ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153 | English
 
Cilt : 21   Sayı : 4   Yıl : 2018
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 21 (4)
Cilt: 21  Sayı: 4 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Tıp bilimine yön veren ne?
What is the driving force of medical science?
Tolga Binbay
doi: 10.5505/kpd.2018.08760  Sayfalar 324 - 325
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
Yetişkin obez bireylerde psikiyatrik ek tanı ve bağlanma stilleri: Sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmalı bir çalışma (eng)
Psychiatric co-morbidity and attachment styles in obese adults: A comparative study with healthy volunteers
Demet Guleç Öyekçin, Erkan Melih Şahin, Ebru Aldemir
doi: 10.5505/kpd.2018.88700  Sayfalar 326 - 333
GİRİŞ ve AMAÇ: Obez hastalarda psikiyatrik ek tanı ve bağlanma sorunları yaygındır. Güvensiz bağlanma stilleri ile yeme bozukluğu arasında bağlantı olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı, obez bireylerdeki psikiyatrik ek tanı, bağlanma stilleri ve ilişkili risk faktörlerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beden kitle indeksi 30 kg/m2 ve üstü olan obez bireyler ile; yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş obez olmayan kontrollerden oluşan 173 olgu çalışmaya alındı. Bu olgulara, DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Hamilton Depresyon ve Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçekleri uygulandı. Bağlanma stilleri; anksiyöz/ambivalan, kaçıngan ve güvenli olarak sınıflandırıldı. Anksiyöz/ambivalan ve kaçıngan gruplar birleştirilerek güvenli bağlanma grubu ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Obez bireylerin %40.8’inde (n=53), başta major depresyon (n=44, %33.8) olmak üzere psikiyatrik ek tanı mevcuttu. Obez hastalarda psikiyatrik ek tanı (%40.8), sağlıklı kontrollerden (%18.6) anlamlı olarak daha fazlaydı. Psikiyatrik ektanısı olan veya olmayan bireylerde anksiyete, obezite ve beden kitle indeksi açısından bir riski faktörü olarak bulundu. Olguların %55.4’ünde güvenli olmayan bağlanma vardı ve bu, obez hastalarda anlamlı olarak daha sıktı. Psikiyatrik ek tanı varlığında güvensiz bağlanma stili daha yaygın görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Obez hastalarda psikiyatrik ek tanı ve güvensiz bağlanma stilleri yaygındı ve anksiyete, obezite ve beden kitle indeksi açısından bir öngörücü faktör olarak saptandı. Obez hastalarda, bağlanma stilleri ve anksiyeteyi de içeren psikiyatrik değerlendirmeler, bu olgular için daha iyi tedavi stratejileri geliştirilmesinde yardımcı olacaktır.
INTRODUCTION: Psychiatric co-morbidity and attachment issues are prevalent in obese patients. A possible relationship between insecure attachment styles and eating disorder risk has been proposed. The aim of this study is to determine the psychiatric co-morbidity, attachment styles and related risk factors in obese patients.
METHODS: Obese patients with body mass index of 30 kg/m2 or higher and non-obese controls matched for age, sex and education were included with a total sample of 173 participants. Diagnostic assessment using Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders and the Adult Attachment Scale, Hamilton Depression, and Hamilton Anxiety scales were carried out. Attachment styles were classified as anxious/ambivalent, avoidant and secure. The anxious/ambivalant and avoidant groups were combined and compared with the secure group.
RESULTS: Fifty three (40.8%) obese patients had psychiatric disorders including major depression (n=44; 33.8%). Anxiety was found to be a risk factor with obesity and BMI in both patients with or without any psychiatric co-morbidity. Psychiatric co-morbidity was significantly higher in obese patients (40.8%) than controls (18.6%). 55.4% of the participants had insecure attachment styles, it was significantly higher in obese patients. Insecure attachment styles were higher with psychiatric co-morbidity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Psychiatric co-morbidity and insecure attachment styles were prevalent in obese patients, and the symptom of anxiety was found to be a predictor of obesity and body mass index. Psychiatric examinations including attachment styles and anxiety will help to advance better treatment strategies for obese patients.

3.
Bir yaşlı genel toplum örnekleminde öznel bellek yakınması ve nesnel bilişsel bozulmanın ilişkisi (tur)
Relationship between subjective memory complaints and objective memory impairment in a community-dwelling elderly population
Elif Onur Aysevener, Neşe Direk, Ebru Onat Özsoydan, Meliha Diriöz
doi: 10.5505/kpd.2018.95967  Sayfalar 334 - 340
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlılarda öznel bellek yakınmaları demansın öncülü olabileceği için önemli sayılmaktadır. Bu çalışmada amacımız, genel toplum içinde bulunan yaşlı bireylerin öznel bellek yakınmaları ile nesnel olarak bellek kaybının varlığını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmada genel toplumda yaşayan 65 yaş ve üzerinde 100 kişi sosyodemografik özellikler, öznel bellek yakınmaları ve kognitif işlevler açısından araştırmacılar tarafından hazırlanmış olan sosyodemografik veri formu, Öznel Bellek Yakınmaları Anketi, Mini Mental Durum Muayenesi ve Kontrollü Kelime Çağrışım Testi kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Araştırmamızda, kendi bildirimine göre unutkanlık yakınması olan grupta öznel bellek yakınmaları puanı unutkanlık yakınması olmayan bireylere göre daha yüksek olarak saptanmıştır. Öznel Bellek Yakınmaları Anketine göre Hafif Kognitif Bozukluğu olanların olmayanlara göre Mini Mental Durum Muayenesi ve Kontrollü Kelime Çağrışım Testi puanları daha düşük olarak saptanmıştır. Öznel Bellek Yakınmaları Anketi puanıyla Mini Mental Durum Muayenesi ve Kontrollü Kelime Çağrışım Testi puanları arasında eğitim düzeyiyle açıklanabilecek bir ilişki olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlılarda öznel bellek yakınmalarının nesnel bellek problemleriyle ilişkili olduğu ve demans gelişimini öngördüğü düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda öznel bellek yakınmalarının tarama testi olarak kullanılması önerilmektedir. Öznel bellek yakınması olan bireyleri değerlendirirken, eğitim düzeyi gibi karıştırıcı faktörleri de hesaba katmak gerekli gibi görünmektedir.
INTRODUCTION: Subjective memory complaints are important as they are considered predictor of dementia. In this study, we aim to explore the association of subjective memory complaints that was measured with a questionnaire with objective memory impairment in community-dwelling elderly people.
METHODS: In this cross-sectional study, we evaluated 100 people aged 65 or over from general population. All participants were assessed in terms of sociodemographic features, subjective memory complaints and cognitive functions. We used a sociodemographic data form that was prepared by researchers, Subjective Memory Complaints Questionnaire, Mini Mental State Examination and Controlled Oral Word Association Test.
RESULTS: We found that participants suffering from forgetfulness had higher scores of subjective memory complaints than those without forgetfulness. Participants with Mild Cognitive Impairment on the basis of Subjective Memory Complaints Questionnaire had lower scores of Mini Mental State Examination and Controlled Oral Word Association Test. As indicated by the linear regression analyses, there were associations between subjective memory complaints and Mini Mental State Examination and Controlled Oral Word Association Test. However, these associations were not significant when controlled for level of education.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Subjective memory complaints have been thought to be related with objective memory impairments and considered predictor of dementia in elderly. In previous studies, assessment of subjective memory complaints is suggested as a screener for dementia. However, third variables such as level of education should be considered when assessing people with subjective memory complaints.

4.
Büyüklenmeci narsisistik kişilik özellikleri ile kişiler arası tarz arasındaki ilişkide saldırganlığın aracı rolü: Türkiye'deki üniversite öğrencisi örneklemi (eng)
The role of aggression in the relationship between grandiose narcissistic traits and interpersonal style: University students in Turkey
Neslihan Arıcı Özcan, Ömer Erdem Koçak, Reyhan Arslan
doi: 10.5505/kpd.2018.85547  Sayfalar 341 - 350
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinde büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri ile olumsuz kişiler arası ilişki tarzı arasındaki ilişkide saldırganlığın aracı rolünü incelemektir. Büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri, kendine aşırı güven, baskınlık, sömürücü ilişki tarzı, beğenilme beklentisi ve benlik saygısı tehdit edildiğinde ortaya çıkan yoğun öfke ve düşmanca tutumları içermektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya 577 üniversite öğrencisi katılmıştır. Veri toplamak amacıyla Narsistik Kişilik Envanteri, Buss Perry Saldırganlık Ölçeği ve Kişiler Arası Tarz Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmada değişkenler arası ilişkiler ve saldırganlığın aracı değişken etkisi eş zamanlı olarak Amos 21 yazılımıyla yapısal eşitlik modellemesi kullanılarak test edilmiştir. Çalışmada Kişiler Arası Tarz ölçeğinin tüm alt boyutları gözlenen değişken olarak ele alınırken, Buss Perry Saldırganlık Ölçeğinin üç alt boyutu ile Narsistik Kişilik Envanterinin beş alt boyutu gizil değişken olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Analizler sonucunda ölçüm modeli uyum değerleri, modelin değişkenler arası analiz yapmak için uygun olduğunu göstermiştir (x2: 180.801, df: 54, CFI: .976, TLI: .959, GFI: .958, RMSEA: .064, SRMR: .051). Sonuçlar, saldırganlığın, büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri ile olumsuz kişiler arası tarz arasındaki ilişkide aracılık etkisi gösterdiğini ortaya koymaktadır (x2: 259.405, df: 65, CFI: .963, TLI: .948 GFI: .941, RMSEA: .072, SRMR: .055).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aracılık etkisi, narsistik özelliklerin saldırgan davranışları beraberinde getirdiğine, bunun sonucunda da işlevsel olmayan ilişki kurma biçimlerinin ortaya çıktığına işaret etmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the role of aggression in the relationship between grandiose narcissistic personality characteristics and negative interpersonal relationship style. Grandiose narcissistic features include overconfidence, high self-esteem, dominance and exploitative interpersonal style, expectation of attention and admiration from others, and aggressive attitudes and behaviors through the concept of threatened egotism.
METHODS: In this study, 577 university students participated from different departments. Narcissistic Personality Inventory for measuring the grandiose narcissistic features, Buss-Perry Aggression Questionnaire for measuring the aggression, Interpersonal Style Scale and demographic form are used. Research model was tested with structural equation modeling using Amos 21 software. In this process sub-dimensions of interpersonal relationship style are used as manifest variable while five indicators for grandiose narcissistic features and 3 indicators for aggression are used as latent variables.
RESULTS: The primary analysis of the study indicated that goodness-of-fit statistics show that the data fit well to the model (x2: 180.801, df: 54, CFI: .976, TLI: .959, GFI: .958, RMSEA: .064, SRMR: .051). According to the results, aggression mediates the relationship between grandiose narcissistic personality characteristics and negative interpersonal communication styles (x2: 259.405, df: 65, CFI: .963, TLI: .948 GFI: .941, RMSEA: .072, SRMR: .055).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The significant mediation effect of aggression implies that narcissistic features bring with aggression toward other people that ultimately lead to getting in contact with people in a negative manner.

5.
Fibromiyalji sendromu tanılı hastalarda zihin kuramı ve üst biliş işlevleri (tur)
Theory of mind and metacognitive functions in patients with fibromyalgia syndrome
Filiz Özsoy, Sevil Okan
doi: 10.5505/kpd.2018.46036  Sayfalar 351 - 359
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Fibromiyalji (FMS) tanılı hastaların üst biliş işlevleri ve zihin kuramlarını değerlendirmeyi amaçlıyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya; Fiziksel Tıp ve rehabilitasyon polikliniğinde FMS tanısı konan 101 hasta ve 101 sağlıklı kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara; klinik veri değerlendirme formu, Fibromiyalji Etki Anketi, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Gözlerden Zihin Okuma Ölçeği (GZO) ve Üst biliş-30 (ÜBÖ) formları uygulandı.
BULGULAR: FMS hastalarının sağlıklı kontrollere göre gözler testi performansı düşüktü. Beraberinde hastaların daha fazla işlevsel olmayan üst bilişlere sahip oldukları ve ‘kontrol edilemezlik ve tehlike’ ve ‘bilişsel güven’ üst bilişinin daha fazla kullanıldığı saptandı. Hastaların BAÖ ve BDÖ puanları da kontrollerden yüksek olarak bulundu. Gözlerden zihin okuma testinin diğer ölçeklerle korelasyonu yoktu. Fakat BAÖ; ÜBÖ toplam puanı ve ‘kontrol edilmezlik ve tehlike’ alt boyutu ile orta derecede bir korelasyon gösterdi. BDÖ ise ÜBÖ ‘bilişsel güven’, ‘kontrol edilmezlik-tehlike’ ve ‘düşünceleri kontrol ihtiyacı’ alt boyutları ile zayıf bir korelasyon gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: FMS hastalarının daha fazla işlevsel olmayan üst bilişlere ve bazı parametrelerde farklı bir zihin kuramı işleyişine sahip oldukları görüldü. Fibromiyalji tanılı hastaların, anksiyete, depresyon düzeyleri ve bilişsel çarpıtmalarını ortaya koyabilmek için daha fazla çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Object: We aim to evaluate the metacognitive functions and theories of mind of patients with fibromyalgia syndrome.
METHODS: Method: The study was carried out in the Physical Therapy and Rehabilitation outpatient clinic with 101 women with fibromyalgia syndrome and 101 healty control group. All attendees; clinical data form, Fibromyalgia Impact Questionnaire (FIQ), Beck Anxiety Scale (BAS), Beck Depression Scale (BDS), Reading the Mind in the Eyes Test and Metacognitions Questionnaire Forms (MCI) were applied.
RESULTS: Results: The eyes test performance of the Fibromyalgia patient group was statistically significantly lower than the control group. Together, it was detected that the patients had more dysfunctional metacognition and that the 'uncontrollability and danger' and 'cognitive trust' metacognition were more frequently used. The BAI and BDI scores of the patients were also higher than the controls. Reading the Mind in the Eyes Test had no correlation with other scales. But BAO; there was moderate correlation between the MCI total score and the 'control inability and danger' subscala. The BDI correlated poorly with the 'cognitive trust', 'uncontrollability-danger' and 'need for control of thinking' subscales of MCQ.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: Dysfunctional metacognitions were high in FMS patients and a different mind theory in some parameters. More studies should be done to reveal the anxiety, depression levels and cognitive distortions of patients with fibromyalgia.

6.
Lise öğrencilerinde umutsuzluk, bağlanma stili ve aile yapısının madde kullanma eğilimini yordama gücü (tur)
Hopelessness, attachment style and family structure’s predictive power in substance abuse proclivity among high school students
Kenan Bülbül, Hatice Odacı
doi: 10.5505/kpd.2018.06977  Sayfalar 360 - 369
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma kapsamında lise öğrencilerinde umutsuzluk, bağlanma stilleri ve aile yapısı ile madde kullanma eğilimleri arasındaki ilişkiler incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Örneklem 2015-2016 eğitim öğretim yılında Karadeniz Bölgesi’nde büyük şehir statüsünde olan bir il genelinde öğrenimlerine devam eden 513 kız, 390 erkek olmak üzere toplam 903 lise öğrencisinden oluşmuştur. Örneklemde yer alan öğrencilerin yaşları 14 ile 20 arasında değişmekte olup yaşları ortalaması 16.33’tür (SS= 1.14). Demografik Bilgi Formu (DBF), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ), İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA), Aile Yapısı Değerlendirme Aracı (AYDA) ve Madde Kullanma Eğilimi Ölçeği (MKEÖ) katılımcılara sınıf ortamında gruplar halinde uygulanmıştır. Veriler Spearman Brown Sıra Farkları Testi ve çoklu regresyon analizi kullanılarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yapılan analizler sonucunda lise öğrencilerinin madde kullanma eğilimi ile umutsuzluk, bağlanma stillerinden saplantılı bağlanma stili ve aile yapısı alt boyutlarından birlik, yönetim ve yetkinlik boyutlarıyla pozitif yönde anlamlı ilişkiler olduğu; umutsuzluğun, bağlanma stillerinin ve aile yapısının madde kullanma eğiliminin yüzde 11’ini açıkladığı bulgusuna ulaşılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçları madde kullanma eğilimi ile umutsuzluk, bağlanma stili ve aile yapısı arasında ilişki olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: This study aimed to examine the relationships on hopelessness, attachment styles, family structure and substance abuse proclivity of high school students.
METHODS: Sampling of the study consisted of totally 903 high school students (513 female, 390 male) studying a province that has a big city status in Black Sea Region in 2015-2016 educational year. The age of the students in the sample, ranged from 14 to 20 mean of their age was 16.33 (SD= 1.14). So, demographical information form (DIF), Beck Hopelessness Scale (BHS), Relationship Scale Questionnaire (RSQ), Family Structuce Evaluation Scale and Substance Abuse Proclivity Scale (SAP) was applied to participants as groups in a class. The data were analysed using Spearman’s Brown Rank Test and multiple regression.
RESULTS: As a results of the analysis, it was found that there were positive relationships between the high school students’ substance abuse proclivity and hopelessness, preoccupied attachment style among all the attachment styles and unity, management and competence dimensions of family structure; that the hopelessness, attachment styles and family structure explained the 11% of the Substance Abuse Proclivity
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the study have showed that there is a relationship among the Substance Abuse Proclivity, hopelessness, attachment styles and family structure.

7.
Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerin aile işlevselliği (tur)
Family functioning of adolescents with nonsuicidal self-injury
Damla Eyüboğlu, Taner Güvenir, Canem Kavurma, Fatma Varol Taş
doi: 10.5505/kpd.2018.77598  Sayfalar 370 - 379
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada çocuk ve ergen psikiyatri kliniğine kendine zarar verme davranışı (KZVD) ile başvuran ergenlerde KZVD özellikleri, aile işlevselliği, ebeveynlerinin ruhsal iyilik hallerinin araştırılması ve ergenlerdeki kendine zarar verme davranışı arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk ve Ergen Psikiyatri Kliniği’ne başvuran, son 1 yıl içerisinde KZVD olan 37 olgu ve 51 ebeveyni ile aynı kliniğe herhangi bir psikopatoloji ile başvuran aynı yaş grubunda 31 kontrol ve 47 ebeveyni alındı. Çalışmaya katılan ergenlere Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin ebeveynlerine ADÖ ve Genel Sağlık Anketi-12 uygulanmıştır.
BULGULAR: Kesme en sık KZVD yöntemiydi. KZVD olan gruptaki ergen ve ebeveynlerinin, işlevsellikte kısıtlılıklara işaret edecek şekilde, ADÖ alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca bu gruptaki ebeveynlerin GSA-12 ölçeğinden daha yüksek oranda 2 ve üstü puan aldıkları gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KZVD olan ergenlerin aile işlevselliğinin daha bozuk olduğu, kendine zarar verme davranışı ile aile işlevselliği arasında anlamlı bir ilişki olduğu, ebeveynlerinin daha yüksek oranda psikopatoloji riski taşıdıkları bulunmuştur. KZVD olan ergenlerle çalışırken ebeveynlerle aile işlevselliğindeki sorunlara yönelik görüşmeler yapılması ve ruhsal iyilik hallerinin desteklenmesi önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the features of nonsuicidal self-injury (NSSI) behaviors, family functioning and parental well-being in adolescents with NSSI referred to child and adolescent psychiatry department and also in order to detect if there is an association between the act of NSSI and the issues above mentioned.
METHODS: 37 cases with NSSI in the last year and their 51 parents and 31 controls with any psychopathology and their 47 parents referred to child and adolescents psychiatry clinic were included. Psychiatric diagnostic interview (Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School Age Children Lifetime Version), Mc Master Family Assessment Device were applied to all participants. Mc Master Family Assessment Device and General Health Questionnaire were also applied to all participants’ parents.
RESULTS: Cutting was the most common self harm method. The adolescents with NSSI and their parents had greater scores in Mc Master Family Assessment Device subscales by pointing the limitations in functioning. The parents of adolescents with NSSI had greater ratio 2 and upper scores in GHQ-12.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The family functioning of adolescents with NSSI was poorer. There was a significant association between NSSI behaviors and poor family functioning. The parents of adolescents with NSSI had more risks in mental health disorders. It is important to interview with parents of adolescents with NSSI about family functioning problems and to support parental well-being.

8.
Acil servis çalışanlarının ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumlarının incelenmesi (tur)
Investigation of beliefs and attitudes of emergency service staff towards mental illnesses
Serap Yıldırım, Funda Ersoysal, Cansu Güler
doi: 10.5505/kpd.2018.65477  Sayfalar 380 - 388
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma, acil servis çalışanlarının ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumlarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı araştırma, Mart-Haziran 2017 tarihleri arasında, bir üniversite hastanesinin acil servisinde çalışan, araştırmaya katılmaya gönüllü 57 sağlık çalışanıyla yürütülmüştür. Veriler, Tanıtıcı Bilgi Formu ve Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnançlar Ölçeği’yle (RHYİÖ) toplanmıştır. Verilerin analizinde, Mann-Whitney U testi ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Acil servis çalışanlarının RHYİÖ alt ölçek puan ortalamaları sırasıyla “Tehlikelilik” 22.54±5.58, “Çaresizlik ve Kişilerarası İlişkilerde Bozulma” 27.81±7.65, “Utanma” 2.07±2.08 olup, toplam puan ortalaması 52.42±11,74’tür. Acil servis çalışanlarının "Utanma" alt ölçek puan ortalamasının dağılımı cinsiyet değişkenine göre anlamlı bulunmuştur (U: 267.0, p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmaya katılan acil servis çalışanlarının ruhsal hastalıklara yönelik orta düzeyde olumlu inanca sahip oldukları, cinsiyet dışındaki değişkenlerin bu tutumları etkilemediği sonucuna varılmıştır. Acil servis çalışanlarıyla bu araştırmanın benzerinin daha büyük bir örneklem grubuyla yapılması önerilmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the beliefs and attitudes of emergency service staff towards mental illnesses.
METHODS: The descriptive study was conducted between March and June 2017 with 57 volunteer health staff working in the emergency room of a university hospital. The data were collected through the Introductory Information Form and the Beliefs Toward Mental Illness Scale (BMI). In the analysis of the data, Mann-Whitney U test and Kruskal Wallis test were used.
RESULTS: The mean scores of BMI subscale scores of emergency workers were 22.54±5.58 for “Dangerousness”, 27.81±7.65 for “Poor social and interpersonal skills and incurability”, 2.07±2.08 for “Shame”, and 52.42±11.74 for total scale score. It is found that emergency service staff’ distribution of “Shame” subscale score was statistically significant only gender variable (U: 267.0, p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was conclusion that emergency service staff participating in the study had moderate positive attitudes toward mental illnesses, whereas variables other than education status did not affect these attitudes. It is recommended to conduct a study with a larger sample group of emergency staff.

KISA BILDIRI
9.
Duygudurum kliniğinde takip edilen bipolar bozukluk tanılı hastalarda ölüm nedenlerinin değerlendirilmesi (tur)
Evaluation of mortality causes among patients with bipolar disorder in a specialized mood clinic
Alparslan Cansız, Bahri İnce, Kürşat Altınbaş, Erhan Kurt
doi: 10.5505/kpd.2018.75547  Sayfalar 389 - 396
GİRİŞ ve AMAÇ: Artan yeni tedavi seçeneklerine rağmen bipolar bozukluk halen önemli bir yeti yitimi ve ölüm nedenidir. Gelişmiş ülkelerde yapılan araştırmalar genel tıbbi nedenlerin ve intiharın bipolar bozukluk tanılı hastaların erken ölümünde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Ülkemizde bipolar bozukluk tanılı hastaların ölüm nedenlerini ortaya koyan bir araştırmaya rastlanmamış olup bu çalışmada ülkemizdeki bir duygudurum kliniğinde takip edilmekte olan bipolar bozukluk tanılı hastaların ölüm nedenlerinin ortaya konulması hedeflenmiştir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Raşit Tahsin Duygudurum Merkezi'nde ayaktan takip ve tedavi edilen bipolar bozukluk tanısı mevcut 1300 hasta alınmıştır. On dört yıllık süre zarfında ölen 23 hastanın sosyodemografik ve klinik özellikleri Duygudurum Bozuklukları Hasta Kayıt Formu(SKIP-TURK) ile kaydedildi. Hastalarının ölüm nedenleri hastane kayıtları ve yakınlarından elde edilen tıbbi kayıtlar ile belirlendi.
BULGULAR: Ölen hastaların %56,5'i kadın, %43,4'ü erkek idi. Hastaların ortalama yaşam süresi 51,1 ±12,5 yıl ( min: 27 max: 68) bulundu. Hastaların en sık ölüm nedeni kardiovasküler sebepler (%34.7) olarak saptanmıştır. Daha sonra ise solunum sistemi hastalıkları(%21,7) ve intihar(%13,4) gelmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız sonucunda ülkemizde bipolar bozukluğu olan hastaların ölüm nedenlerinin daha önce diğer toplumlarda yapılmış çalışmalarla benzerlik arz ettiği gözlenmiştir. Bu çalışma ülkemizde bipolar bozukluk tanılı hastaların ölüm nedenlerinin belirlenmesi açısından ileride yapılacak olan geniş kapsamlı çalışmalara yol gösterebilir.
INTRODUCTION: Objectives: Despite the increase in new treatment options, bipolar disorder is still a leading cause of morbidity and mortality. Researches in developed countries have shown that general medical causes and suicide play an important role in premature death of patients with bipolar disorder. In the current study, we aimed to assess the causes of death in patients with bipolar disorder in our country.

METHODS: One thousand and three hundred patients with bipolar disorder who were followed up and treated at Raşit Tahsin Duygudurum Center were included in this study. Sociodemographic and clinical characteristics of 23 patients who lost their lives during 14 years were recorded with Mood Disorders Patient Registration Form (SKIP-TURK). The causes of death of the patients were obtained from hospital medical records and medical records obtained from their relatives.
RESULTS: Fifty six point five percent of the patiens who lost their lives were female and 43.4% of them were male. The mean life span of the patients was 51.1 ± 12.5 years (min: 27 max: 68). The most common cause of death in patients was cardiovascular causes (34.7%). This was followed by respiratory system diseases (21.7%) and suicide (13.4%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We have concluded that the causes of death in patients with bipolar disorder in our country are similar to those of previous studies in other societies. This article may guide the comprehensive studies that will be designed in the future to determine the causes of death in patients with bipolar disorder in our country

DERLEME
10.
Gebelik ve doğum sonrasında cinsel işlevlerde gözlenen değişiklikler: Önyargı mı? Yoksa Gerçek mi? (tur)
Alterations in sexual functions during and after pregnancy: Prejudice? Or Real?
Fatma Beyazit, Eren Pek, Başak Şahin
doi: 10.5505/kpd.2018.73644  Sayfalar 397 - 406
Kadındaki cinsel işlevler fiziksel, duygusal, sosyal ve psikolojik durumları içeren birçok değişkenin kompleks ve dinamik etkileşiminin bir sonucudur. Bununla birlikte cinsel işlevler her bireyin kişiliğinin önemli bir parçasıdır ve kişinin hayat kalitesini etkileyerek çiftlerin birbirleri ile olan etkileşimlerinde anahtar bir rol oynamaktadır. Kadın cinsel döngüsündeki işlev bozuklukları cinsel ilişki isteğinde, uyarılmada ve orgazmda azalmaya sebep olmaktadır. Gebeliğin insan fizyolojisi üzerinde birçok değişikliğe sebep olarak cinsel işlevler üzerinde belirgin etkileri olduğu bilinmektedir. Gebelikteki endokrin, biyolojik, psikosomatik ve sosyal faktörlerle birlikte anatomik değişiklikler ve değişik doğum şekilleri kadın cinsel işlevlerinde bozukluklara sebep olabilmektedir. Bu literatür derlemesi kadın cinsel işlevi ve işlev bozuklukları ile gebelikteki cinsel işlevleri inceleyen makalelerin bir özetini yaparak, bu parametrelerin kadının cinsellikle ilişkili hayat kalitesini nasıl etkilediğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Sexual function in women is a complex and dynamic interaction of multiple variables including physical, emotinal, social, and physiological states. Moreover, sexual function is a key part of each human being’s personality and a cornerstone in the overall couple relationship with an obvious affect on health related quality of life. A dysfunction in female sexual cycle can result in lack of desire for sexual contact, arousal and an inability to have an orgasm. Pregnancy is a period with many alterations in human physiology leading to challenges in sexual function. Endocrine, biologic, psychosomatic and social factors as well as anatomical alteations during pregnancy and the different mode of delivery may aggravate female sexual dysfunction. This literature review examines research articles that investigated female sexual function, sexual dysfunction, and sexual functioning in pregnancy in order to obtain how these parameters affect a woman’s sexual related quality of life.

OLGU SUNUMU
11.
Tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozuklukta pozitif psikoterapi etkili olabilir mi? Bir olgu sunumu (tur)
May positive psychotherapy effective for treatment-resistant obsessive compulsive disorder?: A case report
Ebru Sinici, Sinan Aydın, Taner Öznur
doi: 10.5505/kpd.2018.93723  Sayfalar 407 - 413
Obsesif Kompulsif Bozukluğunun (OKB) tedavisinde en sık kullanılan psikoterapötik müdahale, maruz bırakma ve tepki önleme üzerine kuruludur. Bununla beraber hastaların önemli bir kısmında bu müdahaleyi uygulamak zordur. Bu yazıda tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluğu olan bir hastanın tedavisinde kullanılan eklektik bir yaklaşım olan Pozitif Psikoterapi tartışılacaktır. Yirmi yıldır OKB tanısıyla takipli hasta, biri ateşli silahla olmak üzere toplam altı defa intihar girişiminde bulunmuştu. Psikofarmakolojik müdahaleler, EKT, anterior kapsülotomi da dâhil çeşitli tedaviler almış, tedavilere rağmen yakınmalarında gerileme olmaması ve intihar düşüncesi olması sebebiyle kliniğimize yatırılmıştır. Pozitif psikoterapi uygulaması sırasında iki defa tecavüze uğradığını paylaşan hastaya Pozitif Psikoterapi aşamalarında zamanı geldiğinde EMDR tekniği uygulanmıştır. Aşamalar tamamlandıktan sonra yakınmalarında azalma olmuş, sonrasında da davranışsal ödevlerle iyilik halinin devamlılığı kontrol edilmiştir. Hasta şifa ile taburcu olmuştur. Bu yazı ile tedaviye dirençli OKB tedavisinde Pozitif Psikoterapinin (PPT) etkinliğini göstermek amaçlanmıştır.
The most frequently used psychotherapeutic interventions in OCD treatment are based on exposure and response prevention. However, it is difficult to apply this intervention to a significant part of the patients. In this article, Positive Psychotherapy, an eclectic approach used in the treatment of a patient with treatment-resistant obsessive-compulsive disorder, will be discussed. The patient had OCD for twenty years had attempted suicide a total of six times, including gunshot. The patient had received psychopharmacological interventions, ECT, anterior capsulotomy. She admitted to the clinic because of the there was no regression in the complaints and thought of suicide. During the positive psychotherapy sessions, EMDR technique was applied to the patient who shared that she was raped twice.
After completing the steps, there was a decrease in complaints, and then the continuity of rehabilitation checked via behavioral tasks. The patient was discharged with wellbeing. In this article, it is aimed to show the effectiveness of Positive Psychotherapy in the treatment of OCD which is resistant to treatment.

12.
Mizofonide Bilişsel Davranışçı Psikoterapinin etkinliği: Bir olgu sunumu (eng)
The effectiveness of Cognitive Behavioral Psychotherapy in Misophonia: A Case Report
Ali Ercan Altınöz, Nazlı Ece Ünal, Şengül Tosun Altınöz
doi: 10.5505/kpd.2018.18480  Sayfalar 414 - 417
Mizofoni, bazı sesler tarafından tetiklenen; öfke, korku, iğrenme gibi hoş olmayan duygulara yol açan bir durumdur. Mizofoni hastaların günlük aktivitelerini, sosyal hayatını ve kişilerarası ilişkileri ciddi biçimde etkileyebilir. Bu gerekçelerle mizofoninin bir psikiyatrik bozukluk olarak tanımlanması son zamanlarda önerilmektedir. Bu makalede mizofonisi olan bir olgunun ve bilişsel davranışsal psikoterapi ile tedavisi tartışılmaktadır. Psikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmamakla birlikte, birçok birey mizofoniden mustariptir ve bu bireyler için bilişsel davranışçı psikoterapi bir tedavi seçeneği olarak yararlı görünmektedir.
Misophonia is a condition that is triggered by certain sounds, which leads to unpleasant feelings such as anger, disgust, fear. Misophonia can severely affect patients' daily activities, social life, and interpersonal relationships. For these reasons, lately, misophonia is being recommended to be defined as a psychiatric disorder lately. Here we represent a case with misophonia and discuss the application of the cognitive behavioral psychotherapy as a treatment in an individual with misophonia. Although not being defined as a psychiatric diagnosis, many individuals are suffering from misophonia, and for these individuals, cognitive behavioral psychotherapy seems to be beneficial as a treatment option.

 
 
Copyright © 2018 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale