ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 23   Sayı : 4   Yıl : 2020
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


  J Clin Psy: 10 (3)
Cilt: 10  Sayı: 3 - 2007
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA MAKALESI
1.
Tüberkülozlu Hastalarda Depresyonun Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisinin Aktif, Inaktif ve Kontrol Gruplarında Belirlenmesi
Determining of the Effects of Depression on Quality of Life in Patients with Tuberculosis in Active, Inactive and Control Groups
Demet Ünalan, Mustafa Baştürk, Ferhan Soyuer, Osman Ceyhan, Ahmet Öztürk
Sayfalar 113 - 124
Amaç: Ayaktan tedavi gören tüberkülozlu hastalarda, aktif, inaktif ve kontrol gruplarında, depresyon oranları ve yaşam kalitesi düzeylerini belirlemek, yaşam kalitesi ve depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın kapsamını, bir yıllık süre içerisinde, Kayseri Verem Savaş Dispanseri'ne başvuran 196 aktif ve 108 inaktif olgu ile 196 sağlıklı kontrol grubu oluşturmuştur. Çalışmada; anket formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) kullanılmıştır. Bulgular: Yaşam kalitesinin bütün alanlarında kontrol grubunu oluşturan bireylerin puanlarının hasta gruplarını oluşturan bireylerinkinden daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Aktif ve inaktif olguların beck depresyon puanı ortalaması kontrol grubunu oluşturan bireylerinkinden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.001). Çalışmamızdaki depresyon görülme oranı, aktif tüberkülozlu hastalarda (beck cut off £ 18) %44.9, inaktif tüberkülozlularda ise %41.6'dir. BDE ile SF 36 sağlık statüsü boyutları arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Logistik analizinde ise aktif olgularda, yaşam kalitesinin fiziksel rol sınırlamaları, enerji/canlılık, sosyal fonksiyonellik, duygusal rol sınırlamaları ve ruh sağlığı, inaktif olgularda; sosyal fonksiyonellik, ruh sağlığı yönünden iyilik hali arttıkça depresyon puanının 18 ve üzerinde olma olasılığı 0.001 kat daha azalmaktadır. Sonuç: Aktif olgularda olduğu gibi, inaktif olguların da yaşam kalitesi ve depresyon yönünden etkilendikleri ve bu iki değişken arasında anlamlı düzeyde ilişkinin olduğu tespit edilmiştir.
Objectives: The purpose of this study is to determine the levels of quality of life (QOL) and the rates of depression in outpatients with tuberculosis in active, inactive and control groups and to study the relationship between depression and QOL. Methods: This defining type study includes 196 active and 108 inactive cases with tuberculosis who applied to the dispancery for tuberculosis in one year and 196 healthy control groups. A questionnaire form, SF-36 quality of life scale and Beck Depression Invantory (BDI) are used in study. Results: It was determined that the scores of the control group were higher than those of the individuals in the patient groups, in all aspects of QOL. The average of BDI score of the active and inactive cases were found to be significantly higher than control group (p<0.001). The ratio of depression is 44.9 % (beck cut off £ 18) in the patients with active tuberculosis and 41.6% in the patients with inactive tuberculosis. It was found that there was a significantly negative relationship between BDI score and SF-36 health status dimensions (p<0.05). In logistic analysis, as physical role limitations, energy/liveliness, social functionality, emotional role limitations and mental health of QOL increases in active cases and social functionality and mental health increases in inactive cases, the possibility of depression score being 18 and more decreases with a rate of 0.001. Conclusions: Inactive cases are also affected with respect to QOL and depression, as well as active cases, and it is found that there was a significant relation between these two variables.

2.
Fiziksel Eş Şiddetini Belirlemede Klinik Görüşme Yöntemi
Clinical Interview Method at Determine to Domestic Violence
Özge Doğanavşargil, Işıl Vahip
Sayfalar 125 - 136
Amaç: Aile içi fiziksel şiddetin yaygınlığı ile ilişkili çalışmaların bulgulan arasında farklılıklar gözlenmektedir. Bu farklılıklar aile içi şiddetin saptanmasında yöntemsel sorunlar olduğunu göstermektedir. Aile içi şiddeti araştırmak için bir standart yoktur. Bu güne kadar aile içi şiddetle ilişkili olarak yapılan araştırmaların çoğunda anket yöntemi kullanılmıştır. Anket yöntemi daha kullanışlı ve ucuzdur; kısa zamanda çok sayıda kişiye uygulanabilmektedir. Klinik görüşme yöntemi ise anket yönteminden daha ayrıntılı ve özgüldür.Bu çalışmada aile içi şiddetin varlığını saptamada kullanılan anket yöntemi ile klinik görüşme yönteminin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğine ilk kez başvuran 100 evli kadın hasta değerlendirmeye alındı. Hastalar tek başlarına bir odaya alınarak önce aile içi şiddet anketini doldurdular daha sonra klinik görüşmeye alındılar. Hastalara SCID I ve Aile İçi Şiddet İçin Yarı Yapılandırılmış Klinik Görüşme uygulandı. Bulgular: Klinik görüşmede aile içi şiddetin yaşam boyu prevalansı %62 olarak bulundu. Ankette fiziksel şiddet yalnızca %51 olarak bildirildi (Ki- kare Testi, P=0.001). İki yöntem arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Aile içi şiddet en iyi klinik görüşme ile saptanır ve psikiyatrik görüşme ortamı bunun için en uygun ortamdır.
Objectives: Findings on the prevalence of domestic violence vary greatly between studies. These differences between findings about domestic violence prevalence showed that there are procedural problems about research of issue. There is no standard to determine the real frequency of domestic violence. Till now, self report method is mostly used in studies about to domestic violence. Questionnaire forms and scales that are used are cheaper and easier to apply and can be applied to many people. But clinical interview method is more specific and more detailed than questionnaire. In this study, we aimed to compare self-report questionnaire and clinical interview that used to determine to prevalence of domestic violence. Method: For this study, 100 married women who applied to Outpatient psychiatry Clinic of Aegean University Medical Faculty for the first time were evaluated. The patients were left alone in the room one by one and they filled out the domestic violence questionnaire. After that, they were clinically interviewed by using SCID I and Semi-structured Domestic Violence Clinical Interview. Results: Life time prevalence of domestic violence was found 62% in clinical interview. Only 51% reported physical abuse in the self report questionnaire. Statistical difference between the two methods was significant (Chi Square Test, P=0.001). Conclusion: Clinical interview is the best method to determine domestic violence and psychiatric interview is the best suitable occasion.

DERLEME
3.
Yardım Çalışanlarında Travmatik Stres
Traumatic Stress in Relief Workers
Banu Yılmaz
Sayfalar 137 - 147
Travmatik olayların ardından, olaya doğrudan maruz kalanların yanı sıra, tanık olanlar, mağdurların yakınları ve yardım çalışmalarında görev alan kişiler de travmatik stres belirtisi gösterebilir. Bu grupların gösterdiği tepkiler, ilgili yazında ikincil travmatik stres ya da dolaylı travma- tizasyon olarak ifade edilmektedir. Yardım çalışanlarının, yaptıkları iş nedeniyle karşı karşıya kaldıkları stres kaynakları göz önünde bulundurulduğunda, bu grubun, travmatik olaylara doğrudan maruz kalanlarınkine benzer stres tepkileri yaşayabilecekleri düşünülmektedir. Bu makalede, yardım çalışanlarında travmatik stres ve ilişkili değişkenlerin, dolaylı travma ya da ikincil travmatik stres konusunda yapılan araştırma bulguları çerçevesinde aktarılması amaçlanmıştır, ilgili yazında ikincil travmatik stres ve yardım çalışanlarında travma sonrası stres konularında yapılmış araştırmalar gözden geçirilmiş ve araştırma bulguları, bu grupta travma sonrası stres belirtileri ve bu belirtileri yordayan değişkenler bağlamında tartışılarak aktarılmıştır. Gözden geçirilen araştırmalar, travmaya dolaylı olarak maruz kalan kişilerin travmatik strese yatkınlığını yordayan çok sayıda değişken olduğunu göstermektedir. Yaptıkları işten kaynaklı olarak travmatik olaylara sürekli maruz kalan, ancak doğrudan travma mağduru olmadıkları için göz ardı edilme olasılığı bulunan yardım çalışanları için, işlev kaybına uğrayacak duruma gelmeden önleyici müdahalelerin belirlenmesi önemlidir. Bu nedenle, dolaylı travmanın neden olabileceği travmatik stresle ilişkili değişkenler ve bu değişkenlerin birbirleriyle ilişkilerinin belirlenerek, bu gruplara uygun ve kültüre özgü modellerin geliştirilmesi önem taşımaktadır.
Trauma response can be produced by indirect, as well as direct, exposure to an event. In other words, traumatic events may cause stress reactions on witnesses, relatives and friends of the victims, and relief workers, besides the direct victims of the event. In the related literature, the stress reactions of these groups are called secondary traumatic stress or vicarious traumatization. The terms secondary traumatic stress or vicarious trauma are defined as the stress reaction of those who witness or have the knowledge of a traumatic event, or who are involved in the relief operations. The psychological effects of being involved in relief operations are investigated in many studies. When the stressors of emergency work are considered, it can be inferred that emergency workers may show stress reactions similar to that of direct trauma victims. The purpose of this article is to present the traumatic stress in relief workers within the framework of research findings on vicarious trauma and secondary traumatic stress. The research on secondary traumatic stress and posttraumatic stress reactions in relief workers were reviewed in the related literature; and research findings were presented within the framework of predictors of stress symptoms in this group. Research reviewed reveals that there were several variables predicting the traumatic stress vulnerability of the vicariously traumatized individuals. It is crucial to improve the preventive interventions in these groups in order to reduce the negative effects of continuous exposure to traumatic incidents. Therefore, variables related to secondary traumatic stress and the relations of these variables need to be determined to develop culture-specific models appropriate for these groups.

4.
Temporomandibuler Bozuklukların Psikiyatrik Yönü ve Bruksizm
Psychiatric Aspects In Temporomandibular Disorders and Bruxism
Nurper Erberk Özen
Sayfalar 148 - 156
Temporomandibular bozukluk (TMB), temporomandibular eklem, çiğneme kasları ve ilişkili yapıları ilgilendiren, ağrı ve ağız hareketlerinde kısıtlılıkla seyreden, sık rastlanan bir bozukluktur. Süreğen yüz ağrısı yanı sıra, baş ağrısı, kulak çınlaması ve eklem hareketlerinde ağrı yakınması ile başvurular sıktır. Başvurular, diş hekimi, pratisyen hekim, nörolog, fizyoterapi-rehabilitasyon hekimi, anesteziyolog ve psikiyatristlere olabilir. TMB'nin oluş nedeni ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Süreğen ağrının psikolojik boyutu önceden beri bilinmektedir. TMB'nin somatizasyon ya da somatoform bozukluklar içinde ele alınması ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Genel kabul edilen görüş, multidisipliner bir yaklaşımla ele alınması gereken bir işlev bozukluğu olduğu yönündedir. Bruksizm, diş gıcırdatma ve diş sıkma ile belirli bir motor bozukluk olup stresle arttığı bilinmektedir. Öte yandan bruksizmin varlığında TMB belirtilerinin arttığı gösterilmekle beraber, aralarındaki nedensellik net olarak aydınlanmamıştı Ancak, TMB'de psikojenik etkenlerin varlığı kabul edilmektedir. Bu derleme yazısında, TMB ve bruksizm ile ilgili genel bilgiler, ağrının psikojenik boyutu, eşlik eden psikiyatrik tanılar ve güncel tedavi yaklaşımları literatür ışığında tartışılmıştır. Çalışmada geriye dönük kaynak taraması yapılmıştır. Bu amaçla yeni çalışmalar yanı sıra, genel bilgiler için klasik bilgilerin yer aldığı görece eski tarihli kaynaklardan da yararlanılmıştır. Pubmed ve Google arama motoru kullanılarak, "temporomandibular eklem, temporomandibular bozukluk, (kronik) ağrı, somatizasyon, bruksizm" ile ilişkili anahtar sözcükler tercih edilmiştir. Sonuç olarak, diş sıkma ve çene kaslarında ağrı ile belirli TMB veya ilişkili yakınmalar ile başvuran hastalarda, öncelikle klinik olarak eşlik eden belirtiler de göz önünde bulundurularak, çok yönlü yaklaşımlarla tedavi olanakları sağlanabilir.
Temporomandibular disorder (TD) is a common disorder and a term used to describe a number of related disorder affecting temporomandibular joint, masticatory muscles and associated structures, all of which have common symptoms such as pain and limited mouth opening. Generally the patients who complaint chronical facial pain, headache, tinnitus and painful temporomandibular joint movements, first seek the care of specialists in general dentistry, general practioners, neurology, physical therapy, anesthesiology or psychiatry. There are different views about etiology of TD. Psychogenic dimensions of chronic pain have been known for a long time. There is still a controversion that TD should be either included as a somatoform or somatization disorder or not. It is generally suggested that the treatment options must be in a multidisciplinary manner. Bruxism is a motor disorder associated with grinding and gnashing of the teeth that increases with stres. Although it has been reported in related literature that symptoms of TD increase with bruxism, the relation between two still remains controversial. However, it is concluded that the psychogenic factors are important in patients with TD. In this review, general information about TD and bruxism, psychogenic dimension of chronic pain, comorbid psychiatric diagnosis and current treatment methods are discussed with the light of previous literature. For this purpose, besides the textbooks with classical general information, PubMed and Google search engines were used and terms such as "temporomandibular joint, temporomandibular disorder, pain (chronical), somatisation, bruxism" were chosen as key words. As conclusion, this article emphasizes the importance of establishing accurate diagnosis and managing interdisciplinary approach to the patients who suffer from TD and related symptoms such as bruxism and orofacial pain.

5.
Psikiyatrik Hastalıklarda Polifarmasi Ne Zaman Akılcıdır?
When Is Polypharmacy Rational In Psychiatric Diseases?
Canan Uluoğlu
Sayfalar 157 - 170
Akılcı farmakoterapi öncelikle tek ilaçla tedaviyi öngörmekte ve hastaları en az ilaç ve en düşük maliyet ile etkili ve güvenli bir şekilde kanıta dayalı olarak tedavi edebilmeyi amaçlamaktadır. Seçilecek ilacın kanıt değeri araştırılırken: (1) Dünya Sağlık Örgütü'nün temel ilaç listesi ve buradan yola çıkarak hazırlanan ulusal ilaç formülerleri, (2) ulusal ve uluslararası tedavi kılavuzlarında yer alan ilaçlar, (3) sistematik klinik araştırmalar ile ön plana çıkan ilaçlar (rastgele kontrollü klinik çalışmalar, meta analizler) ve (4) klinik deneyimlerinizden yararlanmanız kaçınılmazdır. Hedef tek ilaçla tedavi olsa da psikiyatride polifarmasiye sıkça başvurulduğu ve daha da önemlisi son 20 yıllık dönem içerinde polifarmasinin %30-40 oranlarında yükseldiği bilinmektedir. Polifarmasinin etkililiği ve güvenilirliğine dair yeterince klinik çalışma olmadığından, bu uygulamada kanıtlardan çok hekimlerin kişisel deneyimlerinin ön plana çıktığı görülmektedir. "Akılcı polifarmasi", olası ilaç-ilaç etkileşmelerini ve ilaç maliyetini de ön görerek, hastanın derdine deva olabilecek en yararlı ilaç kombinasyonunun seçilmesi esasına dayanır. Polifarmasinin akılcı bir uygulama olabilmesi için, gerçek anlamda kanıt değeri taşıyan bilgilerin ışığında (1) ilaçlara ait faktörler, (2) hastaya ait faktörler ve (3) hastalığa özel faktörlerin dikkatle değerlendirilmesi yerinde olacaktır. Bu değerlendirmenin ardından, hekimlerin olabildiğince, etkililiği ve güvenliği henüz kanıtlanmamış kombinasyonlardan kaçınması; en iyi bildikleri ve en iyi tanıdıkları ilaçlara öncelik vermeleri ve mevcut bilgiyi de sürekli güncellemeleri yerinde olacaktır.
Rational pharmacotheraphy primarily considers monopharmacy and aims to treat patients in an effective and reliable way based on evidence, with a minimum number of drugs and at the lowest cost. While investigating the sign of evidence in drug choice, it is inevitable for doctors to use some sources such as (1) World Health Organization's essential list of drugs and national drug formulary, (2) national and international guidelines, (3) randomised controlled clinical trials, meta analyses and, (4) personal clinical experiences. Although rational pharmacotheraphy aims monopharmacy, the use of polypharmacy in the treatment of psychiatric diseases is common and it was shown that polypharmacy increased up to 30-40% in the last 20 years. Since we do not have any sufficient evidence concerning the effectiveness and reliability of polypharmacy, it seems that doctors use their own clinical experiences more than evidence. "Rational polypharmacy" is based on the selection of the most useful drug combinations for patients considering drug-drug interactions and the cost of treatment. It will be conformable to evaluate special factors related with (1) the drugs (2) patients (3) the disease in order accept polypharmacy as a rational application. Taken together, it will be warranted for practitioner to avoid from prescribing the combinations of the drugs which were not shown to be efficient and reliable and, to prefer the drugs which they have the best knowledge about and, to update their information.

 
 
Copyright © 2020 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale