ISSN 1302-0099 | e-ISSN 2146-7153
 
Cilt : 21   Sayı : 4   Yıl : 2018
Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler


 
J Clin Psy: 21 (3)
Cilt: 21  Sayı: 3 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖRDEN
1.
Editörden
Editorial
Mehmet Yumru
doi: 10.5505/kpd.2018.32659  Sayfalar 208 - 209
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
Türkiye Psikiyatri Derneği Yeterlik Sınav’ında yapılan Nesnel Örgün Klinik Sınav’ının geliştirilmesi, uygulanması ve sonuçları (eng)
Development, implementation and results of Objective Structured Clinical Exam in Psychiatric Association of Turkey Board Exam (eng)
Ozlem Surel Karabilgin Ozturkcu, Ozlem Kuman Tuncel, Damla Isman Haznedaroglu
doi: 10.5505/kpd.2018.89421  Sayfalar 210 - 221
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Türkiye Psikiyatri Derneği Yeterlik Sınavı’nda yapılan Nesnel Örgün Klinik Sınav-NÖKS sürecini ve sonuçlarını sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sınav yöntemi olarak, beş istasyonda “Standardize Hasta-SH”ların rol oynadığı altı istasyonlu NÖKS kullanılmaktadır. Bu istasyonlar hastadan bilgi alma, psikiyatrik muayene, ayırıcı tanı, tedavi planlama ve hastayı bilgilendirme becerilerini değerlendirmek için planlanmaktadır. Altıncı istasyonda adaylardan adli psikiyatrik rapor yazması istenmektedir. NÖKS’ün aşamaları; sınav matrisinin, her bir istasyon için SH senaryosu, aday yönergesi, gözlemci yönergesi ve değerlendirme rehberinin hazırlanması; SH eğitimi; gözlemcilerin eğitimi; pilot uygulama; uygulama ve sonuçların değerlendirilmesidir. Adaylardan her bir istasyonda en az % 30, bütün istasyonların ortalaması olarak % 50 başarı beklenmektedir.
BULGULAR: Sınava 2006-2016 yılları arasında toplam 116 kişi katıldı ve %91,4’ü NÖKS’da başarılı oldu. Geri bildirim formlarında, adaylar sınavın orta düzeyde zor olduğunu, sınav içeriğinin uzmanlık eğitiminin kapsamı ile uyumlu olduğunu ve bir uzmanı değerlendirmek için uygun olduğunu belirtmişlerdir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adayların olumlu geri bildirimleri sınavın kabul edilebilirliğini göstermektedir. NÖKS’nda hazırlık, uygulama ve sonuçların değerlendirilmesi oldukça zaman ve insan gücü gerektirir. NÖKS, psikiyatri kurulu sertifikasyonu için değerli bir sınav yöntemi olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: The aim of this study, is to present the process and results of OSCE in Psychiatric Association of Turkey Board Exam-PATBE.
METHODS: Six stationed OSCE, in which Standardized Patient-SP took role on five stations, were used as an exam method. These stations were planned for assessing the skills of taking history, psychiatric examination, differential diagnosis, making treatment plans and informing the patient. On the sixth station, the examinees are asked to write a forensic psychiatric report. Phases of OSCE were: preparing the blueprint, preparing the SPs’ scenario for each station, preparing the examinee's instructions, preparing the observer's instructions and the evaluation guide, SP education, training of observers, pilot implementation, implementation and evaluation of results. The examinees are expected to achieve at least 30% success in each station and 50% success in all stations.
RESULTS: 116 examinees participated the exam between 2006-2016 and 91.4% succeeded in the OSCE exam. In feedback forms, examinees stated that the exam is moderately difficult; yet, the content of the exam is in line with the scope of their specialty training and is suitable for evaluating an expert.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Positive feedbacks from the examinees indicated the efficiency of the exam. The preparation, implementation and evaluation of results of OSCE require considerable time and manpower. OSCE can be used as a valuable test method for psychiatric board certification.

3.
Gangliyon hücre tabakası kalınlığının dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve komorbid karşıt olma karşı gelme bozukluğu olan çocuklarda değerlendirilmesi (eng)
Evaluation of the ganglion cell layer thickness in children with attention deficit hyperactivity disorder and comorbid oppositional defiant disorder (eng)
Şahin Bodur, Halil Kara, Burak Açıkel, Erdoğan Yaşar
doi: 10.5505/kpd.2018.37450  Sayfalar 222 - 230
GİRİŞ ve AMAÇ: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konmuş çocukların retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre tabakası (GHT) ve optik sinir kalınlıklarının sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması ve karşı olma karşıt gelme bozukluğunun (KOKGB) olası olumsuz etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: 31 hasta (n = 16 DEHB ve n = 15 DEHB + KOKGB) ve 31 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Çocuklarda semptomların şiddetini değerlendirmek için Conners Öğretmenleri Derecelendirme Ölçeği ve Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği kullanılmıştır. Optik koherens tomografi cihazı ile yapılan oftalmolojik ölçümler değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, DEHB çocuk ve kontrolleri arasında farklı oftalmolojik ölçümler (RSLT, GHT ve optik sinir kalınlıkları) karşılaştırıldı.
BULGULAR: Elde edilen sonuçlar öncelikle DEHB olan olgularda kontrollere göre bilateral daha ince GHT'yi göstermektedir. Sağ göz inferior kadran ve sol gözde superior kadranın optik sinir kalınlıkları ile sol gözün ortalama optik sinir kalınlığı ve her iki gözün GHT kalınlık ortalamaları gözün üst ve alt bölgelerinde hasta grubuyla sağlıklı kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olduğu bulundu (p <0,05). RSLT'nin ölçülen incelmesi, hasta grubunda her iki göz içinde istatistiksel olarak anlamlı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DEHB tanısı alan hastalarda GHT ve optik sinir kalınlıklarının incelmesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken, RSLT'nin incelmesi sadece sayısal bir farklılık bulundu. KOKGB komorbiditesinin incelme üzerine ek bir etkisi olmadığı düşünülmedi. Bu durum KOKGB’nin nörodejeneratif sürece olumsuz etkisinin daha geniş örneklemli çalışmalarla değerlendirilmesi fikrini gündeme getirebilir.
INTRODUCTION: We aimed to compare the Retinal Nerve Fiber Layer (RNFL), ganglion cell layer (GCL), and the optic nerve thicknesses (ONT) of children diagnosed with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) to a healthy control group; and the possible worse effect of the Oppositional Defiant Disorder (ODD).
METHODS: 31 patients, (n=16 ADHD and n=15 ADHD+ODD) and a control group of 31 participants included. The Conners' Teachers Rating Scale and the Conners' Parent Rating Scale were used for the severity of the symptoms in children. Ophthalmologic measurements performed with optic coherence tomography device.
RESULTS: In this study, different ophthalmologic measurements (RNFL, GCL and optic nerve thicknesses) are compared between ADHD children and controls. Results show primarily bilateral thinner GCL in ADHD children compared to controls, which is the first demonstration. Optic nerve thicknesses of right eye inferior quadrant and left eye superior quadrant, as well as mean optic nerve thickness of left eye, and furthermore both eyes total GCL thickness measurement averages with also their thicknesses in superior, inferior area of patient group were found as statistically lower (p< 0,05) than control group. The measured thinning of RNFL wasn’t statistically significant for both eyes in patient group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients diagnosed with ADHD, thinning of the GCL and optical nerve thicknesses were found statistically significant compared to the control group, whereas the thinning of RNFL was only numerical. ODD comorbidity was thought to have no additional effect on thinning. This may lead to the idea that the negative effect of the ODD on the neurodegenerative process may be assessed with larger sample studies.

4.
Cinsel işlev bozukluğu olan çiftlerde mizaç ve karakter boyutları, evlilik uyumu ve cinsel doyum (eng)
Temperament and character dimensions, marital adjustment, and sexual satisfaction in couples with sexual dysfunction (eng)
Cennet Şafak Öztürk, Haluk Arkar
doi: 10.5505/kpd.2018.86548  Sayfalar 231 - 244
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı cinsel işlev bozukluğu (CİB) olan ve olmayan çiftler arasındaki mizaç ve karakter boyutları, evlilik uyumu ve cinsel doyumdaki farklılıkları araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre CİB tanısı alan 78 evli kadın ve 23 evli erkek ile onların eşlerinden (n=202), karşılaştırma grubu CİB olmayan evli çiftlerden (n=200) oluşmuştur. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) uygulanmıştır.
BULGULAR: CİB’i olan çiftlerin karşılaştırma grubundan yüksek işbirliği yapma ve kendini aşma, düşük kendini yönetme puanı olduğu görülmüştür. CİB’i olan çiftlerde kadın partnerin karşılaştırma grubundaki kadınlara göre yüksek zarardan kaçınma, düşük kendini yönetme puanı aldıkları bulunmuştur. CİB’i olan çiftlerde çift doyumu, sevgi gösterme ve ÇUÖ toplam puanlarının karşılaştırma grubundaki çiftlere göre anlamlı olarak daha az olduğu görülmüştür. CİB’i olan çiftlerde, kadınların GRCDÖ toplam puanı ve tüm alt ölçeklerinden, erkeklerin GRCDÖ toplam puanı ve doyum, kaçınma, erken boşalma ve empotans alt ölçeklerinden karşılaştırma grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar aldıkları bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Siklotimik karakter, zarardan kaçınma ve kendini yönetme özelliklerinin CİB için bir risk faktörü olduğu söylenebilir. CİB olan çiftlerde evlilik uyumu ve cinsel doyum azdır.
INTRODUCTION: The objective of the study is to investigate the differences in temperament and character dimensions, marital adjustment and sexual satisfaction between the couples with and without sexual dysfunction (SD).
METHODS: The study group consists of 78 married women and 23 married men with SD diagnosis according to DSM-IV-TR diagnostic criteria and also their spouses (n=202). The comparison group is composed of married couples without SD (n=200). The participants were applied Personal Information Form, Temperament and Character Inventory (TCI), Golombok-Rust Inventory of Sexual Satisfaction (GRISS), Dyadic Adjustment Scale (DAS).
RESULTS: The couples with SD were observed to have higher cooperativeness and self-transcendence and lower self-directedness scores than those of the comparison group. The women partners in the couples with SD were found to take higher harm avoidance and lower self-directedness scores than the women in comparison group. Dyadic satisfaction, affectional expression and DAS total scores in the couples with SD were seen to be significantly less than those of the couples in the comparison group. It was found out that the women in the couples with SD took significantly higher scores in GRISS total score and all subscales, and men in the couples with SD took significantly higher scores in GRISS total score and subscales of satisfaction, avoidance, premature ejaculation and impotence than those in the comparison group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It can be said that cyclothymic character, harm avoidance and self-directedness were the risk factors for SD. Marital adjustment and sexual satisfaction are insufficient in the couples with SD.

5.
Opioid sürdürüm tedavisindeki hastalarda intihar girişimi ile stresle başa çıkma stilleri arasındaki ilişki (tur)
The relationship of suicide attempt story and stress coping style among the patients with opioid substitution therapy (tur)
Vahap Karabulut, Cüneyt Evren
doi: 10.5505/kpd.2018.94830  Sayfalar 245 - 253
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, buprenorfin idame tedavisinde olan bir grup hastada stresle başa çıkma stilleri ve intihar girişimi öyküsü arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Alkol ve Madde Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezinde yatarak tedavi gören 90 hasta değerlendirmeye alındı. Tüm hastalar yarı yapılandırılmış sosyodemografik ve klinik bilgi formu kullanılarak değerlendirildi. Bu form ile aynı zamanda madde kullanma örüntüleri, intihar girişimi öyküsü gibi bazı klinik değişkenler de sorgulandı. Ayrıca her hastaya Durumluk - Sürekli Kaygı Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Stresli Durumlarla Başa Çıkma Envanteri verildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 26.3, eğitim süresi 9.45, ilk madde kullanım yaşı 16.1, eroin kullanım süresi 6.4 yıl idi. Hastaların %33.3'ü en az bir defa intihar girişiminde bulunmuştu. İntihar girişimi öyküsü olanlarda maddeye başlama yaşı anlamlı düzeyde daha düşüktü (sırasıyla 14.8'e karşı 16.8, p=0.035). Çözüme dönük başa çıkma puanı intihar girişimi öyküsü olanlarda daha düşük iken (sırasıyla 22.37'e karşı 25.43, p=0.019), duygusal başa çıkma ve kaçınmacı başa çıkma puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. STAI-II ölçek puanı intihar girişimi olanlarda anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla 50.1'e karşı 43.4, p<0.001). BDÖ ve STAI-I ölçekleri açısından iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Örneklemin üçte birinde en az bir defa intihar girişimi öyküsü saptandı. İntihar girişiminde bulunanlar daha az çözüme dönük başa çıkma yollarını kullanmaktadır. Çalışmanın sonuçlarına göre kişinin stres yaratan koşullar karşısında çözüm odaklı başa çıkma becerilerini geliştirmenin ve süreğen anksiyetesinin azaltılmasına yönelik girişimlerin intihar davranışını önlemede önemli bir yer tutacağı söylenebilir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the relationship between stress coping styles and story of suicide attempt among a group of patients with buprenorphine maintenance treatment.
METHODS: This study evaluated 90 patients who were hospitalized in the Alcohol and Substance Research Treatment and Training Center. All patients were evaluated using a semi-structured sociodemographic and clinical information form. At the same time with this form, substance abuse patterns and some clinical variables such as story of suicide attempt were also questioned. In addition, each patient was given State- Trait Anxiety Inventory, Beck Depression İnventory and the Coping Inventory for Stressful Situations.
RESULTS: The mean age of the patients was 26.3, duration of training was 9.45, age of first drug use was 16.1 years, duration of heroin use was 6.4 years. 33.3% of the patients had attempted suicide at least once. Patients who had a suicide attempt story had significantly lower age at onset (16.8 versus 14.8, p = 0.035, respectively). There was no statistically significant difference in emotion-oriented coping and avoidance-oriented coping scores while the task-oriented coping score was lower in those who had suicide attempt stories (25.33 versus 22.37, p = 0.019, respectively). The STAI-II scale score was significantly higher in those who had suicide attempt stories (43.4 versus 50.1, p <0.001, respectively). The difference between the two groups in terms of BDI and STAI-I scales was not statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A third of the sample had at least one suicide attempt story. Those who attempt suicide use less the task-oriented coping strategies. According to the results of the study, it can be said that attempts to improve task-oriented coping skills in response to stressful conditions and to reduce the trait anxiety will have an important place in preventing suicidal behavior.

6.
Aile içi fiziksel şiddete maruz kalmış evli kadınlarda klinik özellikler, çiftlerarası uyum ve cinsel yaşam kalitesi (tur)
Clinical characteristics, adjustment between the couples and the quality of sexual life of married women who are exposed to physical domestic violence (tur)
Ava Şirin Tav, Bülent Kadri Gültekin, Beyza Sarıöz Arpacıoğlu
doi: 10.5505/kpd.2018.66375  Sayfalar 254 - 260
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma aile içi fiziksel şiddete maruz kalmış evli kadınlarda çiftlerarası uyumu değerlendirmek ve aile içi şiddetin cinsel yaşam kalitesine etkisini saptamak amacıyla gerçekleştirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya SBÜ Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi genel psikiyatri polikliniğine 01.06.2017-01.09.2017 tarihleri arasında ardışık başvuran 18-65 yaş aralığında 162 evli kadın katıldı. Çalışmaya katılan bireylere DSM-IV tanı kriterlerine göre yapılandırılmış psikiyatrik görüşme (SCID-I) uygulandı. Araştırmaya dahil edilen hastalara sosyodemografik veri formu, aile içi şiddet soru formu, çift uyum ölçeği, cinsel yaşam kalite ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların 62'si (% 38.27) aile içi fiziksel şiddete maruz kalmıştı. Aile içi şiddete maruz kalmamış olanların % 42.0’si, aile içi şiddete maruz kalanların % 61.3’ü görücü usulü/istemsiz evlilik yapmıştı. Katılımcılara uygulanan cinsel yaşam kalite ölçeğinde aile içi şiddete maruz kalmayanlarda, aile içi şiddete maruz kalanlara göre cinsel yaşam kalitesi anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Uygulanan çift uyum ölçeğinde ise aile içi şiddete maruz kalmayanlarda anlaşma, doyum, uyum ve toplam alt ölçeklerinde anlamlı olarak yükseklik saptandı (p<0,001). Katılımcıların psikiyatrik tanı oranları incelendiğinde; aile içi şiddete maruz kalmamış olanlarda depresyon %66, anksiyete bozukluğu %30 iken, aile içi şiddete maruz kalmış olanlarda depresyon %77.4, anksiyete bozukluğu %16.1 olarak saptandı (p>0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızda aile içi fiziksel şiddete maruz kalan kadınlarda çift uyumunun ve cinsel yaşam kalitesinin oldukça düşük olduğunu saptadık. Ruh sağlığı çalışanlarının kadınları değerlendirirken salt hastalık belirtilerini değil kadının sosyal ve kültürel arka planını oluşturan bileşenleri iyi değerlendirmesi ve aile içi şiddetin sorgulama sistemine dahil edilmesi oldukça önemlidir.
INTRODUCTION: The present study was performed to assess the adjustment between the couples in married women who were exposed to domestic violence and the effects of domestic violence on the quality of sexual life.
METHODS: The study included 162 married women between the ages of 18 and 65 years, who were consecutively admitted to the general psychiatry outpatient clinic of Ministry of Health Erenköy Research and Education Hospital for Psychiatric and Neurological Diseases between 01.06.2017 and 01.09.2017. Structured psychiatric interview (SCID-I) according to the DSM-IV diagnostic criteria were performed all individuals participating in the study. The patients included in the study completed the sociodemografic data form, domestic violence questionnaire form, Dyadic Adjustment Scale for Measurement of Marital Quality with Turkish Couples and Quality of Sexual Life Questionnaire.
RESULTS: Among the patients who participated in the study, 62 (38.27%) of them had been exposed to domestic physical violence. While 42.0% of those who had not been exposed to domestic physical violence had an arranged/involuntary marriage, the percentage of those who had an arranged marriage among women who were exposed to domestic violence was 61.3%. Women who were not exposed to domestic physical violence had significantly higher scores from the Quality of Sexual Life Questionnaire than that of those who were exposed to domestic physical violence (p<0.001). Furthermore, agreement, satisfaction, adjustment and total subscales of the Dyadic Adjustment Scale were found to be significantly higher in women who were not exposed to domestic physical violence (p<0.001). When the psychiatric diagnosis of the participants was assessed, it was found that the percentage of women with depression was 66% and anxiety disorder was 30% in those who were not exposed to domestic violence, while the percentage of women with depression was 77.4%, and those with anxiety disorder was 16.1% in those who were exposed to domestic physical violence (p>0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found in the present study that adjustment between the couples and quality of sexual life was quite low in women who were exposed physical domestic violence. It is quite important that people who are dealing with mental health should not only assess the symptoms of the disease but also the components of the woman’s social and cultural background and include domestic violence in the anamnesis.

7.
İstanbul’da bazı devlet liselerinde eğitim gören, travmaya ve stres yükleyici olaylara maruz kalan ergenlerin travmatik belirti şiddetinin karşılaştırılması (tur)
Comparison of traumatic symptoms severity of adolescents educated in some state high schools in Istanbul and exposed to traumatic and distressing events (tur)
Aynur Eren Gümüş, Özlem Karaırmak
doi: 10.5505/kpd.2018.64326  Sayfalar 261 - 270
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, son bir yılda travmatik olay veya stres yükleyici olay yaşamış ergenlerde görülen travmatik stres belirti şiddetinin karşılaştırılması olarak belirlenmiştir. Ayrıca, travmatik olay niteliğine (kişilerarası ve kişilerarası olmayan) ve cinsiyete göre TSBB belirti şiddetinde fark olup olmadığı da incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubunu 781 ergen arasından seçilen, travmatik ve stres yükleyici olay yaşamış 325 ergen oluşturmuştur. Katılımcıların yaş aralığı 14-19 arasındadır (16.24 ±1.02). Veriler Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği ve Travmatik Yaşantılar Bilgi Formu aracılığıyla toplanmıştır.
BULGULAR: Araştırmanın sonuçlarına göre, katılımcıların son bir yılda yaşadıkları travmatik olay türüne (sadece travmatik olay, sadece stres yükleyici olay, hem travmatik hem stres yükleyici olay ve travma türü belirtilmemiş olay) göre travma belirti şiddeti toplam puanlarında, yeniden yaşantılama, kaçınma ve aşırı uyarılmışlık alt boyutlarında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Kişilerarası travmatik olaya maruz kalan grupta travmatik belirti şiddeti kişilerarası olmayan travmatik olaya maruz kalanlardan yüksek bulunmuştur. Kadınlarda travmatik belirti şiddeti, yeniden yaşantılama, kaçınma ve aşırı uyarılmışlık alt boyutlarında erkeklerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırma sonuçları TSSB belirti şiddeti yüksek olan ergenlerde, tanı ölçütlerini karşılamasına bakmaksızın son bir yılda yaşanan olumsuz yaşam olaylarının TSSB geliştirme riski olarak dikkate alınabileceğini ve doğru müdahale planlaması için anahtar olabileceğini desteklemektedir. Araştırmanın sonuçları, A ölçütlerinin genişletilmesi yönündeki tartışmalara katkı sağlamaktadır.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to compare the severity of posttraumatic stress symptoms between adolescents who were exposed to traumatic events and those who were exposed to distressing events in the previous year. Besides, the severity of the posttraumatic stress symptoms with respect to the event characteristics (namely interpersonal and not interpersonal), and gender was investigated.
METHODS: Study group was composed of 781 adolescents in total. From among them, 325 adolescents exposed to traumatic or distressing events in the previous year were selected. The age range of the participants was between 14-19 years (16.24 ±1.02). Data were collected through The Post Traumatic Diagnostic Scale and The Traumatic Experiences Information Form.
RESULTS: According to results, the total severity scores of traumatic symptoms, total score of re-experiencing, avoidance and arousal subscales did not show difference with respect to the type of trauma (traumatic event, distressing event and both traumatic and distressing event). Besides, the group of participants exposed to interpersonal trauma had significantly higher scores on the severity of traumatic symptoms than those exposed to non-interpersonal trauma. Finally, women had significantly higher scores on the severity of traumatic symptoms, as well as on re-experiencing, avoidance and arousal subscales.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Findings suggest that negative life events which happened within the previous year, regardless of meeting the diagnostic criteria, may create a risk for PTSD for adolescents suffering from highly severe traumatic symptoms, which is a critical factor in effective intervention planning. Additionally, the findings contributes to the discussion about the expanding the A Criteria.

8.
Tıp fakültesi öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları: Kesitsel bir çalışma (tur)
The gender roles attitudes of medicals students: A cross-sectional study (tur)
Ali Ercan Altınöz, Nagihan Günal, Şengül Tosun Altınöz, Ferdi Köşger, Altan Eşsizoğlu
doi: 10.5505/kpd.2018.08860  Sayfalar 271 - 277
GİRİŞ ve AMAÇ: Toplumsal cinsiyet rolleri; geleneksel olarak kadınlar ve erkeklerle ilişkili olduğu kabul edilen rolleri ifade etmektedir. Ülkemizde üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili tutumlarının belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda, erkek öğrencilerin, kız öğrencilere göre toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin daha geleneksel bakış açısına sahip oldukları gösterilmiştir. Bu çalışmada tıp öğrenimi gören üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarının belirlenmesi ve tıp eğitiminin bu tutumlara olan etkisinin araştırılması hedeflenmiştir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma, kesitsel nitelikte olup, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi’nde tıp öğrenimi gören birinci ve altıncı sınıf öğrencileri ile yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik form ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği(TCRTÖ) uygulanmıştır.
BULGULAR: Birinci ve altıncı sınıflar arasında TCRTÖ ve alt ölçek puanları bakımından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Katılımcılar cinsiyete göre ayrıldıktan sonra grupların TCRTÖ ve alt ölçeklerden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında erkeklerde hiçbir ölçek puanı ortalaması bakımından 1. ve 6. sınıflar arasında fark yokken (p>0.05), kadınlarda 6 sınıf öğrenciler geleneksel cinsiyet rolü alt ölçeğinden 1. sınıf öğrencilere kıyasla anlamlı olarak daha yüksek puan almışlardır (p=0.033).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla ülkemizde tıp öğrencilerinde toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları araştıran literatürdeki ilk çalışmadır. Tıp eğitiminin içerik bakımından, öğrencilerin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarına dönüştürücü bir katkı sağlayacak şekilde düzenlenmesi önerilir.
INTRODUCTION: Gender roles; refers to the roles traditionally associated with women and men. In studies conducted to determine the attitudes of university students towards gender roles in our country, it has been shown in different studies that male students have a more traditional view of gender roles than female students. In this study, it was aimed to determine the attitudes of university students studying gender roles and to investigate the effect of medical education on these attitudes.
METHODS: This study is cross-sectional and conducted with the first and sixth year students who are studying medicine at Eskisehir Osmangazi University (ESOGÜ) Faculty of Medicine. Sociodemographic form and Gender Roles Attitude Scale (TCRSS) were applied to participants.
RESULTS: There was a significant difference between the first and sixth grades in terms of total TCRSS score and subscale scores (p> 0.05). There was no difference between the first and sixth grades (p> 0.05) in terms of averages of the scale scores for males (p> 0.05) when the scores of the groups were compared with the scores of the TCRSS and subscales after the participants had separated by sex. In the females, 6th-grade students had significantly higher traditional gender subscale scores (p = 0.033).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study is, to our knowledge, the first study in the literature investigating attitudes towards gender roles in medical students in our country. In terms of content, it is recommended that medical education be organized to provide a transformative contribution to the attitudes of students towards gender roles.

9.
Bir üniversite hastanesinde yatan hastalar için ve acil servisten istenilen ruh sağlığı ve hastalıkları konsültasyonlarının incelenmesi: Türkiye’den çalışmalarla bir karşılaştırma (tur)
Analysis of the psychiatric consultations for inpatients and from the emergency room in a university hospital: A comparison with studies from Turkey (tur)
Burcu Eser, Sedat Batmaz, Emrah Songur, Mesut Yıldız, Esma Akpınar Aslan
doi: 10.5505/kpd.2018.53824  Sayfalar 278 - 289
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, bir üniversite hastanesinde psikiyatri bölümünden istenen konsültasyonların niteliklerinin ve acil tıp polikliniğine başvuran ve yatan hastalarda psikiyatrik bozukluk dağılımının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada 01/01/2015 ve 31/12/2015 tarihleri arasında yatarak tedavi gören ve acil tıp polikliniğine başvuran, 18 yaş ve üstü (48.67 ± 20.91 yıl) psikiyatri konsültasyonu istenen 539 hastanın (%46.8’i kadın) değerlendirilmeleri yapılandırılmış bir forma kaydedildi. Hastanenin elektronik veri tabanından hastalar belirtilen tarih aralığı için geriye dönük olarak incelendi. Araştırmada incelenen veriler için tanımlayıcı istatistiksel analizler (verilerin frekansı, dağılımı, ortalama, standart sapma) yapıldı.
BULGULAR: Psikiyatri konsültasyonu isteyen bölümlerin sıklık dağılımı incelendiğinde, sıralamanın dahili branşlar (%42.9), cerrahi branşlar (%31.7) ve acil tıp polikliniği (%25.4) şeklinde olduğu görüldü. Konsültasyon istemleri en sık ajitasyon (%15.4), depresif belirti ve bulgular (%14.7) ve özkıyım girişimi (%12.2) nedeniyleydi. Konsültasyon sonrasında en sık konan psikiyatrik tanılar depresif bozukluklar (%19.5), deliryum (%18.2) ve şizofreni ve diğer psikotik bozukluklardı (%7.4). Konsültasyon istenen hastaların birincil rahatsızlıklarının tanıları sırasıyla kas-iskelet sistemi hastalıkları (%17.4), ruhsal bozukluklar (%15.0), onkolojik hastalıklar (%14.1) ve özkıyım girişimiydi (%12.2).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Konsültasyon liyezon psikiyatrisi uygulamaları tıbbın diğer branşlarıyla ilişkilerimizde önemli bir yer kaplamaktadır. Depresif bozukluklar, deliryum ve özkıyım girişimleri açısından bu bölümlerde görev yapan sağlık çalışanları için eğitimlere ağırlık verilmelidir.
INTRODUCTION: The aim of this research was to assess the characteristics of the consultations required in a psychiatric department of a university hospital, and the distribution of psychiatric disorders in hospitalized patients and patients admitted to the emergency room.
METHODS: In the study, the data of 539 patients 18 years or older (48.67 ± 20.91 years) (46.8% women) who were hospitalized and who presented to the emergency room between 01/01/2015 and 31/12/2015, and for whom a psychiatric consultation was requested were recorded onto a structured form. Patients' electronic databases were reviewed retrospectively for the specified date range. Descriptive statistical analyzes (frequency of data, distribution, mean, standard deviation) were performed for the data examined in the study.
RESULTS: Medical departments (42.9%), surgical departments (31.7%) and the emergency medicine department (25.4%) were the most frequently psychiatric consultation requesting departments. The most frequent requests for consultation were agitation (15.4%), depressive symptoms and signs (14.7%) and suicide attempts (12.2%). The most frequent psychiatric diagnoses were depressive disorders (19.5%), delirium (18.2%) and schizophrenia and other psychotic disorders (7.4%). Musculoskeletal diseases (17.4%), mental disorders (15.0%), oncologic diseases (14.1%) and suicide attempts (12.2%) were the primary diagnoses of patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consultation and liaison psychiatry services have an important role in our relationship with other departments in medicine. Priority to training of depressive disorders, delirium and suicide attempts should be offered to healthcare providers working in these departments.

10.
Sağlıklı kişilerde ergenlikten yaşlılığa karar verme davranışı ve yürütücü işlevlerle olan ilişkisi (tur)
Decision-making behavior from adolescence through elderly and its relationship with executive functions (tur)
Serra Şandor
doi: 10.5505/kpd.2018.28291  Sayfalar 290 - 300
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlıklı bireylerin Iowa Kumar Testi ile ölçülen belirsiz durumlarda karar verme davranışlarının, ergenlik döneminden ileri olgunluk dönemine devam eden yıllar boyunca, yaş ve cinsiyet değişkenlerinin etkileşimine bağlı değişimi kesitsel olarak incelenmiştir. Yürütücü işlevler ve dürtüsellik seviyelerinin karar verme davranışını etkileyebileceği göz önünde bulundurularak, bu değişkenler ile olan ilişkiler de analize katılmışlardır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaşları 13-80 arasında değişen, 157 sağlıklı katılımcının karar verme davranışı IKT ile değerlendirilmiştir. Katılımcılar 13-17, 18-35, 36-60, 60 üzeri olmak üzere 4 farklı yaş grubuna ayrılmışlardır. Yürütücü işlevler, Wisconsin Kart Eşleme Testi, dürtüsellik ise Barratt Dürtüsellik Envanteri ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Gruplar-arası etkiler, cinsiyet ve yaş değişkenlerinin karar verme performansı üzerinde anlamlı etkileri olduğunu göstermiştir. İkili karşılaştırmalar, EYG ve EG’nin IKT toplam puanları arasında EYG lehine anlamlı bir fark olduğunu gösterirken; cinsiyet karşılaştırmalarına bakıldığında erkeklerin kadınlardan anlamlı düzeyde yüksek puanlar aldıkları görülmüştür. Grup-içi etkilere bakıldığında, her grup kendi içinde test boyunca, performanslarını arttırmış olmalarına rağmen, 13-17 ve 60 üzeri yaş grubu, test boyunca puanlarını diğer gruplar kadar arttıramamışlardır. Dürtüsellik ve karar-verme performansı arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken; perseveratif hata yüzdesi ile karar verme testindeki toplam net puanları arasında zayıf bir anlamlı korelasyon bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Katılımcıların, ergenlik döneminden itibaren genç yetişkinliğe doğru bir artan ve ardından yaşlılığa doğru tekrar düşen karar-verme performansı, belirsiz durumlardaki karar verme davranışının yaşa bağlı olarak, ters U şeklinde bir paterni olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: In present study, age related changes in decision-making behavior of healthy participants through the years beginning from adolescence and through later maturity as assessed by Iowa Gambling Test and performance differences between gender and age groups were examined and were compared in a cross-sectional design. Considering the confounding effects of participants’ executive functions and their impulsivity levels decision-making performances, the correlations with these variables were also investigated.
METHODS: Decision-making behavior of 157 healthy participants with age ranges 13-80 were divided into 4 groups (13-17, 18-35, 36-60, 60 and above). Executive functions were assessed by Wisconsin Card Sorting Test and impulsivity was assessed by Barratt Impulsivity Inventory.
RESULTS: Between-subjects effects revealed that both gender and age had significant effects on decision-making performance. According to paired comparisons, 18-35 age group had significantly higher total net scores than the 13-17 age group. Male participants had significantly higher total net scores than the female participants. Despite each group increased their IGT scores within themselves throughout the test, 13-17 and 60 above groups did not achieve the levels of other groups’ scores. No significant correlations were found between impulsivity and decision-making performance, a weak significant correlation was found between perseverative errors and total net scores of decision-making test.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As expected, an inverted U-shaped developmental pattern of decision-making behavior, which was characterized by an increase in performance that became evident in adolescence and proceeds through early adulthood and which was subsequently followed by a decrease in performance through late maturity was determined in this study.

DERLEME
11.
Kolektif travma döngüsü: Kolektif travmalarda uzlaşma, bağışlama ve onarıcı adaletin iyileştirici rolü (tur)
Collective trauma cycle: The healing role of reconciliation, forgiveness and restorative justice in collective traumas (tur)
Ayten Zara
doi: 10.5505/kpd.2018.36449  Sayfalar 301 - 311
Kolektif travmalar meydana geldiği toplumun ruh sağlığı üzerinde ciddi etkilere sahip olsa da, asıl zorluk onca zulümden sonra birlikte yaşamanın nasıl mümkün olabileceği sorununu çözmektir. Ruanda, Güney Afrika, Yugoslavya, Şili ve Uruguay gibi ülkelerde travma mağdurları sıklıkla işkencecileriyle yan yana yaşamak zorunda kalmış, bu durum toplumun yeniden inşa sürecinde neredeyse aşılmaz sorunlara yol açmış, kolektif yaraların iyileşmesi hakikat, adalet, tazminat, restorasyon, bağışlama ve uzlaşma gibi konularla uğraşmayı gerektirmiştir. Kolektif travmalar hem bireysel hem de toplumsal boyutlarda ki çalışmalar ile çözülüp kuşaklararası aktarımı önlenebilir. Mağduriyet ve saldırganlık döngüsünün kırılarak barış inşa edilebilmesi için hakikat, anlaşılma, uzlaşma, bağışlama ve onarıcı adaleti kapsayan barışçıl sorun çözme yollarıyla etnik ve ülkeler arası çatışmalara yaklaşılmalıdır. Nefret, utanç ve suçluluk duygularını bir kuşaktan ötekine aktaran zinciri koparmak için her şeyden önce mağdurların, faillerin ve suça ortak olanların birbirleri ve vicdanları ile buluşması gerekmektedir.
Although collective traumas have a serious impact on the mental health of the community, the real challenge is solving the problem of how to live together after all committed persecutions. In countries like Rwanda, South Africa, Yugoslavia, Chile and Uruguay, trauma victims often had to live side by side with torturers, which has led to almost insurmountable problems in the community's reconstruction process and the healing of collective wounds had to deal with issues such as truth, justice, compensation, restoration, forgiveness and reconciliation. Collective trauma can be solved with both individual and societal studies to prevent generational transmission. For peace building through breaking the cycle of victimization and aggression, it is necessary to approach ethnic and transnational conflicts with a peaceful problem-solving approach involving truth, understanding, reconciliation, forgiveness and restorative justice. Above all, to break the chain that transfers the feelings of hatred, shame and guilt to one another, it is necessary the victims, the offenders and their partners to meet each other and their consciences.

OLGU SUNUMU
12.
Sentetik kannabinoid kullanımı olan hastada bilateral globus pallidus lezyonu ile ilişkili frontal lob sendromu ve bellek kaybı (tur)
Memory deficits and frontal lobe syndrome associated with bilateral globus pallidus lesions in a patient with synthetic cannabinoid use (tur)
Merve Çukurova, Tonguç Demir Berkol, Pınar Çetinay Aydın, Fatma Sibel Bayramoğlu
doi: 10.5505/kpd.2018.08769  Sayfalar 312 - 319
Bazal gangliyonun ana stratejik işlevlerinin, frontal korteksin büyük kısmının işleyişinin ince ayarı ve modülasyonu, iskeleto-motor ve okulomotor hareketlerin kontrolü, limbik sistemin ve asosiyatif işlevlerin modülasyonu olduğu düşünülmektedir.
Bu yazıda on yıllık sentetik kannabinoid kullanım öyküsü olan, darp sırasında kafa travması geçirmiş ve MRI görüntülemesinde T2 imajlarda globus pallidusta bilateral simetrik hiperintens lezyonlar izlenmiş olan kliniğinde global amnezi, frontal lob sendromuyla uyumlu davranış değişiklikleri, affektif küntlük gelişen fakat herhangi bir hareket bozukluğu gözlenmeyen bir vaka bildirilmiştir.
Olgumuz literatürde sentetik kannabinoid kullanımına bağlı bilateral globus pallidus lezyonu meydana gelen ve hareket bozukluğu olmadan frontal lob sendromu benzeri klinik bulgular gösteren ilk olgudur. Bu olgu sunumuyla sentetik kannabinoid kullanımının bilateral globus pallidus lezyonuna yol açabileceği ve bilateral globus pallidus lezyonunun hareket bozukluğu olmadan amneziye yol açabileceği, bunun prefrontal korteks ile bazal gangliyonlar arasındaki bağlantıların kesilmesi sonucu meydana gelmiş olabileceği düşünülmüştür.
Major strategic functions of the basal ganglia are thought to involve the fine tuning and modulation of the activity of the most parts of the frontal cortex, control of the skeleto-motor and oculo-motor movements, and modulation of the limbic system and associative functions.
In this case report, a patient with a 10-year history of synthetic cannabinoid use and bilateral symmetrical hyperintense lesions of the globus pallidus in T2 weighed images following head trauma is described in conjunction clinical signs of global amnesia, behavioral changes consistent with frontal lobe syndrome, and reduced affect display, without any movement disorders. To the best of our knowledge, this patients represents the first case who had bilateral globus pallidus lesions due to synthetic cannabinoid use together with frontal lobe syndrome-like clinical signs without movement disorder. This case report points out to the fact that synthetic cannabinoid use may lead to development of bilateral globus pallidus lesions, which may be associated with amnesia without movement disorder, suggesting that this clinical picture may have resulted from the interruption of pathways between the prefrontal cortex and basal ganglia.

 
 
Copyright © 2018 Klinik Psikiyatri. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale