ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 22   Sayı : 2   Yıl : 2019
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 15 (1)
Cilt: 15  Sayı: 1 - 2012
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Atrial Natriüretik Peptidin Kronik İmmobi- lizasyon Stresine Maruz Bırakılmış Sıçanlarda Davranışsal Umutsuzluk Üzerine Etkisi
The Effects of Atrial Natriuretic Peptide on Behavioral Despair in Rats Exposed to Chronic Immobilization Stress
Ejder Akgün Yıldırım, Murat Mengi, Sibel Turhan, Ertan Yurdakoş
Sayfalar 7 - 17
Amaç: Atrial natriüretik peptidin (ANP) anksiyolitik etkinliği deneysel olarak gösterilmiştir. Çalışmamızda intrase- rebroventriküler olarak uygulanan ANP'nin kronik immo- bilizasyon stresine maruz bırakılmış sıçanlarda davranışsal umutsuzluk üzerine etkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmada 250-300 g ağırlığında, Wistar-albino erkek erişkin sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları 4 gruba ayrıldı. 1-Kontrol grubu: Cerrahi girişim ve madde enjeksiyonu yapılmayan grup (n=8). 2-Sham grubu: intrasere- broventriküler 5 pl serum fizyolojik uygulanan grup (n=8). 3-Kronik immobil grup: iki hafta süreyle günde 7'şer dakika immobilizasyon stresi ve intraserebrovent- riküler 5 pl serum fizyolojik uygulanan grup (n=8). 4- ANP grubu: iki hafta süreyle günde 7'şer dakika immobilizasyon stresi ve 0.5 pg/5 pl intraserebroventriküler ANP uygulanan grup (n=8). Davranışsal test olarak Porsolt yüzme testi kullanıldı. Sonuçlar tek yönlü ANOVA ve Wilcoxon testleri kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Porsolt yüzme testinde kontrol ve sham gruplarında immobilizasyon süreleri uzamış ve davranışsal umutsuzluk gelişmiştir. Diğer taraftan kontrol ve sham grupları ile karşılaştırıldığında kronik immobil ve ANP gruplarında belirgin bir davranışsal umutsuzluk durumu gelişmemiştir. Sonuç: Bu sonuçlar Porsolt yüzme testinde hem kronik hafif derecede stresin hem de kronik hafif derecede strese maruz bırakılmış sıçanlarda intraserebroventriküler ANP uygulamasının davranışsal umutsuzluk gelişmesi üzerinde koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan bu etkinlikte ANP'nin rolü yeterince aydınlatılamamıştır.
Objectives: Anxiolytic efficacy of atrial natriuretic peptide (ANP) was shown in experimental studies. In our study, we evaluated the effect of intracerebroventricular administration of ANP on behavioral despair in rats exposed to chronic immobilization stress. Method: In this study, Wistar-Albino male adult rats weighing 250- 300 g have been used. Study animals were randomly assigned into four groups. 1-Control group: Group did not undergone surgical intervention and did not received substance injection (n=8). 2-Sham operated group: Group was administered 5 pi physiologic serum via intracerebroventricular route (n=8). 3-Chronic immobilization group: Group was exposed to 7 minutes daily immobilization stress for two weeks and was administered 5 pi physiologic serum via intracerebroventricular route (n=8). 4-ANP group: Group was exposed to 7 minutes daily immobilization stress for two weeks and administered 0.5 pg/5 pi intracerebroventricular ANP (n=8). As behavioral test, Porsolt's swimming test was used. The results were analyzed statistically by using one way ANOVA-Tukey and Wilcoxon tests. Results: In the Porsolt's Swimming test, the control and the sham operated group animals exhibited the well-documented behavioral despair by a significant increase in immobilization time when compared with that of the pre-test. On the other hand, compared with the control and the sham operated group, animals in the chronic immobilization group and ANP administered group did not show behavioral despair obviously. Conclusion: These results suggest that in Porsolt's swimming test, both chronic mild stress and intracerebroventricular ANP administration in the rats exposed to chronic mild (immobilization) stress have preventive effects on the development of behavioral despair, but the direct role of ANP in these effects is not clear.

2.
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu Hastalarında Ruhsal Bozuklukların Dağılımı
Distribution of Psychiatric Disorders in Patients with Obstructive Sleep Apnea Syndrome
Haluk Hıdıroğlu, Evrim Özkorumak, İsmail Ak
Sayfalar 18 - 25
Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromunun (OSAS) tıbbi durumlarla ilişkisi önemli oranda çalışılmışken, ruhsal sağlıklı ilişkisi yeterince irdelenmemiştir. Bu çalışmanın amacı, OSAS tanısı konulan hastalarda ruhsal bozuklukların dağılımını tespit etmek ve OSAS ile ilişkili çeşitli klinik özelliklerle nasıl bir dağılım gösterdiğini incelemektir. Yöntem: Polisomnografik değerlendirmeye göre OSAS tanısı alan 102 hasta çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Hastalar polisomnografi sonucuna göre ICSD- 2 (The International Classification of Sleep Disorders) ölçütlerine göre sınıflandırılmıştır. Hastalara sırasıyla Montgomery Asberg Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Epworth Uykululuk Skalası uygulanmıştır. Ruhsal tanılar DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Değerlendirilen 102 hastanın %19.6'sı (n=20) hafif, %29.4'ü (n=30) orta, %51.0'ı (n = 52) şiddetli OSAS hastasıdır. Hafif ve şiddetli OSAS olgularının VKİ ile olan ilişkisi istatistiksel olarak anlamlıdır (p= 0.010). Hastaların %31.4'ünde (n=32) SCID-l'e göre tek tanı, %22.5'inde (n=23) birden fazla tanı bulunurken %46.1'i (n=47) tanı almamıştır. Sonuç: Tespit edilen depresyon sıklığı OSAS'lı hastalarda depresyon oranlarının artmış olduğunu bildiren pek çok çalışmayla uyumludur. Bu çalışmada anksiyete bozukluğu sıklığı sağlıklı toplumdan yüksek, OSAS'lı hastalarda yapılan çalışmalarla karşılaştırıldığında benzer veya düşüktür. Bedensel hastalığı olanlarda ruhsal hastalıklar, morbidite ve mortaliteyi etkileyen önemli bir klinik sendromdur. Bu konuda farklı alt grupların karşılaştırıla- bildikleri ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objectives: The relationship of Obstructive Sleep Apnea Syndrome (OSAS) and other medical conditions has been studied widely while relationship between OSAS and mental health is not sufficently investigated. The aim of this study is to determine distribution of mental disorders within clinical features of OSAS. Method: Patients with a diagnosis of OSAS according to polysomnography composed the sample of this study (n=102). The patients were classified according to ICSD-2 (The international Classification of Sleep Disorders). Montgomery Asberg Depression Rating Scale, Beck Depression Inventory, The Epworth Sleepiness Scale were administered respectively. Psychiatric diagnosis were made with the interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I). Results: Among 102 patients, 19.6% (n=20) was mild, 29.4% (n=30) was moderate, 51.0% (n=52) was severe form of OSAS. Relationship of mild-moderate OSAS with BMI was significant (p=0.010). %31.4 (n=32) of patients had one additional psychiatric diagnosis according to SCID-I, 22.5% (n=23) had more than one psychiatric diagnosis and 46.1% (n=47) did not have any. Conclusion: The detected depression rate was correlated with many studies which had reported higher depression rates in OSAS. In this study the rate of anxiety disorders was higher than healthy population while similar or lower than the rate estimated in studies with OSAS patients. Mental disorders in medical diseases are important clinical syndromes effecting morbidity and mortality. Regarding this issue, further studies which compare different subgroups is needed.

3.
Bir Psikiyatri Kliniğinde Yatarak Tedavi Gören Geç Başlangıçlı Şizofreni Hastalarının Klinik ve Sosyodemografik Özellikleri
The Clinical and Sociodemographic Features of Late Onset Schizophrenia Patients in a Psychiatry Clinic
Özge Saraçlı, Hasret Ozan Keser, İsmet Kaygısız, Adnan Atalay, Ülkem Öztürk
Sayfalar 26 - 32
Amaç: Geç başlangıçlı şizofreni hastalarının kliniğinde, şizofreni hastalarına benzer şekilde paranoid sanrılar, kötülük görme sanrıları ve işitsel halüsinasyonlar görülür fakat duygulanımda küntleşme, negatif belirtiler ve ailede şizofreni öyküsü daha azdır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde yatarak tedavi gören geç başlangıçlı şizofreni hastalarının klinik özellikleri ve tedavi yanıtlarının gözden geçirilmesidir. Yöntem: 2001-2010 yılları arasında Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri kliniğinde tedavi gören 26 geç başlangıçlı şizofreni hastasının sosyodemografik özellikleri, DSM-IV tanıları, klinik özellikleri, hastalığın başlamasından bu yana geçen süre, hastanede yatış süresi, tedavide kullanılan ilaçlar ve tedavi yanıtı, vitamin B12 ve folik asit kan düzeyleri ve görüntüleme tekniklerinin sonuçları yatış dosyaları taranarak kaydedildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54.2±6.25 (45-69), 15'i (%57.7) erkek, 11'i (%42.3) kadın, hastalık başlangıç yaşı ortalaması 41.8±2.4 (40- 48) bulundu. Hastaların %85'inde sanrı, %46'sında halüsinasyon, %30'unda ajitasyon, %27'sinde apati ve %12'sinde bilişsel sorun vardı. Beyin görüntüleme yapılmış 17 hastadan 8'inde yapısal sorunlar bildirilmişti. Hastaların %54'ünde B12 eksikliği, %4'ünde folik asit eksikliği mevcuttu. Sonuç: Geç başlangıçlı şizofreni hastalarında beyin görüntüleme ve diğer tıbbi değerlendirmeleri yapmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu durumun epidemiyoloji, fenomenoloji, genetik, biyolojik ve psikososyal yönü, süreç ve sonucunu daha iyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: The late onset schizophrenia patients had symptoms similar to those of schizophrenia patients like paranoid delusions, persecutory delusions and auditory hallucinations but with less affective flattening, negatif signs and family history of schizophrenia. The purpose of this paper was overwiew the clinic features and treatment response of late onset schizophrenia patients. Method: We collected data about sociodemographic features, DSM-IV diagnosis, clinic features, period of disease, inpatient periods, medication and treatment response, blood levels of vitamin B12 and folic asid, imaging technique results of 26 late onset schizophrenia patients that was treated in Psychiatry Clinic of Karaelmas University from 2001 to 2010. Results: The mean age of patients was 54.2±6.25 (range: 45-69), 15 (57.7%) were male, 11 (42.3%) were female. The mean age of onset was 41.8±2.4 (range: 40-48). Delusions were present in 85%, hallucinations were present in 46%, ajitation were present in 30%, apathy were present in 27% and cognitif problems were present in 12% of the patients. The structural abnormalities were present in 8 of 1 7 patients who had brain imaging. The patients who had abnormal imaging results have longer inpatient periods. The vitamin B12 and folic asid deficiency were present in 54% and 4% of the patient, respectively. Conclusion: it is important that doing brain imaging and other medical assesments in the late onset schizophrenia. Further systematic research into its epidemiology, phenomenology, genetics, biological and psychosocial issues, course and outcome are necesary for a beter understanding of this condition.

4.
Çocuk ve Ergen Adli Olgularda Ruhsal Değerlendirme
Psychiatric Evaluation of Child and Adolescent Forensic Cases
Muhammed Ayaz, Ayşe Burcu Ayaz, Nusret Soylu
Sayfalar 33 - 40
Amaç: Bu çalışmanın amacı, adli rapor istemiyle çocuk psikiyatrisi polikliniğine yönlendirilen çocuk ve ergenlerin ruhsal bozukluk tanılarını ve sosyodemografik değişkenlerini incelemektir. Yöntem: Sakarya Eğitim ve Araştıma Hastanesi Çocuk Psikiyatri Polikliniği'ne adli rapor için yönlendirilen 6-18 yaş arası çocuk ve ergenler ruhsal bozukluk tanıları, zeka düzeyleri ve sosyodemografik özellikleri açısından geriye dönük olarak incelendi. Çalışma adli olguların büyük çoğunluğunu oluşturan suça sürüklenen çocuklar (n = 51), istismar olguları (n=100) ve erken evlenme olguları (n = 26) temelinde yapıldı. Bulgular: istismar olgularında %71, suça sürüklenen çocuklarda %56.9, evlenme isteği ile başvuran ergenlerde %11.5 oranında ruhsal bozukluk saptandı, istismar olgularında travma sonrası stres bozukluğu, suça sürüklenen olgularda davranım bozukluğu, erken evlenme olgularında major depresif bozukluk en sık saptanan ruhsal bozukluklar olarak belirlendi. Sonuç: Çalışmamız istismar olgularının ve suça sürüklenen çocukların yüksek oranlarda ruhsal bozukluk tanısı aldıklarını göstermektedir. Sonuçlarımız adli olguların farklı gereksinimleri için adli çocuk psikiyatrisi alanında eğitimin önemsenmesi ve adli olaylara konu olan çocuk ve gençler için gerekli önlemlerin alınmasının önemini vurgulamaktadır. Bu çocuk ve ergenlerin ayrıntılı şekilde taranması, değerlendirilmesi ve tedavi edilmesini sağlayan ruh sağlığı merkezlerinin oluşturulması gerekmektedir.
Objectives: The aim of this study was to examine the diagnosis of mental disorders and sociodemografic variables of children and adolescents who referred to child psychiatry outpatient department with the request of criminal report. Method: Children and adolescents aged 6-18 years who referred to Sakarya Training and Research Hospital Child Psychiatry Outpatient Department for criminal reports were examined retrospectively in terms of diagnosis of mental diseases, intelligence levels and sociodemographic characteristics. The study was carried out on the basis of delinquent children (n = 51), cases of abuse (n=100), and cases of early marriage (n=26) that make up the vast majority of criminal cases. Results: Mental disorders were detected in 71% of cases of abuse, 56.7% of delinquent children, and 11.5% of adolescents with request of early marriage. The most common mental disorders were post- traumatic stress disorder among abuse cases, conduct disorder among cases of delinquency, and major depressive disorder among cases of early marriage. Conclusion: Our study revealed that high rates of mental disorders were diagnosed in cases of abuse and delinquent children. Our results highlighted the importance of training for different requirements of criminal cases in the field of forensic child psychiatry and taking necessary precautions for children and adolescents that were subjected to forensic events. Mental health services that provide comprehensive screening, assessment and treatment of mental disorders for these children and adolescents should be developed.

5.
Panik Bozukluğunda Sağlık Kaygısı Envanteri (Haftalık Kısa Form) Türkçe Geçerlilik ve Güvenilirlik Çalışması
Turkish Validity and Reliability Study of Health Anxiety inventory (Weekly Short Form) in Cases of Panic Disorders
Özgün Karaer Karapıçak, Kevser Aktaş, Selçuk Aslan
Sayfalar 41 - 48
Amaç: Sağlık Kaygısı Envanteri- Haftalık Kısa Form'un geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasını yapmaktır. Yöntem: Çalışmaya 67 panik bozukluğu hastası ve 44 sağlıklı kontrol olgusu alınmıştır. Veriler SKE-KF, Panik Agorafobi Ölçeği (PAÖ) ve Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HADÖ) kullanılarak toplanmıştır, ilk görüşmeden 1 hafta sonra SKE-KF tekrar uygulanmıştır. SKE-KF, 2002 yılında Salkovskis ve ark.'nın oluşturduğu, hastanın kendisinin değerlendirdiği, 18 maddeden oluşan, fiziksel sağlık durumundan bağımsız olarak sağlık kaygısını ölçen bir envanterdir. Bulgular: Ayırdedici geçerlik incelemesinde sağlıklı grup ve hasta grubu arası değerlendirme yapılmış birinci değerlendirmede ortalama SKE- KF puanı kontrol grubunda 10.1 ±4.9 hasta grubunda ise 27.9±11.4 bulunmuştur (p<0.0001). Benzer bulgular ikinci değerlendirme için de saptanmıştır. Benzer ölçek geçerliği için Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği puanlan ile SKE-K puanları arasındaki korelasyon incelendiğinde arada anlamlı bir pozitif korelasyon olduğu gözlenmiştir (pearson korelasyon: 0.46, pcO.OOOI). Güvenilirlik incelemesinde iç tutarlılıkla ilgili cronbach alfa değeri, tüm değerlendirildiğinde iç tutarlılık katsayısı cronbach alfa=0.91 bulundu. Sonuç: SKE-KF Türkçe uyarlaması, panik bozukluğu hastalarında, sağlık kaygısını değerlendirmede yeterli derecede geçerli ve güvenilir bulunmuştur.
Objection: The aim of this study was to carry out the validity and reliability of the "Health Anxiety Inventory - Short From" in Turkish. Method: The present study included the patients with panic disorder (N= 67) and healthy controls (N= 44). The data were collected by using Health Anxiety Inventory - Short Form, Panic- Agoraphobia Scale and Hamilton Anxiety Rating Scale. The Health Anxiety Inventory- Short Form was carried out one week later than the first interview. The Health Anxiety Inventory- Short Form is a self-test inventory produced by Salkovskis et al. (2002) that composed of 18 items evaluating health anxiety, independent from the current health status. Results: In the evaluation of validity among the patient group and health controls, mean Health Anxiety Inventory- Short Form scores was 10.1 ±4.9 in healthy controls and was 27.9 ±11.4 in the patient group (pcO.OOOI) in the first interview. In the second interview the similar results were obtained. For the similar scale validity evaluation, the correlation of these results with the Hamilton Anxiety Rating Scale scores were examined and a positive correlation was found between the scores (Pearson Correlation: 0.46; pcO.OOOI). For the evaluation of reliability, the internal validity was carried out in all participants and the internal validity coefficient Cronbach Alpha value was found to be 0.91. Conclusion: The adaptation Health Anxiety Inventory- Short Form into Turkish language was found to be a valid and reliable instrument in evaluating health anxiety in patients with panic disorder.

6.
İş Yaşamında Öznel İyi Oluş: Utrecht İşe Bağlılık Ölçeğinin Psikometrik Niteliklerinin ¦ İncelenmesi
Subjective Well-Being at Work: Investigating of Psychometric Properties of Utrecht Work Engagement Scale
Ali Eryılmaz, Tayfun Doğan
Sayfalar 49 - 55
Amaç: insanların yaşamları hakkında yargı bildirmeleri anlamına gelen öznel iyi oluş iş yaşamında da önemli bir kavramdır. Literatüre göre iş yaşamında özne iyi oluş işe bağlılık kavramıyla ifade edilmektedir, işe bağlılık çok boyutlu bir yapı olarak değerlendirilmektedir. Buna göre işe bağlılığı oluşturan bileşenler, işe istek duyma, işe adanma ve işe yoğunlaşma olarak belirtilmektedir. İşe bağlılık bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlıklarıyla ilişkili bulunmuştur. Literatürde işe bağlılık Utrecht işe Bağlılık Ölçeği (UWES) ile ölçülmektedir. Bu çalışmanın amacı UWES'in Türkçe uyarlamasını yapmak ve psikometrik özelliklerini incelemektir. Yöntem: Araştırmaya toplam 383 çalışan katılmıştır. Katılımcıların yaş aralığı 20-70'tir. Ölçeklerin psikometrik özellikleri doğrulayıcı faktör analizi, iç tutarlık ve test tekrar test yöntemleriyle incelenmiştir. Bulgular: Elde edilen bulgular UWES'in yeterli düzeyde geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir. Faktör analizi sonucu UWES'in üç faktörlü yapısının Türk örneklemde de korunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç: Sonuç olarak UWES-TR'nin işe bağlılığı ölçmede kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu söylenebilir. Ölçek kullanılarak yapılacak çalışmalar işe bağlılığın daha iyi anlaşılmasını sağlayarak bireylerin öznel iyi oluşlarını daha iyiye götürmede katkıda bulunabilir.
Objectives: The concept of subjective well-being, which means an individual's evaluation of and judgment about his life, is also important for work life. According to work life literature, subjective well-being is treated with the concept of work engagement. Work engagement is not a single dimensional structure. It has three important elements: Vigor, dedication and absorption Work engagement is related with individuals' physical and mental health. In literature, work engagement is measured with Utrecht Work Engagement Scale (UWES). This study examines the reliability and validity of UWES on Turkish sample. Method: A total of 352 individuals between ages 20-70- (105 female and 246 male) completed UWES. Confirmatory factor analysis and internal consistency methods were conducted in order to investigate validity and reliability of UWES. Results: Results indicated that the Turkish version of the UWES had an adequate level of reliability and validity. The factor structure of the Turkish version of the scale was found to be similar to the original version. Conclusion: The UWES is shown in the study to be an instrument aiming to measure work engagement of individuals. It was also demonstrated that the scale had reasonable internal consistency. Through the investigation of work engagement in an increased number of studies, it would be possible to better understand the concept of work engagement and the psychological consequences of work engagement, and also to improve individuals' subjective well-being.

DERLEME
7.
Depresif Duygudurumdan Major Depresyona Klinik Spektrum
From Depressive Symptamotology to Major Depression: Clinical Spectrum
Aslı Akın Aslan, Burcu Akın Sarı, Aslı Kuruoğlu
Sayfalar 56 - 64
Günümüzde DSM-IVte tanımlanmış depresyon haricinde de hüzün, yas, moral bozukluğu gibi değişik depresif duygular yaşanmaktadır. Bu duyguların bir kısmı yazılı kaynaklarda yer almışken bazısı tanımlanmamıştır. Bununla birlikte DSM-IV major depresyon tanı ölçütlerini karşılamayan ve Başka Türlü Adlandırılamayan (BTA) depresif bozukluklar içinde sınıflandırılan eşikaltı depresyon hastalarında, psikososyal bozulma ve belirgin işlevsellik kaybı olduğu gösterilmiştir. Buna rağmen standart bir tedavi yaklaşımı bulunmamaktadır. Disfori veya anhedoni belirtilerinden birinin olmaması durumunda diğer depresif belirtileri olan hastalar bir tanı sınıfına sokulamamaktadır. Bununla birlikte yapılan kısıtlı çalışmalarda bu hastaların da işlevselliklerinin azaldığının gösterilmesi eşikaltı depresif bozuklukların tanı ve tedavisinin önemini vurgulamaktadır. Eşikaltı depresyonlar pek çok psikiyatrik ve tıbbi bozukluk durumlarında izlenebilmektedir. Bununla birlikte, birçok yaşam olayına eşlik edebilmekte ve major depresyon geliştirme riskinde artışa neden olabilmektedir. Eşikaltı depresif belirtilerin tanı ve tedavisine yönelik ileri yaş grubu ve tıbbi hastalığı olanlar gibi özgül örneklem gruplarında çalışmalar yapılsa da genel toplum için kabul edilebilecek sonuçlara ulaşılamamıştır. Eşikaltı depresif belirtilerin hangi ölçeklerle tanımlanacağı, ne zaman ve nasıl ele alınacağı konusunda standart bir yaklaşım olmaması nedeniyle bu konuda yapılacak ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu derlemede eşikaltı depresyonları tanımlanmaya ve klinik önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
In recent days some depressive moods as sadness, mourning and enervation that aren't defined in DSM-IV, have been sensed by plenty of people. Some of these feelings have mentioned in literature. With this fact subthreshold depressive symptoms that do not meet the DSM IV diagnostic criteria for major depressive disorder and classified as Depressive Disorder Not Otherwise Specified (DD-NOS) was associated with significant functional impairments and risk for future major depressive episode. After all there is still no standard treatment for subthreshold depression. In the absence of dysphoria or anhedonia, the patient with other depressive symptoms does not fit any category of depressive disorders. However, limited studies show the reduction of functioning in these patients highlight the importance of diagnosis and treatment of depressive spectrum disorders. Subthreshold depression may seen in many cases of psychiatric or medical disorders which also can be associated with life events and increasing risk of developing major depression. Altough there are some studies about diagnosis and treatment of subthreshold depressive symptoms in specific sample groups such as elderly population or the people with other medical illness; the results are not suitable for general population. Further well-designed studies are needed to determine suitable scales for diagnosis of subthreshold depressive symptoms as well as when and how to interfere these symptoms to standardize the treatment. This review aims to define and focus on clinical significance of subthreshold depressions.

 
 
Copyright © 2019 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale