ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 22   Sayı : 3   Yıl : 2019
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 12 (3)
Cilt: 12  Sayı: 3 - 2009
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
İntihar Olasılığı Ölçeğinin (İOÖ) Klinik Ömeklemde Geçerlik ve Güvenirliği
The Validity and the Reliliability of Suicide Probability Scale (SPS) in Clinical Sample
Zehra Atlı, Mehmet Eskin, Çiğdem Dereboy
Sayfalar 111 - 124
Amaç: Bu araştırma, ergen ve yetişkinlerde intihar risk değerlendirmesinde kullanılmak üzere Cull ve Gill (1990) tarafından geliştirilen İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ)'nin klinik örneklemdeki geçerlik ve güvenirliğini inceleme amacı taşımaktadır. Yöntem: Çalışmaya toplam 428 (272 kadın, 156 erkek) kişi katılmıştır. Çalışma grubu katılımcıları (217 kişi) bir üniversite hastanesinin psikiyatri kliniğinde tedavi gören gönüllü hastalardan, kontrol grubu katılımcıları (211 kişi) ise Aydın il merkezinde oturan kişisel ilişkilerle ulaşılabilen ve çalışmaya katılmayı kabul eden kişiler arasından rasgele seçilmiştir, istatistiksel çözümlemelerde doğrulayıcı faktör analizi (DFA), Cronbach Alpha Güvenirlik analizi, Pearson momentler çarpımı ve t-test teknikleri kullanılmıştır. Bulgular: Doğrulayıcı faktör analizi ile elde edilen bulgular ölçeğin orijinal çalışmasında elde edilen İOÖ'nin faktör yapısının geçerliğini desteklemiştir. Cronbach Güvenirlik Analizi ölçeğin iç tutarlılığının yüksek olduğunu, iki yarım güvenirliği analizi ise güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermiştir. İOÖ'nin toplam puanının Beck Depresyon Ölçeği (BDE), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) puanlarıyla beklenen yönde ve anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulunmuştur. Ayrıca bulgular ölçeğin halihazırda intihar düşüncesi olan ve olmayan gruplar ile intihar girişiminde bulunan ve bulunmayan grupları birbirinden ayırt edebildiğini göstermektedir. Ölçeğin gerek psikiyatrik hasta grubu gerekse tüm örneklem için en uygun kesme noktası 110 olarak bulunmuştur. Sonuç: Bulgular İOÖ'nin Türk klinik orneklemde kullanılabilecek güvenilir ve geçerli bir ölçme aracı olduğunu göstermiştir.
Objectives: The aim of the study was to evaluate the validity and the realibility of Suicide Probability Scale (SPS) developed by Cull and Gill to aid in the assessment of suicide risk in adolescent and adults, in clinical sample. Method: 428 subjects (272 women, 156 men) were included in the study. Patients (n=217) were recruited from inpatients and outpatients followed up in the clinic of a university hospital. Controls (n = 211) were recruited from the general population. All the subjects gave informed consent. Confirmatory factor analysis (CFA), Cronbach Reliability analsis, Pearson moment products correlation coefficients and t-test were used to analyze the data. Results: Confirmatory factor analysis supported the validity of factor structure of SPS which was obtained in the original study. The results of Cronbach Realibility analysis demostrated high internal consistency and split-half reliabilities confirmed the reliability of the scale. The total score of the SPS were correlated significantly with the scales of Beck Depression Scale, Beck Hopelessness Scale and Rosenberg Self-Esteem Scale scores as expected. Also the findings showed that SPS differentiated suicide attempters with controls and also the groups which have suicide ideation with which do not. The cut off point was 110 for both psychiatric patients and controls. Conclusion: The findings showed SPS is a valid and reliable measure for clinical samples in Turkey.

2.
Dicle Üniversitesi Öğrencilerinde Madde Kullanımını Belirleyen Risk Faktörleri
Risk Factors Associated with Substance Use Among Dicle University Students
Murat Yalçın, Altan Eşsizoğlu, Hasan Akkoç, Aziz Yaşan, Faruk Gürgen
Sayfalar 125 - 133
Amaç: Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinde yaşam boyu en az bir defa madde kullanım yaygınlığının ve madde kullanımını belirleyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Dicle Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 2040 öğrenciden sosyodemografik veri formu ve madde kullanımı bilgi formu ile elde edilen veriler kikare, t testi ve binary lojistik regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcılardan 123'ünün (%6.03) yaşamında en az bir defa madde kullandığı saptandı. Erkekler kadınlara, çalışanlar çalışmayanlara, okul başarısı kötü olanlar okul başarısı orta ve iyi düzeyde olanlara, dini inancı bulunmayanlar dini inancı bulunanlara, intihar girişimi öyküsüne sahip olanlar olmayanlara ve ailesini muhafazakar olarak tanımlayanlar liberal veya her ikisi olarak tanımlayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oranda yaşamlarında en az bir defa madde kullanım oranına sahiplerdi. Erkek olmak, aile yanında yaşıyor olmak, çalışıyor olmak, kötü okul başarısına sahip olmak, anne babanın boşanmış ya da ayrı yaşıyor olması, halen sigara ve alkol kullanıyor olmak, intihar girişimi öyküsüne sahip olmak ve dini inanca sahip olmamak yaşam boyunca en az bir defa madde kullanmış olma açısından risk faktörüydü. Sonuç: Madde kullanımı ile ilgili çalışmalar zamanla kullanım yaygınlığındaki değişimleri göstermeleri açısından önem taşımaktadırlar. Ancak madde kullanımının önlenmesi amacı ile yapılacak müdahaleler ile ilgili olarak hangi faktörlerin madde kullanım riskini arttırdığına dair bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır.
Objectives: Determination of the prevalence of substance use at least once during life-time, and risk factors associated with substance use among university students, was aimed in the present study. Method: Data obtained via socio-demographic data forms and substance use information forms, from 2040 students attending Dicle University was evaluated with chi- square, t-test and binary logistic regression analysis. Results: It was determined that 123 of the participants (6.03%) have used substance at least once during their life-time. Males compared to females, people who have job compared to jobless, student who have poor academic performance compared to those with average or good academic performance, people without a religious belief compared to people with religious belief, people with a history of suicide attempt compared to people with no suicide attempt, people who defined their families as conservative compared to people who defined their families as liberal had statistically significantly higher rates of substance use at least once during life-time. Being male, living with the family, having job, having divorced parents or separated parents, smoking, using alcohol, having a history of suicide attempt and not having a religious belief, were risk factors for substance use at least once during life-time. Conclusion: Studies on substance use are crucial regarding the changes in prevalence with time. However, in the attempts to prevent substance use, information concerning the factors which increase the risk of substance use is warranted. Key Words: Substance usage, university student, risk factor.

3.
Özel Eğitim ve İlaç Alan Otistik Bozukluklu Çocukların Otistik Belirtiler Açısından Sekiz Haftalık İzlemi ve Ek Tanı Özellikleri
Eight Week Follow-up for Autism Symptoms and Comorbid Features of Autistic Children Under Special Education and Medication
Seher Akbaş, Koray Karabekiroğlu, Ozan Pazvantoğlu
Sayfalar 134 - 140
Amaç: Bu çalışmanın amacı otistik bozukluk tanısı alan hastaların ek tanı ve sekiz haftalık poliklinik izlemi sırasında belirti dağılım özelliklerinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Hastalar ve aileleriyle, çocuğa yönelik DSM-IV- TR tanı kriterlerine göre psikiyatrik değerlendirme yapılmıştır. Tanı alan hastaların anneleri başvuru sırasında Otizm Davranış Kontrol Kistesi (ODKL) ölçeğini ve Sorun Davranış Kontrol Listesi ölçeğini (SDKL) başvuru sırasında ve birer ay arayla toplam üç kez doldurmuşlardır. Sosyodemografik özellikler, başvuru sırasında hastaya ait hastalık ve tedavi bilgileri, başvuru sonrasındaki tanı ve tedavi bilgileri hasta dosya bilgilerinden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalamaları
vObjectives: In eight-week period, we aimed to explore symptom distribution changes and comorbid features of autistic children. Methods: Children and their parents were assessd in psychiatry clinic in terms of DSM-IV-TR diagnostic criteria. Mothers completed Autistic Behavior Checlist (AuBC) and Aberrant Behavior Checklist (ABC) in the first session. Mothers continued completing ABC twice every month. Sociodemographic variables, treatment and progress history of the disorder before and after the first session were obtained from the hospital files. Results: The autictic children (n: 27) were 4.51 ±1.62 years-old on average. Mean score of AuBC was 70.33±16.80. Attention deficit hyperactivity problems were appearantly higher (%70.4). During the first session, AuBC scores did not reveal significant difference whether or not the child received special education and/or medication (p>0.05). After eight-week special education plus drug therapy, ABC scores showed significant improvement in stereotypies (p=0.003) and hyperactivity (p: 0.015) subscores. Conclusions: The results reveal that attention deficit hyperactivity problems highly co-occur in autism and special education plus medication therapy particularly target stereotypies and hyperactivity symptoms. While different types of treatments have differential effect on different symptom clusters, in autism management we need both a detailed exploration of comorbid disorders and assessment of differential effects of treatments on different symptom profiles.

OLGU SUNUMU
4.
Cinsel İstismar Suçlusu Olarak Çocuk ve Ergenler: Olgu Serisi
Children and Adolescents as Sexual Offenders: Case Series
Zeynep Göker, Evrim Aktepe, Selma Tural Hesapçıoğlu, Sema Tanrıöver Kandil
Sayfalar 141 - 146
Tüm dünyada karşılaşılan cinsel suç, fizik ve ruh sağlığını etkileyen önemli bir konudur. Cinsel istismar suçlusu olanların yaklaşık %15-20'sinin 18 yaşından daha küçük yaş grubu içinde olduğu tahmin edilmektedir. Cinsel alanda suç işleyen yetişkinlerle ilgili çok sayıda çalışma yapılmasına rağmen cinsel suç işleyen gençlerin klinik özellikleri ve suçun özellikleri ile ilgili sınırlı sayıda çalışma vardır. Cinsel suça yönelen çocuk ve ergenler suç işleyen bireylerin farklı bir grubunu oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda cinsel suç işleyen birçok yetişkinin genç yaşta suç işlemeye başladığı saptanmıştır. Bu nedenle küçük yaşlarda cinsel suça yönelen bireylerin değerlendirilmesi bu davranışların yetişkin döneme aktarılmasını önleyebilir. Bu çalışmanın amacı 2005-2007 yılları arasında bölümümüze başvuran çocuk ve ergen grubundaki 12 cinsel istismar suçlusunun klinik ve sosyode- mografik özelliklerini araştırarak yazına katkıda bulunmaktır. Olguların çoğunluğunu ergen erkekler oluşturuyordu. Kurbanların çoğunluğu 6 yaş grubundaydı. En sık cinsel istismar tipi ırza tasatti idi. En sık saptanan psikiyatrik rahatsızlık davranım bozukluğuydu. Annelerde duygudurum bozukluğu, babalarda alkol bağımlılığı saptandı. Olguların çoğunluğu gelir ve eğitim seviyesi düşük ailelerden gelmekteydi. Ergenlerin cinsel saldırgan olarak karşımıza çıktığı durumlarda işleyen adli süreçlerin yanı sıra, saldırgan davranışın nedeninin araştırılması ve bunlara yönelik tedavi ve müdahalelerin sağlanması gerekmektedir.
Sexual violence occurs throughout the world and it has a profound impact on physical or mental health. Conservative estimates indicate that between 15% and 20% of all sexual offenses are committed by youth younger than 18. Despite there are studies for adult sex offenders, there is insufficient investigation into the characteristics of juvenile sexual perpetrators. Juvenile perpetrators constitute the part of the all sexual offenses. Past research has shown that some adult sexual perpetrators were sexual offender when she/or he was child or adolescent. Therefore if this cases evaluate for sexual offence in child or adolescent period, the behavior of sexual offence is impeded. The aim of this study was to assess 12 juvenile sex offenders and to evaluate their sociodemographic features between 2005 to 2007 at seen in our department. In our series, the average age of perpetrators was 13.5 years of age, the majority of them were male, the majority of the victims were 6 years old. The most offence type was molestation. The most psychiatric disorder was conduct disorder. In mothers there was mood disorders, in fathers there was alcohol dependency. The most cases had lower socieconomic level and lower parent educational status. Besides the forensic process, treatment and intervention programs for juvenile perpetrators may benefit to understand the nature of sexual deliquency behavior.

5.
Kronik Ağrı Yakınması Olan ve Osteomiyelit Belirtileriyle Kendini Gösteren Bir Yapay Bozukluk Olgusu
A Case Report of Factitious Disorder with Osteomyelitis Symptomatology and Chronic Pain
Selda Şahin, Burhanettin Kaya
Sayfalar 147 - 152
Yapay Bozukluk (YB) fizik ya da psikolojik belirti ya da bulguların amaçlı olarak ortaya çıkarılması, bu davranışın altında yatan motivasyonun hasta rolünün benimsenmesi ve böyle davranmayı gerektiren dış etken olmaması olarak tanımlanmaktadır. YB sahip olan hasta birçok hastaneye akut ve genellikle kurgusal hastalıkları taklit ederek başvurur. Tanı ve tedavi amaçlı birçok tehlikeli işlem uygulanır. YB'un gizli doğası geleneksel epidemi- yolojik çalışmaları engellediğinden, bozukluğun sıklığı ve yaygınlığı bilinmemektedir. Bu nedenle vaka serileri çok değerlidir. Bu yazıda tıbbi açıklama getirilemeyen ve olağan tedavilere yanıt vermeyen ağrı yakınmaları ile kendini gösteren, osteomiyelit şüphesiyle birçok tıbbi ve cerrahi girişime maruz kalan bir olgu var olan kaynaklar çerçevesinde tartışılmıştır. Olgumuzun tıbbi yardım almaya istekli olması, hastalık belirtilerini sürekli biçimde anlatma eğilimi, birçok istemli tıbbi ve cerrahi girişim öyküsünün bulunması, bu konudaki isteklerinin devam etmesi DSM-IV-TR ölçütlerine göre 'fiziksel belirtilerle giden YB' tanısını düşündürmüştür. Hekimin hedefi bu psikiyatrik durumu erken tanımak olmalıdır. Doğru tanı ve uygun bakım için YB'dan şüphelenilmesi önemlidir. Olgularda erken dönemde tanı koyup tedaviye başlama zarar görme riskini azaltmaktadır. Ancak YB'un gözden kaçması ya da geç tanı konması pahalı ve tehlikeli kronik bir hastalığa dönüşmesine neden olur. Kaynaklarda yapay bozukluğun tedavisi ile ilgili kesin bir yaklaşım olmadığı, klinik gidişinin kötü olduğu belirtilmektedir. Anahtar Sözcükler: Yapay bozukluk, ağrı, ödem, ostemiyelit.
Factitious Disorder (FD) is characterized by physical or psychological symptoms that are intentionally produced or feigned in order to assume the sick role. External incentives for the behaviour are absent. The patients with this syndrome may visit several hospitals feigning acute, usually spectacular illnesses. They may undergo multiple dangerous operations for diagnostic and therapeutic reasons. Because FD's secretive nature thwarts traditional epidemiological research, the incidence and prevalence of FD with predominantly physical symptoms are unknown and case series are an invaluable data source for it. In the presenting case presence of the following factors raised the possibility that the patient has factitious disorder with physical symptoms according to DSM IV-TR criteria: no change or fluctuation of the course of the "illness" despite treatment, to be disposed to get medical help, prone to explain the symptoms, long medical record with multiple admissions at various hospitals, willing to undergo painful or risky tests and operations. The goal of the physician is early recognition of the psychiatric condition. A high index of suspicion is needed for correct diagnosis and care. Early detection and treatment of the cases is essential to prevent the risk of harm. However, when FD is missed or untreated, it can become a chronic syndrome that is expensive and potentially dangerous. In literature, no clearly effective treatments are present and it is emphasized that the prognosis is bad.

 
 
Copyright © 2019 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale