ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
KLİNİK PSİKİYATRİ DERGİSİ - Turkish J Clin Psy: 29 (1)
Cilt: 29  Sayı: 1 - 2026
EDITÖRDEN
1. 
Yapay zekâ çağında bilimsel yayıncılık
Scientific publishing in the era of artificial intelligence
Simge Uzman Özbek
doi: 10.5505/kpd.2026.94580  Sayfalar 5 - 7
Makale Özeti |İngilizce PDF | Türkçe PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2. 
Antisosyal kişilik bozukluğunda heyecan arama davranışının klinik yansımaları
Clinical reflections of sensation seeking in antisocial personality disorder
Yusuf Seymen, Özcan Uzun
doi: 10.5505/kpd.2026.33733  Sayfalar 8 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Heyecan arama, bireyin çeşitli, yeni, karmaşık ve yoğun yaşantıların peşinden gitme eğilimi olarak tanımlanmakta olup; bu yaşantılar uğruna fiziksel, sosyal, yasal ve finansal riskleri göze alma davranışı ile ilişkilidir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, heyecan arama davranışının psikopati, madde kullanımı, dürtüsellik ve antisosyal davranışlarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, Antisosyal Kişilik Bozukluğu (ASPD) tanısı almış bireylerde heyecan arama davranışı ile psikopatoloji boyutları ve klinik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre ASPD tanısı almış 60 birey ve 60 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Heyecan arama düzeyi, Zuckerman Heyecan Arama Ölçeği (SSS) ile değerlendirilmiştir. Klinik yansımalar ise; Mizaç ve Karakter Envanteri Yenilik Arayışı alt ölçeği (TCI-NS), Bağımlılık Profili İndeksi (API) ve Kriminal Düşünce Ölçeği (CTS) ile ölçülmüştür.

BULGULAR: ASPD grubunun, kontrol grubuna kıyasla SSS’nin disinhibisyon, deneyim arayışı, sıkılganlık ve toplam puan alt boyutlarında anlamlı şekilde daha yüksek skorlar aldığı bulunmuştur. Ayrıca ASPD grubunda, toplam SSS puanı ile TCI-NS (yenilik arayışı) toplam puanı, API (bağımlılık şiddeti) toplam puanı, API-C yenilik arayışı alt ölçek puanı ve CTS’nin hak görme ile güç yönelimi alt ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Bunun yanı sıra, SSS’nin sıkılganlık alt boyutu ile intihar girişimi sayısı arasında da pozitif korelasyon bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ASPD tanılı bireylerde heyecan arama davranışı; intihar girişimi, yenilik arayışı düzeyi, bağımlılık şiddeti ve suç düşünce kalıpları ile anlamlı şekilde ilişkilidir. Bu bulgular, heyecan arama davranışının ASPD'nin klinik değerlendirme sürecinde dikkate alınması gereken önemli bir değişken olduğunu göstermektedir.

3. 
Travma sonrası uyumsuz inançlar ölçeğinin Türkçe formunun psikometrik özelliklerinin incelenmesi
Psychometric properties of the Turkish version of the posttraumatic maladaptive beliefs scale
Emre Han Alpay, Feyruz Usluoğlu
doi: 10.5505/kpd.2026.66900  Sayfalar 19 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Yapılan çalışmalar, travma sonrası uyumsuz bilişlerin travma sonrası stres belirtileri ve depresyonla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu araştırmanın amacı, Travma Sonrası Uyumsuz İnançlar Ölçeğinin (TSUİÖ) Türkçe formunun psikometrik özelliklerini incelemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın verileri, 6 Şubat 2023 depremlerinden etkilenen bölgelerde yaşayan 338 yetişkinden (Ort. yaş = 32.95, SS = 11.43; %56.2 kadın) toplanmıştır. Katılımcılar TSUİÖ’nün yanı sıra Uluslararası Travma Anketi ve Uluslararası Depresyon Anketi’ni doldurmuştur.
BULGULAR: Ölçeğin yapı geçerliği doğrulayıcı faktör analizi ile sınanmış ve tek faktörlü model zayıf uyum gösterirken, üç faktörlü modelin (Zarar Tehdidi, Öz-Değer ve Yargı, Başkalarının Güvenilirliği) iyi düzeyde uyum indekslerine sahip olduğu bulunmuştur. Ölçeğin ölçüt-bağıntılı geçerliği, travma sonrası stres ve depresif belirtilerle pozitif ilişkiler göstermesiyle desteklenmiştir. Güvenirlik analizlerinde Cronbach alfa, madde-toplam korelasyonları ve Spearman-Brown iki-yarım katsayıları incelenmiş ve ölçeğin toplam puan ile alt boyutlar düzeyinde kabul edilebilir–yüksek aralıkta iç tutarlılığa sahip olduğu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgular, TSUİÖ’nün Türkçe formunun özgün üç boyutlu yapıyı iyi yansıttığını ve TSSB ile depresyon belirtileriyle beklenen yönde ilişkiler gösterdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Zarar Tehdidi boyutunun psikopatolojiyle daha güçlü ilişkileri, travma sonrası “sarsılmış varsayımlar”ın klinik önemini desteklemektedir. Sonuç olarak, TSUİÖ’nün Türkçe formu travma sonrası uyumsuz bilişlerin değerlendirilmesinde geçerli ve güvenilir bir araç olup, klinik tanılama, tedavi planlama ve terapotik ilerlemenin izlenmesinde kullanılabilir.

4. 
Somatik belirti bozukluğu ve fonksiyonel nörolojik belirti bozukluğu tanılı ergenlerde psikopatolojik özellikler, aleksitimi ve yaşam kalitesinin karşılaştırmalı değerlendirmesi
Comparative evaluation of psychopathological characteristics, alexithymia, and quality of life in adolescents with somatic symptom disorder and functional neurological symptom disorder
Makbule Esen Öksüzoğlu, Hande Günal Okumuş, Huriye Berna Devecioğlu, Yusuf Selman Çelik, Sema Eraslan, Setenay Adıgüzel
doi: 10.5505/kpd.2026.73483  Sayfalar 29 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Somatik Belirti Bozukluğu (SBB) ve Fonksiyonel Nörolojik Belirti Bozukluğu (FNBB), ergenlik döneminde sık karşılaşılan somatik belirti ve ilişkili bozukluklardandır. Duygusal ve işlevsel açıdan benzer güçlüklere sahip olsalar da, bu bozukluklar klinik ve psikolojik özellikler bakımından farklılık göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; SBB ve FNBB’yi hem birbirleriyle hem de sağlıklı ergenlerle karşılaştırarak klinik profilleri, psikopatoloji düzeyleri, yaşam kalitesi ve aleksitimi açısından farklılıkları ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma örneklemi, 12–17 yaş aralığında, eşit sayıda SBB (n = 40), FNBB (n = 40) ve sağlıklı kontrol (n = 40) grubundan oluşan toplam 120 ergenden oluşmaktadır. Tüm katılımcılar, yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak ayrıntılı klinik değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Uygulanan özbildirim ölçekleri arasında Kısa Semptom Envanteri (KSE), Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) ve Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) yer almaktadır. Klinik şiddet düzeyi, Klinik Global İzlenim Ölçeği–Semptom Şiddeti (KGİ-S) alt ölçeği ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: SBB ve FNBB grupları, sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında belirgin şekilde daha yüksek psikiyatrik belirti yükü, daha düşük sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve daha yüksek aleksitimi düzeyleri göstermiştir. SBB grubu, hem FNBB hem de sağlıklı kontrol gruplarına kıyasla, özellikle Duyguları Tanımlamada Güçlük ve Duyguları İfade Etmede Güçlük alt ölçeklerinde daha yüksek aleksitimi düzeyleri göstermiştir; her iki klinik grupta da toplam aleksitimi puanları sağlıklı kontrollerden yüksektir. FNBB vakaları genellikle motor semptomlar ve nörolojik başvurularla ilişkiliyken, SBB vakaları daha uzun süreli semptom öyküsü ve daha kapsamlı fiziksel değerlendirme süreci bildirmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SBB ve FNBB, yaşam kalitesinde azalma ve artmış aleksitimi gibi ortak psikososyal risk etmenlerini paylaşsa da, SBB daha belirgin psikolojik sıkıntı ve duygusal farkındalık eksikliği ile karakterizedir. Aleksitiminin sistematik olarak değerlendirilmesi, somatik yakınmalarla başvuran ergenlerde tanının netleştirilmesine ve müdahale sürecinin yönlendirilmesine katkı sağlayabilir.

5. 
Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu’nun dikkat eksikliği baskın ve restriktif sunumlarında uyku bozuklukları, kronotip ve işlevsel bozulma
Sleep disturbances, chronotype, and functional impairment in inattentive and restrictive presentations of attention-deficit/hyperactivity disorder
Hande Emine Sabah Barış, Sibel Fatma Durak, Nagihan Cevher Binici, Mert Coban
doi: 10.5505/kpd.2026.16680  Sayfalar 41 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) Dikkat eksikliği baskın görünüm (DEHB-DE), Restriktif DEHB görünümü (DEHB-R) ve tipik gelişim gösteren kontrol grubu çocuklarda işlevsellik bozulması, uyku bozuklukları ve kronotip özelliklerini incelemiştir.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel olarak yürütülen çalışmaya 7–12 yaş aralığında toplam 104 çocuk katılmıştır: DEHB-DE (n = 34), DEHB-R (n = 36) ve Kontrol(n = 34). Ebeveynler tarafından doldurulan değerlendirme ölçekleri arasında Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), Çocuk Kronotip Anketi (ÇKA) ve Weiss işlevsellikte bozulma ölçeği-ebeveyn formu(WİBÖ-E) yer almıştır. Tüm katılımcıların zeka düzeyi 80’in üzerindeydi ve eşlik eden psikiyatrik ya da tıbbi hastalıkları yoktu. İşlevsel bozulma durumuna göre alt grup analizleri yapılmış ve gruplar arasında uyku ve kronotip değişkenleri karşılaştırılmıştır.

BULGULAR: İşlevsellik bozulması, her iki DEHB grubunda (DEHB-DE: %67, DEHB-R: %61) kontrol grubuna (%5,9) kıyasla anlamlı düzeyde daha yaygındı (p <.001). Her iki klinik grup da daha fazla gündüz uykululuğu göstermiştir. Gruplar arasında akşamcılık puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamış olmakla birlikte, DEHB-R grubunda DEHB-DE ve sağlıklı kontrollere kıyasla daha yüksek akşamcılık eğilimi gözlenmiştir. DEHB-DE grubunda işlevsellikte bozulma, uykuya dalma gecikmesi, parasomni ve uykuya bağlı solunum bozuklukları ile ilişkiliydi. DEHB-R grubunda ise işlevselikte bozulma yaşayan çocuklarda daha yüksek uyku bozukluğu, parasomni ve daha uzun uyku süresi gözlenmiştir. Ancak bu değişkenler bozulmayı anlamlı olarak yordamamıştır. Karşıt olma davranışı puanları, DEHB-R grubunda işlevsellikteki bozulmayı anlamlı düzeyde yordamıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Uyku problemleri—özellikle parasomniler—DEHB’de artmış işlevsel bozulma ile ilişkilidir. Uyku bozukluklarının ele alınması, etkilenen çocuklarda günlük işlevselliğin ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesine katkı sağlayabilir.


OLGU SUNUMU
6. 
Suisidal düşünceler ve obsesif kompulsif bozukluğun eşlik ettiği bir kore-akantositoz olgusu
A case of chorea-acanthocytosis with suicidal ideation and obsessive-compulsive disorder
Kerime Akyol Sümer, Emre Bora
doi: 10.5505/kpd.2026.84760  Sayfalar 53 - 57
Kore-akantositoz, sinir sistemi anormalliklerinin eritrosit akantositozu ile beraber olduğu nadir (1-5/1000000), ilerleyici bir nörodejeneratif bozukluklardan biri olan Nöroakantositoz sendromlarından biridir. Çeşitli nörolojik işlev bozuklukları ve psikiyatrik şikayetler birlikte görülür. Önemli ölçüde yaşam kalite ve süresinde azalmaya yol açar. Hastalığın görülme sıklığının az olması nedeniyle hastaların tanı alması zaman zaman gecikebilmekte olup; ilk sunum, belirsiz bilişsel veya psikiyatrik semptomlar olabilmekte ve zaman zaman hastalar yanlış tanılarla uzun süre izlenmektedir. Kore ve tik tarzında istemsiz hareketlere eşlik eden psikiyatrik bozuklukları olan orta yaş erişkinlerde nöroakantositoz grubu hastalıklar mutlaka akla gelmeli, nörolojik ve psikiyatrik muayene detaylı bir şekilde yapılmalı, gerekli görüntüleme ve laboratuvar testleri istenmelidir. Bu olgu sunumunda koreakantositoz tanısı düşünülen ve nöropsikiyatrik şikayetleri olan bir olgunun detaylı tanısal değerlendirme süreci literatür bulguları eşliğinde paylaşılacaktır.

7. 
Şizofrenide dördüz gebelik sanrısı: Sanrısal üreme sendromunun nadir bir görünümü
Quadruplet pregnancy delusion in schizophrenia: A rare presentation of delusional procreation syndrome
Derya Nur Tezcan, Ahmethan Turan
doi: 10.5505/kpd.2026.10270  Sayfalar 58 - 62
Sanrısal Üreme Sendromu (SÜS), gebelik, doğum ve ebeveynlik dâhil olmak üzere üremenin çeşitli aşamalarını içeren sanrıları kapsar. Gebelik sanrısı (GS) en sık bildirilen olgu olmakla birlikte, aynı anda üremenin birden fazla aşamasını kapsayan sanrılar nadirdir. Biz burada, kronik şizofreni tanılı 39 yaşında bir kadının; dördüz gebelik, düşük, ölü doğum, doğum ve annelik sanrılarını eşzamanlı olarak sergilediği bir olguyu sunuyoruz. Bu vaka, SÜS’ün geniş klinik spektrumunu ortaya koymakta ve GS, yalancı gebelik (pseudocyesis) ve Couvade sendromu gibi ilişkili durumlardan ayırt edilmesinin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, psikososyal zorlukların sanrısal temaları şekillendirmedeki rolünü de gözler önüne sermektedir.

8. 
İmmünoglobulin A vasküliti ile şizofreni gelişimi arasındaki olası ilişki: Bir olgu sunumu
Possible association between immunoglobulin A vasculitis and the development of schizophrenia: A case study
Erdem Tuzun, Eda Uzun, Fatma Sagır
doi: 10.5505/kpd.2026.09634  Sayfalar 63 - 67
Bu olgu sunumu, çocukluk döneminde immünoglobulin A vasküliti öyküsü olan ve erişkinlikte şizofreni tanısı alan 41 yaşındaki bir kadını tanımlamakta olup, iki durum arasında olası bir ilişkiyi düşündüren mevcut bilgilerimiz ışığındaki ilk klinik gözlemdir. Güncel serolojik değerlendirmelerde aktif vaskülit saptanmamış olsa da vaka, otoimmün hastalıklar, özellikle vaskülit ile şizofreni arasındaki artmış risk ile uyumlu bir potansiyel ilişkiyi vurgulamaktadır. Patofizyolojik açıdan, immünoglobulin A vaskülitinin kan-beyin bariyeri veya mikrodamar fonksiyonu üzerinde geçici etkiler yoluyla nöroimmün süreçleri etkileyebileceği ve psikoza duyarlı mekanizmalara katkıda bulunabileceği öne sürülebilir. Bazı antipsikotik ilaçların immün yanıtları etkileyebildiği bilinmektedir, bu da konuya dair araştırma gerekliliğini desteklemektedir. Tek bir olgudan nedensellik çıkarılamasa da, bu olgu sunumu, şizofreni patogenezinde bir unsur olarak immünoglobulin A vaskülitinin araştırılmasının önemini vurgulamakta ve ilgili potansiyel nöroimmün mekanizmaları daha iyi anlamak için boylamsal ve mekanistik çalışmaların yapılmasını teşvik etmektedir.

9. 
Anoreksiya nervozada öğün öncesi kaygının tedavisinde lorazepam kullanımı: Üç ergen olgu
Lorazepam use in the treatment of pre-meal anxiety of anorexia nervosa: Three adolescent cases
Özge Çelik Büyükceran, Rahime Duygu Temeltürk, Hakan Ogutlu
doi: 10.5505/kpd.2026.42027  Sayfalar 68 - 72
Bu olgu sunumunun amacı, anoreksiya nervoza (AN) tanısı almış ergen hastalarda öğün öncesi kaygının tedavisinde bir benzodiazepin olan lorazepam kullanımını incelemektir. Çalışmada, lorazepamın kaygıyı azaltma, besin alımını artırma ve tedaviye uyumu geliştirme üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir.
AN tanılı üç ergen kız olgu sunulmuş; bu olguların klinik özellikleri, uygulanan tedavi girişimleri ve elde edilen sonuçlar aktarılmıştır. Hastalara tedavi planı kapsamında farmakoterapi (fluoksetin, aripiprazol ve lorazepam) ile psikoterapi (bilişsel-davranışçı terapi) birlikte uygulanmıştır. Lorazepamın dozajı ve kullanım süresi her hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre farklılık göstermiştir. Lorazepamın diğer ilaçlarla birlikte tedaviye eklenmesi, hastalarda öğün öncesi kaygıda azalmaya ve besin alımında artış sağlamıştır. Ayrıca tedaviye uyum ve motivasyon gelişmiş, bunun sonucunda kilo alımı ve tüm olgularda adet döngüsünün yeniden başlaması gözlenmiştir. Olumlu etkiler, lorazepamın kesilmesinden sonra da devam etmiştir.
Bu olgu sunumu, AN tanılı ergen hastalarda öğün öncesi kaygının tedavisinde lorazepam kullanımının kaygıyı azaltmada, tedaviye uyumu artırmada ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarını desteklemede yararlı olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, mevcut kanıtların sınırlı olması nedeniyle benzodiazepinler AN tedavisinde ilk basamak yaklaşım olarak önerilmemekte, bağımlılık ve yoksunluk riskleri sebebiyle dikkatli kullanılmaları gerekmektedir. AN tedavisinde benzodiazepinlerin farklı tür ve dozlarının etkinlik ve güvenilirliğini değerlendirmek için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.

LookUs & Online Makale