ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 15 (2)
Cilt: 15  Sayı: 2 - 2012
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Bender - Geştalt Görsel Motor Koordinasyon Testi-ll'nin (BGT-II) Global, Koppitz ve Geri Çağırma Puanlamaları İçin Yargıcılar Arası Güvenirliğin Değerlendirilmesi*
Inter-rater Reliability of the Bender Visual Motor Gestalt Coordination Test (Second Edition) for Global\ Koppitz and Recall Scoring Systems
Sait Uluç, Volkan Gülüm, Manolya Çalışır
Sayfalar 71 - 79
Amaç: Günümüze kadar, beyindeki yapı ve işlev bozukluklarının belirlenmesine yönelik çok sayıda nöropsikolo- jik test geliştirilmiştir. Geştalt Görsel Motor Koordinasyon Testi (BGT), görsel algısal becerileri ölçmek için en sık kullanılan figür çizme görevlerinden biridir. Bu çalışma kapsamında BGT'nin yenilenmiş biçimi olan Bender Geştalt ll'nin yargıcılar arası güvenirliğinin saptanması ve yeni puanlama sisteminin geleneksel Koppitz puanlama sistemiyle yargıcılar arası güvenirlik açısından karşılaştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Örneklem, 22 erkek ve 23 kız çocuk ve ergenden oluşturulmuştur. Çalışmada, orijinal Bender Geştalt Görsel Motor Koordinasyon Testi'nin yenilenmiş biçimi olan Geştalt Görsel Motor Koordinasyon Testi-ll (BGT-II) kullanılmıştır. Protokoller, geleneksel Koppitz puanlama sistemi üzerinden eğitim almış ve alan deneyimine sahip 3 bağımsız yargıcı tarafından değerlendirilmiştir. Bulgular: BGT-N'nin Global Puanlama ve Koppitz Puanlamaları için 3 yargıcının puan ortalamaları üzerinden iç tutarlılık katsayıları hesaplanmış ve Global Puanlama setinin iç tutarlılık katsayısının Chronbach alfa=.93; Koppitz Puanlama setinin iç tutarlılık kat sayısının Chronbach alfa =.74 olduğunu görülmüştür. Ek olarak, tüm puanlama için yargıcılar arası uzlaşımın yüksek olduğu belirlenmiştir (Koppitz için ICC=.96, Global için ICC=.85 ve Geri çağırma için ICC=.84). Sonuç: Çalışmada, üç puanlama biçiminin de klinik uygulama için gerekli olan iç tutarlılık ve yargıcılar arası güvenirlik değerlerine sahip oldukları görülmektedir.
Objectives: In various studies which are made up to the present day, many neuropsychological tests is developed in order to determine structural and functional disorders in the brain. Bender Visual Motor Gestalt Coordination Test (BGT) is one of the most commonly used figure draw task that aimed to evaluate visual and perceptual skills. In that study it is aimed to establish inter-rater reliability of the Bender-Gestalt II, a new form of BGT, and to compare the new scoring system with the traditional Koppitz scoring system in terms of inter-rater reliability. Method: Sample is consisted of 22 male and 23 female child and adolescents. A newer form of the original Bender Visual Motor Gestalt Coordination Test (BGT), Gestalt Motor Coordination Test-ll (BGT-II) is used in the study. Protocols are evaluated by three independent raters who are trained over Koppitz traditional scoring system and who have field experience. Results: For Global Scoring and Koppitz Scoring of BGT-II, internal consistency reliabilities of three raters over mean scores are calculated. It is found that internal consistency reliability for Global Scoring is, Cronbach alpha =.93, for Koppitz Scoring is, Cronbach alpha =.74. Results showed that two scoring systems have sufficiency (Cronbach alpha >.70) for clinic and research purposes. In addition, It is found that inter-rater aggrement for all scoring system is very high (for Koppitz ICC=.96; for Global ICC=.85 and for Recall ICC=.84). Conclusion: It is seen that three scoring system has sufficient internal consistency and inter-rater reliability values for clinical practice.

2.
Şizofreni ve Şizoaffektif Bozuklukta Metabolik Sendrom
Metabolic Syndrome in Schizophrenia and Schizoaffective Disorder
Emrah Songur, Ersin Hatice Karslıoğlu, Haldun Soygür, Semra Ulusoy Kaymak, Elvan Özalp, Eylem Şahin Cankurtaran
Sayfalar 80 - 91
Objectives: Sixty percent of mortality in schizophrenia comes from the medical conditions, most of which are cardiovascular diseases. Metabolic Syndrome (MetS) is a powerful predictor for cardiovascular mortality. The aim of this study was to examine the prevalence of MetS in schizophrenia and schizoaffective disorder patients who have been followed at a training hospital and its relationship to other comorbid conditions. Method: Eighty seven patients were included in the study. All patients have been assessed by filling out a sociodemographic data form, SCID-I and PANSS. Fasting blood glucose, trigliserid and FIDL levels have been evaluated. Body weight, height, waist circumference and arterial blood preasure have been recorded for all patients. MetS diagnosis has been assessed according to ATP III, ATP lll-A, and IDF. Results: The prevalence of MetS was 42.5%, 46% and 47.1% according to ATP III, ATP lll-A, and IDF criteria, respectively. The prevalence of MetS was found higher in women than in men. The mean age of patients having MetS was also higher. Conclusion: The prevalence of MetS in patients with schizophrenia was found relatively higher compared to general population. Metabolic status of patients should be examined especially in the presence of older age, woman gender, and higher BMI. Increased waist circumference, FIDL and TG levels, and BMI are the most important predictors of MetS.
Amaç: Şizofrenide mortalitenin %60'ı başta kardiyo- vasküler olmak üzere fiziksel hastalıklar nedeniyledir. Metabolik Sendrom (MetS) kardiyovasküler mortalite riskinin bir yordayıcısıdır. Bu çalışmanın amacı bir eğitim hastanesinde izlenen şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarında MetS sıklığı ve eşlik eden durumlar ile ilişkisinin saptanmasıdır. Yöntem: Çalışmaya 87 hasta dahil edilmiştir. Sosyodemografik veri formu doldurulmuş, "DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme" (SCID-I) ve "Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği" (PANSS) uygulanmıştır. Açlık glukoz, trigliserit ve HDL düzeyleri, vücut ağırlığı, boy, bel çevresi ve arteriyel kan basıncı ölçülmüştür. MetS tanısı "Üçüncü Erişkin Tedavi Paneli" (ATP III), ATP lll-A ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) tanı ölçütlerine göre değerlendirilmiştir. Bulgular: Metabolik Sendrom sıklığı sırasıyla ATP III, ATP lll-A ve IDF ölçütlerine göre %42.5, %46 ve %47.1 olarak bulunmuştur. MetS sıklığı kadınlarda erkeklerden daha fazla bulunmuştur. MetS tanısı konulan hastaların yaş ortalaması da daha yüksektir. Sonuç: Şizofreni hastalarında MetS sıklığı normal topluma göre görece daha yüksek bulunmuştur. Özellikle ileri yaş, kadın cinsiyeti, yüksek "Vücut Kitle İndeksi"ne (BMI) sahip olanlarda metabolik durum gözden geçirilmelidir. Bel çevresi, BMI, FIDL ve TG düzeyleri olası MetS'in en önemli yordayıcılarıdır.

3.
Omurilik Felçli Hastalarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve İlişkili Faktörler
Posttraumatic Stress Disorder and Related Factors in Patients with Spinal Cord injury
Murat İlhan Atagün, Ünal Altınok, Özlem Devrim Balaban, Zeliha Atagün, Ebru Yalçınkaya, Kadriye Öneş
Sayfalar 92 - 102
Amaç: Omurilik felci (OF) sıklıkla fiziksel travma neticesinde gelişmektedir. OF sonrasında travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) farklı oranlarda görülebilmektedir. Çalışmamızda bir Türkiye örnekleminde OF'li hastalarda TSSB sıklığı ve TSSB'nin klinik değişkenlerle ilişkisi değerlendirilmiştir. Yöntem: Seksendört hasta (ortalama yaş=40.5±1 5.97; 40 kadın, 44 erkek) ve bakımverenleri (n=83; ortalama yaş=43.72±14.37; 67 kadın, 16 erkek) araştırmaya alındı. Mental retardasyon, premorbid psikiyatrik hastalık, merkezi sinir sistem hastalığı ve profesyonel bakıcısı olma dışlama kriterleriydi. Klinisyen tarafından uygulanan TSSB ölçeği (CAPS), Beck depresyon ve anksiyete ölçekleri ve Zarit bakımveren yükü ölçeği uygulandı. Bulgular: Travmatik olay neticesinde 61 (%72.6) hastanın OF'li hale geldiği, bu grupta 34 hastada TSSB geliştiği; 24 hastada akut, 10 hastada geçmişte TSSB belirtileri olduğu saptandı. TSSB'li hastaların depresyon (p<0.001) ve anksiyete (p=0.004) puanlarıyla, bakımverenlerinin depresyon (p=0.009) ve bakımveren yükü (p=0.048) puanları TSSB'si olmayan hastalara göre yüksek bulundu. Sonuç: Örneklemimizde TSSB oranları, genel nüfustan ve travmatik olaya maruz kalmış bireylerden TSSB daha yüksek oranda TSSB saptanmıştır. Farklı oranlar baş etme stratejileri ve sosyal destekle ilgili farklılıklardan kaynaklanabilir. OF travmatik olayın kalıcı eseridir, travmayı sürekli hatırlatır; TSSB oranları bu nedenle OF'de TSSB diğer (geçici) travmatik olaylara göre daha yüksek olabilir. Türkiye örneklem- lerinde baş etme stratejileri ve travma sonrası gelişim gibi boyutlar araştırılmalıdır.
Objectives: Spinal cord injuries (SCI) frequently occur as results of physical traumas. Frequencies of post traumatic stress disorder (PTSD) following SCI vary. PTSD frequencies were assessed in patients with SCI in a Turkish sample in this study. Method: Eighty-four patients (mean age=40.5±15.97; 40 female, 44 male) and caregivers (n=83; mean age=43.72± 14.37; 67 female, 16 male) were enrolled. Mental retardation, premorbid psychiatric disorder, central nerve system disease and patients with professional caregivers were exclusion criteria. Clinician administered posttraumatic stress disorder rating scale (CAPS), Beck depression and anxiety and Zarit caregiver burden scales were given. Results: Sixty- one (72.6%) patients were injured by physical traumas. 34 patients of this group had PTSD. 24 patients (28.6%) had acute and 10 patients (11.9%) had lifetime PTSD symptoms (not currently). Patients with PTSD had higher depression (p<0.001) and anxiety (p=0.004) scores, and caregivers (of the PTSD group) had statistically significantly higher depression (p=0.009) and caregiver burden (p=0.048) scores. Conclusion: PTSD frequency among the patients in this study was higher than both general population and victims of traumatic events resulting with severe injuries. Differences between different populations may be due to differences in coping strategies or social support. SCI is a permanent sequel that would remind the traumatic event constantly; thus PTSD may be expected to be higher in SCI than other types of (instant) traumatic events. Coping strategies and posttraumatic growth should be investigated in patients with SCI in Turkish populations.

4.
Acil Servis Çalışanlarında Tükenmişlik ve İş Doyumu
Burnout and Job Satisfaction Among Emergency Department Staff
Almıla Erol, Funda Akarca, Vermi Değerli, Engin Sert, Hakan Delibaş, Demet Gülpek, Levent Mete
Sayfalar 103 - 110
Amaç: Acil çalışanları yoğun iş yükü ve stres altında çalışmakta ve tükenmişliğe duyarlı bir iş kolunu oluşturmaktadırlar. Öte yandan tükenmişliğin iş doyumu ile ilişkisi bilinmektedir. Bu çalışmada, İzmir şehir merkezindeki kamu hastanelerinin acil tıp servislerinde görev yapan acil çalışanlarında tükenmişlik ve iş doyumu düzeylerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Yöntem: İzmir şehir merkezindeki kamu hastaneleri acil servislerinde görev yapan tüm acil çalışanları (s=440) araştırmaya alındı. Tüm çalışanlara Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ), İş Doyumu Ölçeği (İDÖ) ve kurum, meslek ve çalışma koşulları ile ilgili sorular içeren sosyodemografik bilgi formu dağıtıldı ve aynı gün içerisinde geri toplandı. Bulgular: Kadınlarda iş doyumu erkeklere göre daha düşüktü. Çocuğu olanlarda, çocuğu olmayanlara göre duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma daha düşük düzeydeydi. Günlük çalışma süreleri dokuz saat ve üzerinde olanlarda duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma düzeyi daha yüksekti. Hekimlerde duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma diğer acil çalışanlarından daha yüksek düzeydeydi. Eğitim ve araştırma hastanesi çalışanlarında iş doyumu daha yüksek düzeydeydi. İş doyumu tükenmişliğin her üç boyutunun en anlamlı yordayıcısıydı. Sonuç: Acil servis çalışanları arasında tükenmişlik açısından özellikle hekimlerin yüksek risk grubu oluşturdukları görülmüştür. Tükenmişliğin en önemli yordayıcısı iş doyumudur. Mesai saatlerindeki düzenlemelerin iş doyumunun artıp tükenmişliğin azaltılmasında etkili önlemler olacağı düşünülebilir.
Objectives: Emergency department workers make up a group that is vulnerable to burnout due to heavy work load and stress. On the other hand, it is widely known that burnout syndrome is related to job satisfaction. The aim of this study was to investigate burnout and job satisfaction levels in emergency department workers of public hospitals in Izmir. Method: All the emergency department workers working in public hospitals in the city of Izmir (n=440) were included in the study. All the emergency department workers were asked to complete Maslach Burnout Inventory (MBI), Job Satisfaction Inventory (JSI) and a form that contained questions about working conditions, job and institutional characteristics. The forms were collected back in the same day. Results: In women, job satisfaction levels were lower than men. Staff with children had lower levels of emotional exhaustion and depersonalization. The ones who worked nine hours or more daily had higher emotional exhaustion and depersonalization scores. Physicians had the highest levels of emotional exhaustion and depersonalization. Emergency department staff working in training and research hospitals had higher levels of job satisfaction. Job satisfaction was the most significant predictor of all burnout domains. Conclusion: Physicians make up the highest risk group for burnout syndrome among all emergency department workers. Job satisfaction is the most important predictor of burnout. Working hour regulations could be effective measures to increase job satisfaction and decrease burnout levels.

5.
Sosyal Anksiyete Bozukluğunda Başlangıç Yaşının Klinik Gidiş Üzerine Etkisi
The Impact of the Age at the Onset of Social Anxiety Disorder on the Clinical Course
Ahmet Koyuncu, Zerrin Binbay, İlker Özyıldırım, Erhan Ertekin
Sayfalar 111 - 120
Amaç: Bu çalışmanın amacı sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) hastalarında erken ve geç başlangıçlı SAB oranlarının belirlemek ve başlangıç durumunun SAB kliniğine ve seyrine etkilerini araştırmaktır. Yöntem: 247 SAB hastası DSM-IV SCID-I ile değerlendirildi. Hastalara sosyode- mografik veri formu, Leibowitz sosyal anksiyete ölçeği (LSAÖ), Beck depresyon ölçeği (BDÖ) ve işlevselliğin genel değerlendirilmesi (IGD) dolduruldu. SAB başlangıç yaşı 18‘in altında olan 193 hasta erken başlangıç, SAB başlangıç yaşı 18 ve üstünde olan 54 hasta ise geç başlangıç grubu olarak belirlendi. Erken ve geç başlangıç grupları sosyodemografik, klinik özellikler ve ölçekler açısından karşılaştırıldı ve erken ve geç başlangıç grupları ile ilişkili değişkenler belirlendi. Bulgular: Hastaların %78.Tinin SAB başlangıç yaşı 18 yaşından öncedir. Erken başlangıç grubunun, geç başlangıç grubuna göre ilk depresif epizod yaşı daha düşük, toplam depresif epizod sayısı ve depresyonda atipiklik daha yüksek, LSAÖ kaygı, kaçınma ve toplam skor ve BDÖ skor ortalaman daha yüksek, IGD başvuru anında ve geçen yıl ortalamaları daha düşük olarak bulunmuştur. Sonuç: SAB hastalarında erken başlangıç durumunda, SAB semptom şiddeti ve depresyon şiddeti ve rekürrensi artmış ve işlevsellik düşmüş olarak bulunmuştur. Bu nedenle SAB hastalarının erken yaşlarda yakalanması ve tedavilerinin başlanması önemlidir.
Objectives: The aim of this study is to investigate the ratio of the early and late onset of Social Anxiety Disorder and the effect of this onset situation on Social Anxiety Disorder clinic and course. Method: 247 Social Anxiety Disorder patients were assessed with DSM-IV SCID-I. Sociodemographical data form, Leibowitz Social Anxiety Scale (LSAS), Beck Depression Inventory (BDI) and Global Assessment of Functionality (GAF) were applied to the patients. Two groups were performed according to onset of the disorder at or above the age of 18 (54 patients) and under the age of 18 (193 patients). Early and late onset groups were compared in terms of sociodemographical variables, clinical features and scales and variables were determined which were related to early and late onset. Results: The onset of 78.1 % of the Social Anxiety Disorder patients were before the age of 18. In the early onset group, the age at onset of the first depressive episode were smaller, total number of depressive episodes and the atypicality in depression was higher, the avoidance and fear and total scores of LSAS and BDI scores were higher, the mean scores of current and past year GAF were lower. Conclusion: In the case of early onset in social anxiety disorder patients, the severity of social anxiety disorder and depression and the recurrence rates of depression were higher and functionality were found to be lower. It is important to diagnose and start the treatment in the social anxiety disorder patients earlier.

6.
Gençlerdeki Somatorform Bozukluklarda Kaygı Düzeyi, Annenin Bağlanma Biçimi ve ¦ Aile İşlevselliği
Anxiety Level, Maternal Attachment Style and Family Functioning in Adolescents' Somatoform Disorders
Ayşe Burcu Ayaz, Muhammed Ayaz, Neşe Perdahlı Fiş, Ayşegül Selcen Güler
Sayfalar 121 - 128
Amaç: Gençlerde somatoform bozukluklar üzerinde az çalışılmış bir konudur. Annenin bağlanma biçiminin ve aile sisteminin çocuk ve gençlerdeki somatik belirtilerle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmada somatoform bozukluk tanısı alan gençlerin kaygı düzeyi, annelerinin kaygı düzeyi ve bağlanma biçimi ve aile işlevselliklerinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Somatoform bozukluk tanısı alan 33 genç kendi yaş grubundaki herhangi bir ruhsal bozukluk tanısı almayan 28 genç ile karşılaştırıldı. Katılımcılardan veri toplanmasında Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Durumluluk Süreklilik Kaygı Ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği ve Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından fark bulunmadı. Erişkin Bağlanma Biçemi Ölçeği'nde somatoform bozukluk tanısı alan gençlerin annelerinin kaçıngan bağlanma puanları kontrol grubundan yüksek bulundu. Aile Değerlendirme Ölçeği anne formunda roller, duygusal tepki verebilme, davranış kontrolü ve gereken ilgiyi gösterme alt ölçeklerinde vaka grubu daha yüksek puan almasına rağmen çocuk formunda gruplar arasında fark görülmedi. Anne ve gençlerin kaygı düzeyinin vaka grubunda daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Somatoform bozukluk tanısı alan gençlerin stresle baş etme becerilerinin zayıf olduğu ve olaylara uygunsuz tepkiler verdikleri bilinmektedir. Gençlerin ve annelerinin daha kaygılı olmaları, aile işlevselliğindeki bozulmalar ya da annelerinin güvensiz bağlanması gençlerin tepkilerini etkileyerek somatoform bozukluğun oluşmasına katkıda bulunabilir.
Objectives: Somatoform disorders in adolescents is a little studied topic. It is hypothesized that maternal attachment style and the family system was associated with the somatic symptoms in children and adolescents. In this study, it's aimed to examine the anxiety level of adolescents with the diagnosis of somatoform disorders, anxiety level and attachment style of their mothers and their family functioning. Method: 33 adolescents with the diagnosis of somatoform disorders were compared with 28 age matched adolescents without any diagnosis of mental disorders. Adult Attachment Scale, State and Trait Anxiety Inventory, Family Assessment Device, and Screen for Child Anxiety Related Emotional Disorders was used to obtain data from the participants. Results: In our study, there was no significant difference between the groups in terms of age and gender. In Adult Attachment Scale, maternal avoidant attachment scores of adolescents diagnosed as somatoform disorders was higher than the control group. While maternal reports of Family Assessment Device indicated that the index group had higher scores in roles, affective responsiveness, behavior control, and affective involvement subscales, child reports implied no difference between the groups. Anxiety levels of adolescents and maternal anxiety levels was higher in the index group. Conclusion: It's known that adolescents diagnosed with somatoform disorders have poor skills in coping with stress and inconvenient responses to life events. Being anxious and having anxious mothers, deterioration in family functioning and maternal avoidant attachment style may contribute to the formation of somatoform disorders by effecting the responses of the adolescents.

 
 
Copyright © 2021 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale