ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 14 (3)
Cilt: 14  Sayı: 3 - 2011
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Bir Anadolu Şehrinde Psikiyatri Kliniğine Başvuran Hastaların Hastalık Açıklama ve Çare Arama Davranışları
Patients' Who Admitted to Psychiatry Clinic in a Anatolian City Explanation Models for their Illness and Help-Seeking Behavior
Gülcan Güleç, Fırat Ay
Sayfalar 131 - 142
Amaç: Bu çalışmada, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'ne başvuran hastaların ruhsal sorunları açıklama ve çare arama davranışlarının genel niteliklerinin belirlenmesi ve bu davranışların sosyodemografik özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine ayaktan başvurmuş olan hastalar ardışık olarak çalışmaya alındı. Sosyodemografik veri formu, Hastalık Modeli Anlama anketi uygulandı. Bulgular: Çalışma 104 kadın, 31 erkek toplam 135 kişi üzerinde yürütüldü. Çalışma grubunun ortalama yaşı 38.28±14.18'di. Çalışma grubunun %73.3'ünün psikiyatriste kendi kararı ile geldiği saptandı. Tıp dışı uygulamalara en sık başvuru nedeni ise çaresizlik ve umut, kişisel inanç, yakınların yönlendirmesi olarak saptandı. Hastalığa yol açan etken olarak 'ailevi sorunları1 kadınlar erkeklere göre, 'iş yerindeki sorunlar'ı ve 'kendi iç dünyası ile ilgili sorunlar'ı erkekler kadınlara göre daha fazla bildirmektedir. Kırsalda yaşayanların kentte yaşayanlara göre daha fazla oranda tedaviyle bambaşka biri olma beklentisi, hastalıkla ilgili olarak ise ölüm korkusu yaşadıkları belirlenmiştir. Yine kırsalda yaşayanlar, tıp dışı uygulamalara başvurma nedeni olarak daha fazla oranda kişisel inanç, sağlık çalışanlarının tutumu, hekime güvensizlik bildirmiştir. Sonuç: Ruhsal bozukluğu olan kişilerin ruh sağlığı profesyonellerine başvurularının artması, ruh sağlığı çalışanlarının akıl hastalığı kavramı ve akıl hastalıklarının tedaviyle iyileşebileceği konusunda toplumu bilgilendirmelerini gerektirmektedir. Bu çalışmanın sonuçlan, tıbbi çare arama davranışı konusunda bilgilendirilecek ya da yönlendirilecek öncelikli grupların, kırsal alanda yaşayanlar, düşük eğitim seviyesine sahip olanlar ve erkekler olduğunu göstermiştir.
Objectives: In this study, we aimed to determinate patients' explanation models for their mental illness and help-seeking behavior and evaluate the relationship between these behaviors and socio-demographic characteristics in outpatients who admitted to psychiatry clinic. Method: Outpatients who admitted to psychiatry clinic were recruited consecutively for the study. Sociodemographic data form and Symptom Attribution Questionnaire were applied to patients. Results: The study included 135 patients (104 female and 31 male). The mean age of the sample was 38.28±14.18 years. Among the patients 73.3% of them were admitted to psychiatry clinic with their own decision. The most common reasons of applications to non-medical methods were despair and hope, personal beliefs and orientation of relatives. The results showed that the women were more likely to report 'family problems' as a cause of their illness as compared to men whereas men were more likely to report 'workplace problems' and 'personal problems' as the cause when compared to women. The patients living in rural area were more likely to report that expectation of 'become quite different' related to the treatment and 'fear of death' related to the illness. In addition, they were more likely report that 'religion', 'the attitudes of the health workers' and 'distrust of the doctor' as the reasons for application to non-medical methods. Conclusion: It is needed to enhance medical help seeking behavior for people with mental disorders. Community should be informed in terms of mental disorders and their treatment by the professionals. Results of these study showed that especially low-educated person, persons who living in rural area and men should be informed primarily about these subjects.

2.
Miyokard Infarktüsü Geçiren Kişilerde Mizaç ¦¦ ve Karakter Boyutları ve Öfke, Anksiyete ve Depresyon Düzeyleri
Temperament and Character Dimensions and Levels of Anger, Anxiety, and Depression in Persons with Myocardial Infarction
Haluk Arslan, Haluk Arkar, Zülfikar Danaoğlu
Sayfalar 143 - 149
Amaç: Koroner kalp hastalıklarının (KKH) pek çok tıbbi risk faktörlerinin yanı sıra, bu hastalıklarda rol oynayan psikolojik faktörler de bulunmaktadır. A tipi kişilik ve son zamanlarda öne çıkan D tipi kişilik gibi kişilik tiplerinin KKH ile ilişkili olduğunu gösteren birçok çok çalışma bulunmaktadır. Öfke de KKH için bir psikolojik risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Depresyonun ise çoğu zaman KKH'de mortaliteyi yordayabildiği birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, koroner kalp hastalıklarından miyokard infarktüsü (MI) ile mizaç ve karakter özellikleri, öfke, anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya MI geçirmiş 40 hasta ve hasta grubuna demografik özellikler açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı birey alınmıştır. Her iki gruba da Mizaç ve Karakter Envanteri, Durumluluk Sürekli Öfke Ölçeği ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği verilmiştir. Değişkenler açısından iki grup arasındaki ilişki çok değişkenli varyans analizi (MANOVA) ile analiz edilmiştir. Bulgular: MI hastaları ile sağlıklı gönüllüleri karşılaştırmak için yapılan varyans analizleri Ödül Bağımlılığı mizaç boyutu ve Sürekli Öfke, Dışa Vurulan Öfke, Kontrol Altına Alınmış Öfke değişkenlerinde anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç: MI hastalarında, sağlıklı gönüllülere kıyasla, ödül bağımlılığı ve öfke düzeyi anlamlı olarak daha yüksektir. MI hastaları öfkelerini kolayca ifade edememektedirler ve öfkelerini kontrol etmekte güçlük çekmektedirler.
Objectives: There are psychological factors to play a part in Coronary Heart Disease (CHD), besides many of medical risk factors. There are too many studies which demonstrate personality types such as type-A or type-D personality that bring forward at recent times, related with CHD. Furthermore, anger is accepted one of psychological rise factor for CHD. A lot of studies had been exposed that depression can also predict mortality in CHD. In this study, we investigated the relationships between Ml and temperament and character dimensions, levels of anger, anxiety, and depression of patients. Method: 40 patients with Ml and demografic variables matched 40 healthy persons were included in this study. Each of groups had been given Temperament and Character Inventory for determination of personality features, The State Trait Anger Scale for anger condo- tions and Hospital Anxiety and Depression Scale for psychological well-being. In terms of temperament and character features, anger state, anxiety and depression, relation between Ml patient group and normal group were statistically analyzed with MANOVA. Results: Ml patients were characterized by higher rates of Reward Dependence temperament dimension, and trait anger and anger expression-out. Conclusion: When compared with healthy volunteers, Ml patients have significantly higher reward dependence and anger scales scores. Ml patients could not express their anger easily and have difficulty in anger control than did healthy volunteers. Key Words: Myocardial infarction, temperament, character, anger, anxiety, depression.

3.
Conners Öğretmen Dereceleme Olçeği-Yenilenmiş/Uzun: Türk Çocukları için ¦¦ Psikometrik Özelliklerinin Değerlendirilmesi*
Conner's Teachers Rating Scale/ Revised Long: Assessing the Psychometric Characteristics of Turkish Children
Sema Kaner, Şener Büyüköztürk, Elvan İşeri, Aylin Ak, Latife Özaydın
Sayfalar 150 - 163
Amaç: Bu çalışmada, çocuklarda/gençlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) belirtilerini ve uygulanan tedavinin ve/veya eğitimin etkilerini değerlendirmek amacıyla kullanılan Conners Öğretmen Dereceleme Ölçeği-Yenilenmiş/Uzun (CÖDÖ-Y/U) formunun Türkçe'ye uyarlanması amaçlanmıştır. Yöntem: Aşamalı örnekleme yoluyla 3-17 yaş aralığında 5355 öğrencinin öğretmenlerinin CÖDÖ-Y/U'ya verdikleri yanıtlardan elde edilen verilere Doğrulayıcı Faktör Analizi-DFA uygulanmıştır. Ölçeğin yapı geçerliği ayrıca alt ölçekler arası korelasyonlar, CÖDÖ-28 ve Yenilenmiş Problem Davranışlar Kontrol Listesi-YPDKL ile ilişkilerinin hesaplanmasının yanı sıra bilinen grupların karşılaştırılmasıyla da incelenmiştir. Eşzaman geçerliği, CÖDÖ-Y/U'nun Çocuklar için Depresyon Ölçeği ile ilişkileri yoluyla incelenmiştir. CÖDÖ-Y/U'n güvenirliği iç tutarlılığının ve test-tekrar test güvenirliğinin hesaplanmasıyla incelenmiştir. Bulgular: DFA, CÖDÖ-Y/U'nun Türk çocuklarından elde edilen yapısının, bir maddenin farklı bir alt ölçeğe yerleşmesinin dışında özgün ölçek ile özdeş olduğunu göstermiştir. CÖDÖ-YU'nun CÖDÖ-28 ve YPDKL ile ilişkilerinin genel olarak orta düzeyde olduğu; ölçeğin tanısı olan ve olmayan grupları ayırt ettiği bulunmuştur. İç tutarlılık ve test-tekrar test güvenirlik katsayıları doyurucu düzeyde bulunmuştur. Sonuç: CÖDÖ-Y/U'nun Türkçe formunun DEHB'nun değerlendirilmesinde öğretmen görüşlerine dayalı olarak kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu söylenebilir. Ancak, farklı DEHB tiplerinde ve farklı psikiyatrik tanı gruplarında ölçeğin yapı geçerliğinin incelenmesinde yarar vardır.
Objectives: This study is aimed to adapt Conner's Teachers Rating Scale/ Revised Long (CTRS-RL) form to Turkish which is used to assess symptoms and treatment effects of Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) in children/teens. Method: A Confirmatory Factor Analysis-CFA was conducted on the data obtained by administering the CTRS-RL on teachers of 5.355 children of the 3-17 age group. The structural validity of the scale was also investigated with the CTRS-28 and the Revised Problem Behaviour Checklist (RPBC), and correlation between subscales. Comparison of known groups was also conducted alongside the assessment of relations of the Depression Scale for Children to test concurrent validity. The reliability of the scale were tested by internal consisitency coefficients and test-retest reliability. Results: CFA showed that the CTRS-RL structure obtained from the Turkish children was consistent with an original scale excluding one item (Item 42) in a different sub-scale. It was found that the relationship between the CTRS Long and Short forms were significant, the relation between the CRTRS-28 and the RPBC was of medium significance in general and that the scale discriminated between the diagnosed and non-diag- nosed groups. Reliability coefficients were quite satisfactory. Conclusion: The CTRS-RL Turkish form is a valid and reliable scale for teachers to use to assess ADHD based on their judgements. However, it would be advantageous to conduct studies to ascertain the validity structure to use on different types of ADHD and other psychiatric diagnosis groups.

4.
Majör Depresyon ve Anksiyete Bozukluğunun Birlikte Görüldüğü Durumların Klinik ¦¦ Özellikleri: Karşılaştırmalı Bir Çalışma*
Clinical Features of Patients with both Major Depression and Anxiety Disorders Episodes: A Comparative Study
Hasan Karadağ, Sibel Örsel, Ayşegül Kart, Buket Özcaltepe, Hakan Türkçapar, Enis Kayran
Sayfalar 164 - 172
Amaç: Anksiyete ve duygulanım bozuklukları arasındaki farklılıklar daha net tanımlanmakla birlikte iki bozukluğun ortak bir psikopatolojinin farklı klinik görünümleri olduğuna yönelik tartışmalar da artmıştır. Bu çalışmada depresyon ile anksiyete bozukluğunun hem tanı hem de belirti düzeyinde ortak ve farklı özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-IV'e göre yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I) ile depresyon veA/eya anksiyete bozukluğu tanısı alan 113 ardışık hasta alındı. Hastalar anksiyete bozukluğu, depresyon, karışık anksiyete ve depresif bozukluk (KAD) epizodları olan üç gruba ayrıldı. Özgeçmiş ve sosyodemografik özellikleri içeren bilgi formu, Hamilton Depresyon (HAM-D) ve Anksiyete (HAM-A) ve işlevselleğin genel değerlendirmesi (İGD) uygulandı. Bulgular: Depresyon grubunda 15 (%13.3), anksiyete grubunda 48 (%42.5), karışık anksiyete depresyon grubunda 50 hasta (%44.2) vardı. Başlangıç yaşı depresyon grubunda daha ileri yaştaydı. Anksiyete grubunda kırsal, KAD grubunda kentsel doğumlu oranları yüksekti. KAD grubundaki hastaların %80'inde birincil anksiyete bozukluğu, %20'sinde birincil depresyon epizodu saptandı. HAM-A psişik puanları anksiyete, korkular madde puanları depresyon grubunda daha düşüktü. HAM-D depresif sendromun şiddeti ve depresif belirti puanları açısından üç grup arasında anlamlı fark vardı. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları, korkuların anksiyete epizodları olanlarda daha sıklıkla olduğunu, depresyon belirtilerinin gruplar arası farklılıkta öne çıktığı, anksiyeteden depresyon epizodlarına doğru kronolojik bir gelişim olduğunu desteklemektedir.
Objectives: The differences among anxiety and mood disorders have become more sharply defined but a larger debate has arisen about whether these two conditions share a common psychopathology or not. We aimed to investigate sociodemographic, common and different features of depression and anxiety on both syndrome and symptom levels. Method: 113 consecutive patients diagnosed by Structured Clinical Interview for DSM-IV (SCID-I) were recruited. Patients were divided into three diagnostic groups: depression (n=15), anxiety (n=48) and depression-anxiety disorder episodes (MAD) (n=50). Symptomatology was assessed by Hamilton Depression (HRSD) and Anxiety (HARS) Rating scale, global assessment of functionality scale (GAF) for functionality levels. Results: There were 15 (%13.3) in depression, 48 (%42.5) in anxiety, 50 (%44.2) patients in MAD groups. Onset age of the symptoms of the present diagnosis was latest at depression group. The rural birth rates in anxiety, urban birth rate in MAD groups were more frequent. In MAD group %80 of the patients had primer anxiety disorder episode and %20 had primer depression episode. HAM-A psychologic item scores in anxiety group, fears item scores were lower in depression group. There were significant difference between three groups in terms of HAM-D depressive syndrom severity and depressive items. Conclusion: The results of our study suggest that fears were more frequent in anxiety group, but depressive symptoms were predominant in the differences of the groups and anxiety may progress chronologically towards the depression.

5.
Üniversite Öğrencilerinde Umutsuzluk Düzeyi ile Problem Çözme Becerileri ¦ Arasındaki İlişkinin Bazı Değişkenler ¦¦ ¦ üzerinden İncelenmesi
Investigation of Relationship Between Hopeless Level and Problem Solving Skills in the Aspects of Some Variables
Ömer Oğuztürk, Figen Akça, Gülçilem Şahin
Sayfalar 173 - 184
Amaç: Bu çalışmanın genel amacı, üniversite öğrencilerinin öğrenim gördükleri bölüm, sınıf düzeyi ve cinsiyet değişkenleri açısından problem çözme becerileri ve umutsuzluk düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışma, Kırıkkale Üniversitesi'nde öğrenim gören tesadüfi küme örnekleme yoluyla seçilmiş, 1. ve 4. Sınıf öğrencilerinden oluşan, 111 kız ve 96 erkek olmak üzere toplam 207 öğrenci ile yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama amacıyla demografik bilgi formu dışında Problem Çözme Envanteri ve Beck Umutsuzluk Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde, ilişkisiz örneklemler için t-testi, çoklu regresyon analizi ve pearson momentler çarpımı korelasyon tekniği kullanılmıştır Bulgular: Yapılan korelasyon analizi sonucunda, üniversite öğrencilerinin problem çözme becerileri ile umutsuzluk düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu belirlenmiştir (r=.31, p<0,01). Problem çözme becerilerinin yordanmasına ilişkin yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda, önce demografik değişkenlerin dahil edildiği, sonra umutsuzluk ölçeği alt boyutlarının eklendiği 2 model ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen her iki modelin de problem çözme becerilerini anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Değişkenler göreli önem sırasına göre tek tek ele alındığında ise, umutsuzluk ölçeği alt boyutlarından "Motivasyon Kaybı" ile demografik değişkenlerden öğrenim görülen sınıf düzeyi değişkeninin problem çözme becerisinin anlamlı yor- dayıcıları olduğu belirlenmiştir (p=.282, p<0,01 ve p=-.206, p<0,01). Sonuç: Sonuç olarak, 1. ve 4. sınıfta olmanın ve umutsuzluk düzeyinin problem çözme becerileri üzerinde anlamlı katkılarının olduğu söylenebilir. Bu bulgular ilgili literatür ışığında tartışılmış, sonuçlara dayalı olarak alan için önerilere yer verilmiştir.
Objective: The general purpose of this study is to examine the relation between the problem solving skills and hopelessness levels of university students in terms of the department that they study, their grade, and gender variables. Method: The study was conducted with 111 female and 96 male students, totally 207 students, who are in first and fourth grade of Kırıkkale University and selected by random cluster sample method. As data gathering tools, Problem Solving Inventory and Beck Hopelessness Scale were used beside demographic information form, in the research. Data obtained from the research were analysed by independent-samples T-test, multiple regression analysis, and Pearson Moments Multiplier Correlation Coefficient. Results: As a result of correlation analysis, which was conducted, It was determined that, there was a reasonable relation between the problem solving skills and hopelessness levels of university students (r=.31, p<0.01). As a result of regression analysis, which was done to predict problem solving skills, two models were obtained, first one was added demographic variables and second one was added subdimensions of hopelessness scale. It was seen that, both models predicted problem solving skills in reasonable levels. It was seen that, "Motivation Loss", one of the sub-dimensions of hopelessness, and the grade, one of the demographic variables, were reasonable predictors of problem solving skills when the variables were discussed one by one (p=.282, p<0,01 ve p=-.206, p<0,01). Conclusion: It can be said that, being first or fourth grade student and hopelessness levels have reasonable contributions to problem solving skill. These findings were discussed in the light of related literature and suggestions were given for field on the basis of the results.

OLGU SUNUMU
6.
Çok Geç Başlangıçlı Bir Şizofreni Olgusunun Beş Yıllık İzlemi
Very Late Onset Schizophrenia a Five Years Follow up of a Case
Oya Güçlü, Ramazan Konkan, Ömer Şenormancı, Hüsnü Erkmen
Sayfalar 185 - 190
Şizofreni genellikle geç ergenlik ve erken yetişkinlikte başlamakla birlikte nadiren orta veya ileri yaşlarda da başlayabilir. Geç başlangıçlı şizofreni denildiğinde iki farklı kavram akla gelmektedir. Birincisinde hastalığın ilk bulgularının 40 yaşın üzerinde ortaya çıkması söz konusudur. Diğerinde hastalığın ilk bulguları 60 yaşından sonra başlamaktadır ki bu çok nadir görülmektedir. 20. yüzyıl boyunca, 40 yaşından sonra başlayan şizofreni olguları, "geç başlangıçlı şizofreni", "geç parafreni", "çok geç başlangıçlı şizofreni benzeri bozukluk" ve "geç psikoz" şeklinde tanımlanmıştır. Günümüzde ne DSM-IV ne de ICD-10 da geç başlangıç için ayrı bir kategori yoktur ve yaş sınırı getirilmemiştir. Bu yazıda 68 yaşından sonra pozitif psikotik belirtilerle başlayan, DSM-IV tanı kriterlerine göre "paranoid şizofreni" tanısı konulan ve beş yıl boyunca izlenen bir olgu sunulmuştur. Geç başlangıçlı psikoz olgularında, hastalığın daha çok ilerleyen yaşla birlikte ortaya çıkan bilişsel yeti kaybı ile ilişkilendirilmesi ve organik faktörlere dayandırma eğilimi tanı konusunda güçlüklere yol açmaktadır. Terminolojideki belirsizliği gidermek amacıyla klinik görünüm, etiyoloji ve tedavi ve hastalık seyri açısından farklılıklar gözlenen geç başlangıçlı şizofreni olguları için yeni bir sınıflandırmanın daha uygun olacağı düşünülmektedir.
Schizophrenia usually appears in the late adolescence or early adult life, besides may appear in middle or older age rarely. When late onset schizophrenia is told, two different concepts come into mind. First one is that symptoms of the illness come into being after the age 40. For the other one; symptoms of the illness come into being after 60's and that's an unusual situation. During the 20'th century, schizophrenic symptoms that onset after 40's are defined as "late onset schizophrenia", "late parafreni", "very late onset schizophrenia" or late psychoses. In those days neither ICD-10 nor DSM-IV had no separate codeable diagnoses for late-onset schizophrenia and there is no age restriction.This article mentiones about a 68 years old case who was followed up for 5 years and whose illness began with positive symptoms and diagnosed as a "paranoid schizophre- nia"according to DSM- IV criterias. The tendency of association of late onset psychosis with cognitive impaire- ment which appears with aging and organic causes lead several problems on diagnosis. In order to remove the ambiguity in the terminology; it is suggested that a new classification would be more appropriate for such late- onset schizophrenia cases which differentiate by the clinical features etiology, treatment and prognosis.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale