socioeconomic level and male adolescents. Our study represents only the clinical sample, so there is a need for more community-based epidemiological studies.

DERLEME
12.
Travmatik beyin hasarının psikiyatrik yönü (tur)
Psychiatric aspect of traumatic brain injury (tur)
Bahadır Geniş, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.5505/kpd.2019.48039  Sayfalar 472 - 486
“Sessiz salgın” olarak da adlandırılan travmatik beyin hasarı (TBH), 21. yüzyılın modern tıbbı ile bile hala ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Dünya çapında yaklaşık 70 milyon insan her yıl travmatik beyin hasarı geçirmektedir. Psikiyatrik bozukluklar, TBH'nın kısa süreli ve uzun süreli komplikasyonlarından biridir. TBH sonrası hemen hemen tüm psikiyatrik bozukluklar, özellikle depresyon, anksiyete bozuklukları ve alkol/madde kötüye kullanımı artmaktadır. Fiziksel, psikolojik ve sosyal alanlarda yaşanan zorluklardan dolayı intihar girişimlerindeki artışa dikkat edilmelidir. TBH sonrası asetilkolin, norepinefrin, dopamin ve serotonin düzeyleri değişmekte ve bu değişiklik psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkışını kısmen açıklamaktadır. Bu değişen nörotransmitterleri düzenlemek için farmakolojik ilaçlar kullanılabilir. Farmakolojik tedaviye ek olarak, çevresel müdahaleler ve bilişsel davranışçı terapi, TBH tedavisinde önemli bir role sahiptir. TBH zamanla daha iyi anlaşılsa da, hala önemli bir problemdir. Travma sadece hastayı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda tüm aileyi, özellikle de bakıcıyı etkiler. Bu bakımdan TBH, toplumun bir sorunu olarak görülmektedir. Ek olarak, TBH geçiren ebeveynlerin çocukları psikiyatrik bozukluklar açısından ciddi risk altındadır. TBH olan tüm hastalar bu bağlamda değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir.
Traumatic brain injury (TBI), also called “silent epidemic”, is still a serious public health problem, even with modern medicine of the 21st century. Approximately 70 million people worldwide suffer traumatic brain injury each year. Psychiatric disorders are one of the short-term and long-term complications of TBI. Almost all psychiatric disorders, especially depression, anxiety disorders and alcohol/substance abuse, increase after TBI. Attention should be paid to the increase in suicide attempts because of the difficulties experienced in the physical, psychological and social areas. After TBI, acetylcholine, norepinephrine, dopamine and serotonin levels are changing and this change partially explains the occurrence of psychiatric symptoms. Pharmacological drugs can be used to modify these changing neurotransmitters. In addition to pharmacological treatment, environmental interventions and cognitive behavioral therapy have an important role in the treatment of TBI. Although TBI is beter understood with time, it is still an important problem. Trauma not only affects the patient but also affects the whole family, especially the caregiver. In this respect TBI is seen as a problem of society. In addition, the children of parents with TBI are at serious risk for psychiatric disorders. All patients with TBI should be evaluated and treated in this context.

OLGU SUNUMU
13.
Kalp nakli olan bir çocuk olguda psikiyatrik destek ve tedavinin önemi (tur)
The importance of psychiatric support and treatment in a child with heart transplantation (tur)
Özge Çelik, Emre Ürer, Emrah Cem, Birim Günay Kılıç
doi: 10.5505/kpd.2019.98704  Sayfalar 487 - 492
Kronik hastalıklar ve uzun süreli hastane yatışı gerektiren durumlar çocuklar ve aileleri için psikososyal yükleri beraberinde getirmektedir. Özellikle organ nakli ihtiyacı olan çocuklarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde aile ve çocuk psikiyatrik açıdan özenle incelenmeli, gerekli sosyal destek sistemleri harekete geçirilmelidir. Bu dönemde hastaların, olası doku/organ reddi ile ilgili düşünce ve duygularını ifade edememelerinin, kaygı ve korkularını sözelleştirememelerinin ve etkili baş etme yöntemlerini kullanamamalarının bakım ve tedaviyi zorlaştırdığı bilinmektedir. Bu sebeplerden dolayı hastanın nakil sonrası tedavi uyumunun sağlanması ve psikiyatrik destek ve tedavilerinin yapılması için ilgili tıp alanlarıyla birlikte ruh sağlığı profesyonelleri ile ortak çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu olgu sunumunda, restriktif kardiyomyopati tanısı ile hastane yatışı yapılan ve sonrasında ulusal acil nakil listesinden kalp nakli gerçekleştirilen bir hastada, nakil operasyonu öncesi ve sonrasındaki psikiyatrik değerlendirmenin önemini vurgulamayı amaçladık.
Chronic illnesses and situations requiring long-term hospitalization bring psychosocial burdens for children and their families. Especially in children who need organ transplants, family and child should be carefully examined in terms of preoperative and postoperative periods and necessary social support systems should be mobilized. It is known that in this period, patients could not express their thoughts and feelings about possible tissue / organ rejection, not being able to verbalize their anxiety and fears and make effective coping methods difficult to care and treatment. For these reasons, it is necessary to cooperate with mental health professionals with the related medicine fields in order to ensure compliance of the patient after transplantation and to provide psychiatric support and treatment. In this case report, we aimed to emphazise the importance of psychiatric evaluation before and after transplantation in a patient with diagnosis of restrictive cardiomyopathy and then underwent a heart transplantation from the national emergency transplant list.

14.
Kaçıngan/kısıtlı yiyecek alımı bozukluğu olan iki olgu: EMDR ve BDT kombinasyonunun yeme bozukluklarında etkililiği (eng)
Two cases with avoidant/restrictive food intake disorder: Effectiveness of EMDR and CBT combination on eating disorders (eng)
Alişan Burak Yaşar, Ayse Enise Abamor, Fatma Dilara Usta, Serap Erdoğan Taycan, Burhanettin Kaya
doi: 10.5505/kpd.2019.04127  Sayfalar 493 - 500
Travmatik yaşam olayları yeme bozukluklarını (YB) tetikleyebilen etiyolojik faktörler arasında yer alır. Bu çalışmada, Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR) terapisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) kombinasyonunun, travmatik deneyimler sonucu gelişen YB semptomlarını taşıyan iki genç kız üzerindeki etkilerini inceledik.

Oldukça benzer yeme şikayetleri ile iki kadın hasta kliniğe başvurdu. Her ikisi de boğazlarına yiyecek takılacağı,bunun ardından nefes almada güçlük çekecekleri ve kalp atışlarının hızlanacağı korkularını taşıyordu. Bu korkuları yeme esnasında yutkunamamaya yol açıyordu.. İlk görüşmelerde danışanlar boğazlarıa yiyecek tıkaması sonucu geçici bir süre nefes alamamaya ilişkin geçmiş travmatik olaylardan bahsetti. Bu nedenle EMDR terapisi ile birlikte BDT uyguladık. Her iki hastanın da yedi seans EMDR ve 9 seans BDT ile tedavi edilmesinin ardından semptomlar minimum düzeye indi. Bu vaka çalışmasında, EMDR terapisi ve BDT birleşimi ile geçmiş travmanın YB semptomları üzerindeki etkisini ortadan kaldırarak etkili sonuçlar elde edildi.
Traumatic life events are among the etiological factors that may trigger eating disorders (ED). In the present study, we examined the effects of Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) therapy and Cognitive Behavioral Therapy (CBT) therapies combined on two young girls, who had symptoms of ED as a consequence of their traumatic experiences.

Two Caucasian female patients arrived at the clinic with highly similar complaints about eating. They both were mutually holding the fear that food would get stuck in their throat, breathing would be impeded and their heart rate would increase; creating an inability to swallow while eating. This culminated in a fear of death through asphyxiation while eating. In the initial interviews, the clients revealed past traumatic events in which a food blockage in the throat led to a temporary inability to breathe. Therefore, we conducted EMDR therapy combined with CBT. Both were treated with seven sessions of EMDR therapy and nine sessions of CBT, after which symptoms were reduced to minimum. In this case study, EMDR therapy combined with CBT proved to be effective by neutralizing the impact of previous trauma on ED symptomatology.

EDITÖRE MEKTUP
15.
Risperidon tedavisi ile ilişkili bir yaygın ödem olgusu (tur)
A case of generalized edema associated with risperidone monotherapy (tur)
Ömer Asan, Elif Tatlıdil Yaylacı, Erol Göka
doi: 10.5505/kpd.2019.37029  Sayfalar 501 - 503
Risperidon şizofreni, bipolar bozukluk, agresyon gibi psikiyatrik bozukluklarda yaygın olarak kullanılan bir ikinci jenerasyon antipsikotik ilaçtır. Ödem, literatürde risperidonun bir yan etkisi olarak az sayıda vakada bildirilmiştir. Bu vakaların çoğundan risperidon bir başka ilaçla kombine kullanılmıştır ve ödem yan etkisi vücudun belirli bir bölgesinde lokalizedir. Bu yazıda tek başına oral risperidon kullanımına bağlı gelişen bir yaygın ödem olgusunu sunmayı ve bu konuyla ilgili literatürü gözden geçirmeyi amaçladık.
Risperidone is a second-generation antipsychotic agent, widely used in psychiatric disorders like schizophrenia, bipolar disorder, and aggression. Edema has been reported as a side effect of risperidone in a few case reports in the literature. In most of these cases, another drug was combined with risperidone and edema was located in a specific zone. Here we aimed to report a case of generalized edema due to risperidone oral monotherapy and reviewed the relevant literature.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale