ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 12 (2)
Cilt: 12  Sayı: 2 - 2009
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
6l Üniversite Öğrencilerinde A Tipi Davranış Örüntüsü ile Öfke İfadesi Arasındaki İlişkinin Analizi ve Cinsiyetler Açısından Karşılaştırılması
The Analysis of the Relationship Between Type-A Behavior Pattern and Expression of Anger Among University Students and Its Comparison in Terms of Sex
A. Şebnem Soysal, Handan Can, Kızbes Meral Kılıç
Sayfalar 61 - 67
Amaç: Bu araştırma A tipi davranış örüntüsü ile sürekli öfke ve öfke ifadesi arasında bir ilişkiyi ve bu iki değişkenin cinsiyet açısından farklılaşıp farklılaşmadığını incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışma yaşlan 18 ile 23 (20.5±2.4) arasında değişen, Gazi Üniversitesi1 ne bağlı fakültelerin değişik bölümlerine devam eden 158 (79 kız, 79 erkek) öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Araştırmada katılımcılara A tipi davranış örüntüsünü ölçmek için Jenkins Aktivite Ölçeği; öfke özelliklerini belirlemek amacıyla da Sürekli Öfke Envanteri ve Sürekli Öfke ifadesi Envanteri kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda A tipi davranış örüntüsü ile sürekli öfke arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<.05). A tipi davranışı açısından cinsiyetler arasında bir fark belirlenmezken; kız öğrencilerin sürekli öfke ve içe yönelik öfke puanlarının erkek katılımcılara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Mevcut çalışmada öğrencilerin içe yönelik öfke puanları ile A Tipi davranış örüntüsü arasında bir fark gözlenmezken, A Tipi davranışın dışa yönelik öfke ile ilişkili olduğunun bulunması, A tipi davranış biçiminin öfkeyi ifade ediş biçimi üzerindeki etkisinin gösterilmesi açısından önemlidir. Çalışmada kız öğrencilerin Sürekli Öfke puanlarının yanında, İçe Yönelik Öfke ve Öfke İfadesi puanlarının da erkek öğrencilerden daha yüksek olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, kız öğrencilerin öfkelerini dışa vurmamakla birlikte, sürekli öfke yaşadıkları şeklinde açıklanabilir. Çalışmada elde edilen cinsiyet farkı, öfke kontrolü ve ifadesi üzerinde kişilik özelliklerini biçimlendirmenin etkisini vurgulamak açısından önemlidir.
Objectives: This research has been carried out to examine the relationship between type-A behavior pattern, and trait anger and expression of anger, as well to find out whether these two variables differentiate in terms of gender. Method: The study was conducted in 158 students (79 female, 79 male) from different departments of schools at Gazi University, whose ages differed from 18 to 23 (20.5±2.4). Jenkins Activity Scale was used to measure the type-A behavior pattern, while State-Trait Anger Inventory and State-Trait Anger Expression Inventory were used to determine different facets of anger. Results: The analysis showed a significant relationship (pc.05) between type-A behavior pattern and trait anger. While there was no difference between genders in terms of type-A behavior pattern, female students received higher scores for trait anger and anger than male participants. Conclusion: There was no difference between students' anger-in scores and type-A behavior pattern, but we found that type-A behavior pattern was related with anger-out, and that was an important fact in showing the influence of type-A behavior pattern on expression of anger. We also found that the scores of female students for anger-in and expression of anger were higher than those of male students. These findings may suggest that female students do not express their anger though they experience persistent anger. This difference between genders is important in emphasizing the role of personality formation in anger control and anger expression.

2.
Diş Kliniğine Başvuran Hastalarda Bruksizmi Olan ve Olmayanların Depresyon ve Anksiyete Açısından Karşılaştırılması
Comparing Patients with and without Bruxism According to Depression and Anxiety in a Dental Clinic
Alev Kılıçoğlu, Gürel Pekkan
Sayfalar 68 - 71
Amaç: Bir parasomnia olarak değerlendirilen bruksizmin ve eklem hareketlerinin kısıtlanması, ile kas ve eklemde hassasiyet ve ağrıya neden olan temporomandibular eklem hastalığının pskiyatrik patolojilerle birlikteliği bildirilmektedir. Özellikle anksiyetenin bruksizm için bir risk faktörü olduğu saptanmışın Biz de çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Diş Kliniğine başvuran temporomandibuler hastalık ve bruksizmi olan ve olmayan hastalarda depresyon ve anksiyeteyi karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamızda diş kliniğine başvuran temporomandibuler eklem hastalığı saptanan ve birlikte bruksizmi olan 30 hasta ile temporomandibular eklem hastalığı ve bruksizmi olmayan 30 kontrol vakası ardışık olarak çalışmaya alındı ve Beck Depresyon Envanteri ile Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızın sonucunda temporormandibuler hastalık ve bruksizmi olan ve olmayan hastalar arasında anksiyete ve depresyon puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç: Bizim sonuçlarımıza göre bruksizmi olan ve olmayanlar arasında depresyon ve anksiyete açısından bir fark saptanmamıştır. Beklenenin aksine depresyon ve anksiyete belirtileri açısından TMH/bruksizm ve kontrol grubu arasında ilişki bulmamış olmamız bu konunun daha dikkatli değerlendirilmesine vurgu yapmak açısından ve bruksizmi olan hastaların tümünün psikolojik etkenlerle iliş- kilendirilmemesi açısından önemlidir.
Objectives: Bruxism is accepted as a parasomnia and temporomandibular joint disorder (TMD) causes temporomandibular movement disability, muscle and joint tenderness and pain which can be related to bruxism.Both temporormandibular joint disorder and bruxism are reported to be comorbid with psychiatric pathologies. Especially anxiety is a risk factor for bruxism. For this reason, we aimed to evaluate depression and anxiety in patients with temporomandibular joint disorder who also have bruxism and control patients who had no TMD or bruxism, attended to Dumlupinar University Medical Faculty Dental Clinic. Method: For our study we took 30 temporomandibular disorder patients who had also bruxism and 30 controls without temporomandibular disorder or bruxism subsequently and they were given Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Scale. The results were statistically analized. Results: At the end of our study, we did not find any statistically significant difference between TMD/bruxism and control groups according to depression and anxiety scores which were evaluated by Beck Depression Inventory and Beck Anxiety Scale (p>0.05). Conclusion: There was no difference between TMD/bruxism and controls according to depression and anxiety. Despite our expectations, finding no relation between TMD/bruxism and control groups underlines the importance of evaluating this relation cautiously in the context of the belief that TMD and bruxism are the consequences of psychiatric problems, so according to our results is important for not taking all bruxing patients as related to psychological factors.

3.
Bipolar I Bozukluk Hastaları Şizofreni Hastalarına Göre Diyabet ve Dislipidemi Ek Tanıları Açısından Farklı mı?
Are Bipolar I Patients Different from Schizophrenic Patients in Terms of Diabetes and Dyslipidemia Comorbidity?
Erhan Kurt, Gazi Alataş, Dilek Yeşilbaş
Sayfalar 72 - 78
Amaç: Şizofreni tanısı almış hastalarda diabetes mellitus ve dislipidemi ek tanısını araştıran çalışmalar sık yapılmıştır. Bipolar I bozuklukta benzer çalışmalar şizofreniye kıyasla daha az ilgi görmüştür. Ayrıca bu iki gruptaki tıbbi ek tanıları karşılaştıran çalışmalar da azdır. Bu çalışma ile yatırılarak tedavi gören şizofreni ve Bipolar I bozukluk hastalarında glikoz ve lipit metabolizmalarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 2006 Haziran ve 2007 Mayıs tarihleri arasında en az iki kez yatırılarak tedavi görmüş olan 253 şizofreni ve 339 Bipolar I bozukluk tamlı hastanın kayıtları incelenmiş ve iki grup diabetes mellitus ve dislipidemi yönünden karşılaştın İm ıştır. Bulgular: Bipolar I bozukluk hasta grubunda daha fazla oranda diabetes mellitus, bozulmuş açlık glikozu, yüksek trigiserid, düşük HDL- kolesterol düzeyleri saptanırken, şizofreni hasta grubunda daha fazla oranda yüksek total kolesterol ve LDL- kolesterol düzeyleri saptanmıştır. Ancak her iki grup arasındaki farklılıklar istatistiksel anlamlılığa varmamıştır. Sonuç: Bipolar I bozukluğu olan hastalarda, diabetes mellitus ve dislipidemi ek tanıları nedeniyle, bedensel sağlık açısından oluşan tehlike şizofreniye göre pek de farklı değildir.
Objectives: The prevalence of type II diabetes mellitus in patients with schizophrenia has been reported to be two or four times greater than general population. Besides, schizophrenia and elevated prevalence of diabetes mellitus has been reported in several other psychiatric disorders such as schizoaffective disorder, bipolar disorder and major depression. There are many studies about comorbidity of diabetes and dyslipidemia in schizophrenic patients compared to bipolar patients. However, there are only few studies releated with diabetes and dyslipidemia comorbidity in both groups. In this study, our aim was to compare the glucose and lipid methabolism in schizophrenic and bipolar patients who were hospitalized. Method: 253 schizophrenic patients and 339 bipolar I patients who have been hospitalized at least twice between June 2006 and May 2007 were evaluated retrospectively. The diagnosis of diabetes and dyslipidemia were compared. Results: Higher diabetes and impaired fasting glucose prevalance, higher triglis- erids, lower HDL levels were found in bipolar group; total cholesterol and LDL levels were higher in patients with schizophrenia. But there was no statistical significance between groups. Conclusion: The medical risk, because of diabetes mellitus and dyslipidemia comorbidity, is similar in bipolar patients compared to schizophrenic patients. New studies are needed for the diagnosis of diabetes mellitus and dyslipidemia. The results of studies should be considered while choosing the psychiatric medication.

4.
DEHB ve Otizm ile İlgili Bilgi Düzeyleri ve Damgalama: Sınıf Öğretmenleri ve Anababalarla Çok Merkezli Bir Çalışma
Stigmatization and Misinterpretations on ADHD and Autism: A Multi-Central Study with Elementary School Teachers and Parents
Koray Karabekiroğlu, Nursu Cakin-Memik, Ozlem Ozcan-Ozel, Fevziye Toros, Didem Öztop, Burcu Özbaran, Ebru Cengel-Kultur, Seher Akbaş, Gökçe NurTaşdemir, Muhammed Ayaz, Cahide Aydın, Tezan Bildik, Serpil Erermiş, Ali Kemal Yaman
Sayfalar 79 - 89
Amaç: Çocuk psikiyatrisi kliniklerine gelen hastaların anababaları ve öğretmenleri arasında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve otizm ile ilgili yanlış değerlendirmeler ve damgalamanın (STİGMA) incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerdeki yedi üniversite hastanesi çocuk psikiyatrisi kliniğine gelen hastaların anababaları ve öğretmenleri çalışmaya alınmıştır. Anababalar (n: 666) ve öğretmenler (n: 453) "damgalama"yı incelemek üzere yazarlar tarafından hazırlanan DEHB ve Otizmle ilgili Anketleri doldurmuşlardır. Bulgular: Tüm grupta, DEHB'ye ilişkin "damgalama" düzeyi ile otizme ilişkin "damgalama" (r: .37, p<0.001) ve DEHB'ye ilişkin "yanlış değerlendirme" (r: .25, pcO.OOI) düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon görülmüştür. Öğretmenler arasında, doğu illerinde ve eğitim düzeyi daha düşük ailelerde DAMGALAMA düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Öğretmenlerin yarısından fazlası DEHB'de kullanılan ilaçların çok ciddi yan etkileri olduğunu ve tedavi ile DEHB'nin tümüyle düzelmeyeceğini, DEHB ve otizmi olan çocukların ayrı sınıflarda okutulması gerektiğini belirtti. Sonuç: Bulgular bilginin kaynağı, içeriği ve düzeyinin güvenilirliği azaldıkça DEHB ve otizme ilişkin yanlış değerlendirme ve damgalama düzeyinin arttığını ortaya koymaktadır. Yanlış bilgilenme ve damgalamanın azaltılması için anababalara ve öğretmenlere yönelik yapılandırılmış eğitim programlarının faydalı olacağı öngörülmektedir.
Objectives: We aimed to investigate the "level of misinterpretations and stigmatization on attention- deficit/hyperactivity disorder (ADHD) and autism" (stigma) in elementary school teachers and parents of children who admitted to child psychiatry out-patient clinics. Method: This study was carried out in the child and adolescent psychiatry clinics of seven university hospitals from each geographical regions of Turkey. Parents (n: 666) and teachers (n: 453) were given the questionnaires on ADHD and autism, which were developed by the authors to assess the STIGMA. Results: The level of stigmatization on ADHD was significantly correlated with the level of stigmatization on autism (r: .37, p<0.001) and with the level of misinterpretation on ADHD (r: .25, pcO.OOI) among teachers and parents. STIGMA was significantly higher among teachers, in eastern provinces and in parents with lower education level. More than half of the teachers denoted that the medication used for ADHD would have serious side effects and even with treatment ADHD would not sufficiently improve, and the children diagnosed with ADHD or autism should be trained at separate classes. Conclusion: The results suggest that the misinterpretations and stigmatization on ADHD and autism are more prevalent as the source, components and the level of information are not reliable. The parents and teachers may benefit from structured educative programs in order to get rid of wrong assumptions and stigma.

5.
Hastanede Yatan Hastaların Bazı Tanı Gruplarına Göre Anksiyete ve Depresyon Düzeyleri
Anxiety and Depsession Levels of In-Patients According to Some Diagnostic Groups
Meral Kelleci, Dilek Aydın, Selma Sabancıoğulları, Selma Doğan
Sayfalar 90 - 98
Amaç: Bu çalışma bazı tanı gruplarına göre genel kliniklerde yatan hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerini incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Yöntem: Bir üniversite hastanesinin çeşitli kliniklerinde yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 247 hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" ve "Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği" kullanılarak elde edilmiştir. Anksiyete alt ölçeği'nin (HAD-A) kesme puanı"10/11", depresyon alt ölçeği'nin (HAD-D) kesme puanı ise "7/8'“dir. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde Frekans dağılımı ve ANOVA kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 50.87 ±17.22 olup %59.5'i erkek, %74.9'u evli, %79.3'ü ilkokul mezunudur. HAD-D'ye göre hastaların, %38.1'i depresyon, HAD-A'ya göre ise %18.6'sı yoğun anksiyete yaşamaktadır. Genel olarak tüm tanı gruplarındaki hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri yüksek bulundu. Fakat hasta gruplan arasında anksiyete ve depresyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı görülmüştür (p>0.05). Ancak kanser tanısı olan hastaların tümünün depresyon yaşadığı belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda; çeşitli tanı grubunda bulunan hastaların yoğun olarak anksiyete yaşadığı bulunmuştur. Kanser hastalarının tümünün depresyon yaşadığı ve tüm tanı grubunda bulunan hastaların depresyon açısından da risk taşıdıkları belirlenmiştir.
Objectives: This study was conducted descriptively, with the aim of investigating the anxiety and depression levels of some in-patients in general clinics in terms of some diagnostic groups. Method: The sample group of this study comprised of 247 volunteered in-patients in various clinics in a university research hospital. The data was obtained by means of "Personal Information Form" and "Hospital Anxiety and Depression Scale". The minimum threshold of anxiety sub-scale was "10/11", and depression sub-scale was "7/8". Frequency Distribution, ANOVA were used to evaluate data. Results: The patient's mean age was 50.87±17.22, 59.5% was male, 74.9% was married, and 79.3% had elementary school level education. According to HAD-D scores, 38.1% of the patients were experiencing depression. According to HAD-A scores, 18.6% of the patients was experiencing severe anxiety. As a whole, the patients in all diagnostic groups had high levels of anxiety and depression. Yet, all patients with cancer were experiencing depression. Conclusion: The patients within the category of various diagnostic groups were experiencing severe anxiety. All patients with cancer were experiencing depression and the patients within all diagnostic groups had the risk of developing depression.

DERLEME
6.
Terörist Saldırılar Sonrasında Travma Sonrası Stres Bozukluğu: Bir Gözden Geçirme
Post Traumatic Stress Disorder after Terrorist Attacks: A Review
Altan Eşsizoğlu, Hüner Aydın, İsrafil Bülbül
Sayfalar 99 - 104
İnsan eliyle meydana getirilen travmatik olaylar sonrasında gelişen travma sonrası stres bozukluğunun (TSSB) daha şiddetli ve uzun süreli olabileceği belirtilmektedir. Terörist saldırılar, en yüksek psikolojik etkiye neden olabilecek şekilde tasarlanan bir savaşım biçimidir. Terörist saldırıların ardından TSSB, depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar sık görülmektedir. Terörist saldırılardan sonraki bir yıl içerisinde gelişen TSSB yaygınlığının, maruziyetin şiddetine bağlı olarak, %7.5 ila %50 arasında değiştiği belirtilmektedir. Terörist saldırılar nedeniyle TSSB gelişimi ile ilgili yapılan çalışmaların çoğunda kadın olmanın, etnik bir azınlıktan olmanın, düşük eğitim seviyesinde bulunmanın, çalışmıyor olmanın, daha az sosyal desteğe sahip olmanın, bekar olmanın, daha genç yaşta bulunuyor olmanın, daha önce psikiyatrik tedavi öyküsüne ve geçmişte travma öyküsüne sahip olmanın TSSB gelişimi açısından risk faktörleri oldukları bildirilmektedir. Terörist saldırılar ile TSSB arasındaki ilişkiyi incelemek, bu tür bir travmaya doğrudan maruz kalan kişilere ulaşmaktaki zorluklar nedeniyle güç olmakla birlikte bazı araştırmalarda bu konu aydınlatılmaya çalışılmıştır. Yine de bu saldırıların kısa ve özellikle uzun dönemli fiziksel ve psikolojik etkileri hakkında az şey bilinmektedir. Türkiye de, yakın tarihi de dahil olmak üzere, terörist saldırıların düzenlendiği ve kendine özgü koşulları nedeniyle terörist saldırıların yaşanabilmesi açısından risk altında olan bir ülke olmasına rağmen bu konuya yeterli ilgi gösterilmemiş olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Travma sonrası stres bozukluğu, terörist saldırı, risk faktörü.
Posttraumatic stress disorder (PTSD) may be especially severe and long lasting when the stressor is man made. Terrorism is a type of warfare designed to have maximum psychological impact on a population. Terrorist attacks are associated with high rates of PTSD and other psychiatric disorders such as depression and anxiety. Estimates of the prevalence of PTSD after terrorist attacks range from 7,5% to 50% in the year after the event depending on the degree of victimization. Studies of risk factors for PTSD have consistently implicated female gender, minority ethnicity, lack of education, and to a lesser extent, younger age, history of psychiatric treatment and traumatic events. Studies have explored various factors linked with the risk of terrorism-related symptoms and diagnosis of PTSD. Although studies that explore psychologic reactivity in victims of terrorism are lacking, partly because of the difficulty of gaining access to sufficient numbers of survivors who were exposed to the events, some clinical psychiatric studies have provided descriptions of the mental and psychological consequences of terrorism. Yet, little is known about the prevalence of the long-term physical and psychological consequences of terrorist attacks on survivors. Although Turkey is a country that has experienced terrorist attacks in its recent past and Turkey is at risk of experiencing similar attacks in the future due to her specific conditions, studies assessing the psychological effects of these attacks are lacking.

 
 
Copyright © 2021 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale